Emine Uşaklıgil’in ‘Cumhuriyet’in Kalemi: Yunus Nadi’nin Yaşamı ve Mücadelesi’ kitabı yalnızca bir biyografi değil. Osmanlı’nın son yüzyılı ile Cumhuriyet’in ilk yılları arasındaki geçişi, bir insanın hayatı üzerinden okuma imkânı sunan güçlü bir anlatı. Uşaklıgil, Yunus Nadi’nin çıktığı toplumsal ve coğrafi zemini sabırla kuruyor.
ADALET ÇAVDAR
Bir insanın hayatını anlatmak bazen bir ülkenin hikâyesini anlatmanın en iyi yoludur. Emine Uşaklıgil’in ‘Cumhuriyet’in Kalemi: Yunus Nadi’nin Yaşamı ve Mücadelesi’ adlı kitabı da tam böyle bir biyografi. Yunus Nadi Abalıoğlu’nun hayatını izlerken yalnızca bir gazetecinin yükselişine tanık olmuyoruz; Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan bir dönüşümün içinden geçiyoruz.
Bu biyografinin yazarı Emine Uşaklıgil gazetecilikten sinemaya, çevirmenlikten yazarlığa uzanan çok katmanlı bir çalışma hayatına sahip bir isim. Fransa’nın Vichy kentinde doğan ve Paris Institut des Sciences Politiques mezunu olan Uşaklıgil; Ayrıntılı Haber, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl ve NTVMSNBC’de gazetecilik yaptı, Cumhuriyet ve IBS Danışmanlık’ta yöneticilik üstlendi. Yazarlık çalışmalarını sürdüren Uşaklıgil’in ‘Benim Cumhuriyet’im’ (2011), ‘Bir Şehri Yok Etmek’ (2014), ‘Şimdilik Bu Kadar’ (2018) ve ‘Düşmanı Yendik Nazime! Yunus Nadi’den Eşine Mektuplar 1914–1934’ (2024) kitapları bulunuyor.
Yunus Nadi’nin hikâyesi Seydiler’de başlıyor. Mekri’nin, yani bugünkü Fethiye’nin Seydiler Köyü’nde Yörük kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Doğduğunda adı Ahmed. Zamanla Yunus Nadi adını alacak ve bu isim, modern Türkiye’nin basın tarihine yerleşecek. Kitap bu başlangıcı özellikle geniş bir tarihsel çerçeve içine yerleştiriyor. Çünkü Nadi’nin doğduğu yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nun en çalkantılı dönemlerinden biri. 1876’da II. Abdülhamid’in tahta çıkışı, Birinci Meşrutiyet’in ilanı, ardından gelen Osmanlı-Rus Savaşı ve yeniden kurulan mutlakiyet… Bu atmosfer, Yunus Nadi’nin hayatını anlamak için yalnızca bir arka plan değil; onun düşünce dünyasını şekillendiren temel zemin.
Emine Uşaklıgil burada biyografiyi yalnızca “büyük adam anlatısı” olarak kurmuyor. Yunus Nadi’nin çıktığı toplumsal ve coğrafi zemini sabırla kuruyor. Seydiler’in pazar yeri, yayla hayatı, meşe palamudu ticareti, krom madenciliği, adalarla anakara arasındaki hareketlilik… Bütün bu ayrıntılar Yunus Nadi’nin dünyaya bakışını şekillendiren yerel hayatın parçası. Babası Hacı Halil Efendi’nin köydeki ağırlığı, geniş toprakları ve çocuklarının eğitimine verdiği önem de bu hikâyede belirleyici bir rol oynuyor. Böylece okur, Nadi’nin yalnızca bireysel yeteneğiyle değil, aynı zamanda güçlü bir aile ve bölgesel zeminle yetiştiğini görüyor.
Hayatındaki ilk büyük kırılma Rodos’ta yaşanıyor. Abidin Paşa’nın himayesinde Süleymaniye Medresesi’nde eğitim görmesi, onun dünyasını genişleten önemli bir adım. Burada yalnızca klasik medrese eğitimi almıyor; aynı zamanda dönemin fikir hareketleriyle, özellikle de Genç Osmanlıların düşünceleriyle tanışıyor. Anayasa, meclis, basın özgürlüğü gibi kavramlar genç Yunus Nadi’nin zihninde yer etmeye başlıyor. Köyden çıkan bir gencin Osmanlı aydınına doğru dönüşümü tam da burada başlıyor.
Bu dönüşümün ikinci durağı İstanbul. Mekteb-i Sultani, yani Galatasaray Lisesi, Yunus Nadi’nin hayatındaki başka bir eşik. Modern eğitimle tanışıyor, Fransız kültürüyle karşılaşıyor ve İstanbul’un siyasi atmosferinin içine giriyor. Bu yıllar aynı zamanda onun gazeteciliğe yöneldiği dönem. Basının yalnızca haber vermekle kalmadığını, siyasal mücadelede güçlü bir araç olduğunu fark ediyor.
Gazetecilik kariyeri hızla yükseliyor. Tasvir-i Efkâr’daki çalışmaları, ardından Selanik’te Rumeli gazetesinin başına geçmesi, onu dönemin siyasal tartışmalarının tam merkezine yerleştiriyor. Selanik burada özel bir yer tutuyor. Çünkü şehir, Meşrutiyet döneminin en hareketli merkezlerinden biri. Çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir yapıya sahip olan Selanik, aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin de merkezi. Yunus Nadi bu atmosferin içinde gazetecilikle siyaset arasındaki sınırın nasıl geçirgen olduğunu yakından deneyimliyor.
Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri, Mütareke ve işgal yıllarını anlattığı kısım. Osmanlı Devleti savaşı kaybetmiş, İstanbul işgal edilmiş, devlet düzeni çökmüş durumda. Bu ortamda Yunus Nadi, Zekeriya Sertel ve Nebizade Hamdi ile birlikte Yenigün gazetesini kuruyor. Gazete, işgale karşı direnişin önemli seslerinden biri haline geliyor. Sansür, baskın tehdidi ve tutuklama korkusu altında gazetecilik yapmanın ne demek olduğu bu sayfalarda bütün çıplaklığıyla görülüyor.
İstanbul’un işgalinden sonra Yunus Nadi’nin yolu Ankara’ya düşüyor. Mustafa Kemal’in çağrısıyla Anadolu’ya geçiyor ve Millî Mücadele’nin aktif aktörlerinden biri haline geliyor. Halide Edip ile birlikte Anadolu Ajansı’nın kuruluşunda yer alması, bu dönemin en önemli adımlarından biri. Çünkü Anadolu Ajansı yalnızca bir haber kurumu değil; Ankara hükümetinin sesini dünyaya duyuran bir araç. Yunus Nadi de bu sürecin hem gazeteci hem siyasetçi tarafında bulunuyor.
Cumhuriyet’in ilanı, onun hayatındaki bir başka büyük eşik. 1924’te kurduğu Cumhuriyet gazetesi kısa sürede yeni devletin en etkili gazetelerinden biri haline geliyor. Kitap burada önemli bir tartışmayı da açıyor: Cumhuriyet gazetesi zaman zaman devletin resmî sözcüsü gibi algılanıyor. Yunus Nadi’nin devrimleri kararlılıkla savunması, gazetenin yayın politikasını da belirliyor. Bu durum, basın ile devlet arasındaki ilişkinin sınırlarını tartışmaya açan önemli bir mesele olarak kitapta yer buluyor.
Son yıllarda Yunus Nadi yalnızca Türkiye’yi değil, dünyayı da yakından izleyen bir gazeteci olarak karşımıza çıkıyor. Avrupa seyahatleri, Mussolini ve Hitler üzerine gözlemleri, yükselen faşizm hakkında yazıları, dönemin uluslararası atmosferini anlamaya çalışan bir aydının portresini çiziyor. II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’nin izlediği politikalar üzerine yaptığı değerlendirmeler de bu dönemin önemli tanıklıkları arasında.
Yunus Nadi 1945 yılında Cenevre’de hayatını kaybettiğinde arkasında yalnızca bir gazete bırakmadı. Cumhuriyet gazetesinin etrafında oluşan güçlü gazetecilik geleneği, Türkiye’nin basın tarihinde önemli bir yer edindi. Emine Uşaklıgil’in kitabı da bu mirası yalnızca bir başarı hikâyesi olarak anlatmıyor; Yunus Nadi’nin hayatını bir dönemin çelişkileri, mücadeleleri ve dönüşümleri içinde ele alıyor.
‘Cumhuriyet’in Kalemi’, bu yüzden yalnızca bir biyografi değil. Osmanlı’nın son yüzyılı ile Cumhuriyet’in ilk yılları arasındaki geçişi, bir insanın hayatı üzerinden okuma imkânı sunan güçlü bir anlatı. Yunus Nadi’nin hikâyesi, bir kalemin nasıl bir dönemin tanığı ve aynı zamanda kurucusu olabileceğini gösteriyor.
Türkiye’de gazeteciliğin yüz yılı aşan hikâyesi de Yunus Nadi’nin hayatının içinden okunabilir. Osmanlı’da ilk gazetelerin yayımlanmaya başladığı 19. yüzyılın ortalarından itibaren basın, kimi zaman devletin sesi, kimi zaman muhalefetin dili, çoğu zaman da siyasal mücadelenin en görünür alanlarından biri oldu. Sansür, sürgünler, kapatmalar, darbeler ve yeniden açılan matbaalarla dolu bu uzun tarih, Türkiye’de gazeteciliğin hiçbir zaman yalnızca bir meslek olmadığını gösteriyor. Yunus Nadi’nin Yenigün’den Cumhuriyet’e uzanan serüveni de bu yüzden yalnızca bir gazetenin kuruluş hikâyesi değil; basının bir ülkenin siyasal ve toplumsal dönüşümünde nasıl belirleyici olabildiğinin güçlü bir hatırlatması. Bugün geriye dönüp bakıldığında, Osmanlı’nın ilk gazetelerinden Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına ve oradan bugüne uzanan çizgi, Türkiye’de gazeteciliğin her dönemde yeniden tanımlanan ama her zaman kamusal hayatın merkezinde duran bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor.
