“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

GÜNCEL SANATIN POLİTİK DENEYİMİ

Vid Simoniti

Vid Simoniti, ‘Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar: Bir Güncel Sanat Manifestosu’ adlı kitabında güncel sanata bir “etki alanı” olarak değil, dünyayı başka türlü algılamamıza imkân veren bir deneyim olarak yaklaşıyor. Kişisel sanat karşılaşmalarından yola çıkan bu manifesto, güncel sanatın politik gücünü doğrudan çözüm üretmekte değil; algıları askıya alıp yeniden kurabilme kapasitesinde arıyor.

Güncel sanata yöneltilen en tanıdık soru hâlâ geçerliliğini koruyor: “Peki bu gerçek hayatta neyi değiştiriyor?” Yasalar yerinde dururken, krizler derinleşirken ve politik statüko sarsılmıyorken, sanat ne işe yarar? ‘Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar: Bir Güncel Sanat Manifestosu’ başlıklı kitabında sanat felsefecisi ve sanat tarihçisi Vid Simoniti, bu soruya alışıldık “etki” ölçütleriyle değil, sanatın dünyayı algılama biçimlerimizi dönüştürme kapasitesi üzerinden yanıt veriyor.

Simoniti’ye göre güncel sanat, pratik çözümler sunmasa da uzakları görebilen bir tanık gibi davranarak hayatın başka türlü olabileceğini fısıldıyor. Yapı Kredi Yayınları’ndan, Akın Emre Pilgir’in çevirisiyle Türkçede yayımlanan kitap, iklim krizinden mülteci deneyimlerine, dijital kapitalizmin iktidar ilişkilerinden yapay zekâdaki ırksal yanlılıklara uzanan geniş bir gündemi; Ai Weiwei, Olafur Eliasson, Wangechi Mutu, Naomi Rincón-Gallardo ve Hito Steyerl gibi sanatçıların işleri üzerinden yeniden çerçeveliyor.

Kişisel deneyimden politik sezgiye

Kitap, bu tartışmayı yedi ana bölüm boyunca ilerletiyor. Simoniti, sanattan beklenen doğrudan sonuçların —farkındalık yaratmak, dönüştürmek, müdahale etmek— sanatın algı kurma ve düşünceyi askıya alma kapasitesiyle nasıl gerilimli bir ilişki içinde olduğunu farklı bağlamlar üzerinden ele alıyor. Ona göre sanatın politik gücü, “doğru” mesajlar üretmesinden çok, izleyicide yeni bir düşünme ve algılama süreci açabilmesinde yatıyor.

Simoniti’nin kişisel sanat deneyimlerinden yola çıkması, kitabın teorik çerçevesini soyut bir yerden kurmak yerine gündelik hayatla temas ettiriyor. Gençlik yıllarında karşılaştığı sarsıcı sanat deneyimlerinin, sıradan görünen gerçeklikleri nasıl başka türlü düşündürdüğünü hatırlatıyor. Bu hatırlayış, sanatın dünyayı dönüştürme iddiasını doğrudan çözümler üzerinden değil, algısal kırılmalar üzerinden düşünmeye davet ediyor.

Politikliğin ortaya çıkışı

“Güncel sanat ne zaman ve nasıl politik hâle geldi?” başlıklı ilk bölümde Simoniti, güncel sanatın politik bir alan olarak kavranmasını tarihsel bir dönüşüm üzerinden okuyor. 1960’lardan itibaren sanatın resim ve heykel gibi belirli medyumlara bağlı bir üretim alanı olmaktan çıkması; performans, enstalasyon ve kavramsal pratiklerin öne çıkmasıyla birlikte, sanat eserlerinin yalnızca biçimleriyle değil, bağlamları ve izleyiciyle kurdukları ilişki üzerinden değerlendirilmeye başlandığını vurguluyor. Güncel sanatın politik alanla temasının artması da bu dönüşümle birlikte mümkün oluyor.

Bu dönüşüm, güncel sanatı kamusal tartışmalarla daha doğrudan ilişki kuran bir alan hâline getiriyor. Galeriler ve müzeler, yalnızca estetik deneyim sunan mekânlar olmaktan çıkarak, toplumsal meselelerin ele alındığı bağlamlar içinde düşünülmeye başlanıyor. Ancak Simoniti’ye göre güncel sanatın politikliğini yalnızca ele aldığı temalar üzerinden tartışmak, bugün sanattan ne beklediğimizi sorgulamadan eksik kalıyor.

Fayda beklentisi ve sanatın sınırları

Kitabın en dikkat çeken bölümlerinden biri “Fayda ve Ütopya: Toplumla İlişkili Sanat Üzerine”de sanata yöneltilen fayda beklentisine karşı geliştirilen eleştiri ortaya çıkıyor. Son yıllarda giderek yaygınlaşan “faydalı sanat” anlayışı, sanatı toplumsal sorunlara doğrudan çözüm üreten bir araç olarak konumlandırma eğiliminde. Simoniti ise bu yaklaşımın, sanatı başka faaliyet alanlarının —aktivizm, gazetecilik, sosyal hizmet— zayıf bir taklidine dönüştürme riski taşıdığı uyarısında bulunuyor.

Eğer ölçüt “hemen etki” ise, sanat çoğu zaman bu alanların gerisinde kalır. Bir sanat işi, bir rapor kadar ikna edici, bir protesto kadar mobilize edici ya da bir sosyal politika kadar somut olmayabilir. Simoniti’ye göre bu bir başarısızlık değil; aksine sanatın politik gücünün koşulu. Sanatı fayda ölçütlerine sıkıştırmak, onun dünyayla kurduğu özgül ilişkiyi görünmez kılar.

Dünya yaratma ve algının yeniden düzenlenmesi

Simoniti’nin önerdiği üçüncü politiklik biçimi, sanatın “dünya yaratma” kapasitesine odaklanıyor. Buradaki dünya yaratma, ütopyacı bir gelecek tasarımı ya da alternatif bir toplum modeli sunmak anlamına gelmiyor. Daha çok, hangi hayatların merkezde, hangilerinin çevrede konumlandığını belirleyen algı ve değer rejimlerinin yeniden düzenlenmesini ifade ediyor.

Kitapta Meksikalı sanatçı Naomi Rincón-Gallardo’nun kuir estetikle yerli mitolojisini buluşturan performansları bu bağlamda ele alınıyor. Bu işler, yeni bir politik program önermekten ziyade, izleyicinin dünyayı algılama biçimini kaydırır; kimin hikâyesinin “merkezî” sayıldığına dair yerleşik kabulleri askıya alır. Sanatın politik etkisi tam da bu askıya alma anlarında belirir.

Ancak Simoniti, güncel sanatın politik iddiasıyla erişim biçimi arasında süregelen bir gerilime de dikkat çekiyor. Güncel sanat, bir yandan mültecilik, sömürü ya da teknolojik iktidar gibi yakıcı meselelerle doğrudan temas kurarken; öte yandan çoğu zaman sınırlı bir izleyiciye hitap eden, elitist olmakla eleştirilen bir alan olarak varlığını sürdürüyor. Sanat politik süreçlerle bu kadar iç içeyken, toplumsal müdahalenin sınırı nerede başlıyor sorusu da tam bu noktada beliriyor.

Sonuçsuzluk bir kusur mu?

Sanatın sonuç üretmemesi, Simoniti’ye göre bir eksiklik değil; tam tersine politik gücünün temel koşulu. Politika çoğu zaman netlik, hız ve ikna talep ederken, sanat belirsizlikte oyalanır; çelişkileri açıkta bırakır, acele cevaplardan kaçınır. Bu mesafe, sanatı politik açıdan etkisiz kılmaz. Aksine, dünyaya dair yerleşik kabullerin askıya alınabildiği nadir alanlardan birini açar.

‘Dünyayı Baştan Yaratan Sanatçılar’, güncel sanatı dünyayı kurtaracak bir araç olarak sunmaz; krizlere doğrudan çözümler vadetmez. Ancak onu, dünyayla kurduğumuz ilişkiyi başka türlü düşünmeye zorlayan bir deneyim alanı olarak ciddiye alır. Simoniti’nin manifestosu, sanatı bir eylem çağrısından çok, düşünmeye dair bir ısrar olarak okur: Hızla ikna olmaya, hemen sonuç almaya ve karmaşıklığı bastırmaya direnen bir ısrar. Belki de bugün politik olanı yeniden düşünebilmek için, tam da bu tür askıya alma anlarına ihtiyaç vardır.