“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

JONAS’LA EVLENMEK: GİTMEK İLE KALMAK ARASINDA

Jonas’la Evlenmek
Jonas’la Evlenmek

Reka Kolektif’in yeni oyunu ‘Jonas’la Evlenmek’, kurgusal bir evlilik yarışması formatı üzerinden Türkiye’de genç olmanın en yakıcı sorularından birine odaklanıyor: Gitmek mi, kalmak mı? İsveçli Jonas’la evlenerek AB vatandaşlığı kazanmanın ‘büyük ödül’ olduğu bu yarışmada, dört yarışmacı yalnızca birbirleriyle değil arzularıyla, kimlikleriyle ve hayatta kalma stratejileriyle de yüzleşiyor.

Yazar Aslı Ekici ve yönetmen Rıza Efe Reis imzasını taşıyan oyunun yaratıcı yapımcılığını Mert Gümüş ve Umutsu üstlenirken Ceren KaçarEzo Şara UrayGörkem Örskıran ve Senay Arslan sahnede yer alıyor.

Bu söyleşide, oyuncu ekibiyle birlikte oyunun ortaya çıkış sürecinden kolektif üretim biçimlerine; Türkiye’de genç bir tiyatrocu olarak üretmenin zorluklarından seyirciyle kurulan dayanışma ilişkisine uzanan bir sohbet gerçekleştiriyoruz.

‘Jonas’la Evlenmek’, Türkiye’de genç bir insanın yurt dışına çıkabilmek için neredeyse her şeyini vermeye hazır hale gelmesinin ağırlığını taşıyor. Oyunda karakterlerin Jonas’ın gözünde ‘arzulanabilir’ olmak için stratejik personalar üretmesini izliyoruz. Bu hayatta kalma hali, prova sürecinde sizi en çok hangi anlarda zorladı ya da dönüştürdü ve sahnede nasıl evrildi?

Ezo Şara Uray: Karakterlerin inşası ve prova süresince güncel politik zemin ister istemez bir başlık olarak hep odanın içerisindeydi. Bu da kişisel olarak hayatta kalma fikrimiz ve buraya dair kaygılarımızla pekişti. Bu kaygıyı da canlandırdığım karakterin Türkiye'den göç etmek için motivaston kaynağı olarak sıkça kendime hatırlattım. Ve zor olanı buradayken, buradan gitmeyi tv şovunda birbirleriyle yarışacak kadar arzulayan bir karakter canlandırmaktı.

Ceren Kaçar: Her birinin bir yandan televizyon başındaki seyircilere bir yandan da Jonas’a kendi sınırlarının esnekliğini kanıtlamaya çalışmaları ve bu “makbul mülteci” yarışması için ayrışan stratejiler çizmek zorunda olmaları beni en çok zorlayan taraf oldu. 

Senay Arslan: Benim için en zorlayıcı kısmı bu kendi hayatta kalma stratejilerim ile yüzleşmekti sanırsam. Bu hepimizin ortak olarak paylaştığı bir strateji, var olması doğal fakat koşullar “Daha ne kadar ileri gidebilirim?” sorusunu uyandırmaya başladığı zaman işler kızışmaya başlıyor. İş, sosyal ilişkiler, ekonomik koşullar. Gittikçe atmosfer daralırken ben nasıl hayatta kalma stratejileri geliştiriyorum, ne kadar ödün veriyorum kendimden bazen. Bunları görmek çıplak hissettirdi. Fakat farketme, dönüştürme ve Alara vasıtasıyla ifade etmeye başlayınca artık bir dertleşmeye dönüştü. Evet hepimiz ne hallere düşüyoruz dimi… Evet siz de öyle hissettiniz dimi… gibi sessiz bir dertleşme yaşadığımızı düşünüyorum seyirciyle. Bu karşılaşma da başlı başına iyi hissettiriyor. 

Sahnedeki karakterle kendi kişisel hikayeniz arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Karakterin sizinle örtüştüğü ve özellikle ayrıştığı noktalar nelerdi? Bu karakterler aracılığıyla, bireysel ‘yanlışlar’ ile toplumun bize biçtiği sınırlar arasındaki gerilimi nasıl kurdunuz?

Ezo Şara Uray: Sahnede canlandırdığım karakter Hedi ile örtüşen özelliklerimden başlıcası; benim vejetaryen, Hedi’nin ise vegan olması. Canlandırdığım karakter de benim gibi kuir. Ayrıştığımız başlıca nokta ise Hedi’nin aldığı kararlar ve eylemlerinde ani davranan, sorumluluk almayı reddeden biri olması. Ben ise çok daha detaycı ve kaygılı yaklaşırım. Bu gerilimi kurarken, canlandırdığım karakterin “yanlışları” onun İsveç’e gitme motivasyonunu kolaylaştırdı.

Ceren Kaçar: Ben Nurbanu karakterini canlandırıyorum ve iyi ki aramızda çok az benzerlik var diyebilirim :) Bence her biri ayrı ayrı bozulan düzenin arasından sızıp pragmatist bi şekilde kendi rahatını düşünen karakterler, süper benciller ama sempatik yanlarından onlara tutunabiliyoruz.

Senay Arslan: Alara, benden çok daha farklı,  fakat bir o kadar da bana benzeyen bir karakter. Devise’ın güzel yanı tam burada devreye giriyor. Her karakter, her birimizden farklı özellikler, hikayeler ve nüanslar taşıyor. Multidisipliner bir sanatçı olması, hayat hikayesindeki dönüm noktaları benzer, içinde bulunduğu zorluklara verdiği karşılıklarla çok tezat bir karakter benim için. Örtüştüğümüz temel nokta ise bir sanatçı ve kadın olarak yaşadığı toplumsal zorluklar. Burası zaten kocaman bir çatışma alanı. Yaşam alanı dar ve bitmeyen bir mücadele istiyor. Bu da karakterlerimizden bağımsız hepimiz için ortak olan payda sanırsam.

Görkem Örskıran: Devised çalıştığımız için Aslı karakterleri yazarken bizim hikayelerimizden egzersizlerde döktüğümüz malzemelerden beslendi. Müslüm bana benzemekten ziyade benim sevdiğim ve komik bulacağım bir arkadaşım gibi. Onu anlıyorum, anlayışla karşılıyorum ama katılmıyorum. Ben mesela en basitinden Türkiye’den gitmek konusunda o kadar takıntılı değilim. Hayat götürürse yaptığım şeyler sonucundan Türkiye dışında bulursam kendimi olabilir. Müslüm bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyor, bir şekilde yırtmaya çalışıyor. Bu nedenle de hayatta kaybolmuş durumda kendini kaybetmiş ve  yurt dışında bulabileceğini düşünüyor. Ne yapmak istediği muallak sadece olmak istediği biri var. Kafasında özendiği Türkiye’den İsveç’e gitmiş kürt birinin imajı var o olmak istiyor. Bunların benzerlerini bence diğer karakter için de söyleyebiliriz bu arada. Müslüm için söylediğim bu sözler benim de yer yer kapıldığım fikirler. Ancak Müslüm’ün aksine ben bunlarla mücadele ediyorum. Biri olmaktan ziyade ne yapmak istediğime odaklanmaya çalışıyorum. Kimi zaman başarıyorum kimi zaman başaramıyorum. 

Oyun, kolektif (devised) bir yöntemle üretildi. Bir işin hem üreticisi hem de oyuncusu olmak, sahnedeki varlığınızı ve sorumluluk duygunuzu nasıl etkiledi?

Ezo Şara Uray: Bu oyunun üretiminde bir oyuncu olarak en büyük şansım, parçası olduğum kolektif ile devised sürecine girmekti. Ama   bu yöntemin getirmiş olduğu avantajlar ve dezavantajlar mevcut.  Oyuncunun devised üretimin orta noktası olması, ona başka bir sorumluluk atıyor. Bu da oyuncunun mevcudiyetinin birden fazla alana yansımasına sebebiyet veriyor. Bu yansıma, içinde bulunduğum ekip ve rol arkadaşlarım sayesinde sınırlarını daima diri tuttuğumuz güvenli alanın bir sonucu olarak, varlığımı ve sorumluluk hissimi olumlu yönde etkiledi.

Senay Arslan: Sahnede metni, rejiyi ve diğer tüm tasarım elementlerinin aracısı olmak bu işin en keyifli yönlerinden biri ama bir yandan yeterince derdimizi anlatabildik mi kaygısı her zaman vardı içimde. İnsan bunun sorumluluğunu taşıyor. Üretici olarak kendi deneyimlerimiz ekseninde hikayeleri anlattık, öznesi olduğumuz şeyleri konuşmak daha yerinde geldi. Daha fazla söylenecek konuşulacak şeyler her zaman olacak fakat resmin bütününde, karakterler, hikayeler her ne kadar bizim deneyimlerimiz ekseninde çıkmış olsa da daha büyük bir derdin parçası. Güncel dertlerimizi konuşuyor olmak, bugüne deneyimlerimizden kendi bakışımızı getirmek yaptığım işle bağımı çok daha kuvvetlendiriyor. 

Görkem Örskıran: Devise çalışmanın en büyük keyfi aslında oyunun bütün unsurlarında bir parçanı görmek. Oyuncu olarak yaratıcılığını sadece performansında ortaya çıkarmaktan ziyade metin oluşumunda dramaturjide de kullanman gerekiyor. Bu sürecin sonunda oyuna bakınca oyunda daha fazla kendinden parçalar görüyorsun. Metinle gelişimiyle oyunculuk çalışmasının aynı anda ilerlemesi de güzel bir deneyim oluyor. Oyunculuk, yazarlık, reji paslaşarak ilerliyor. Bu da hazır bir metni keşfetmekten daha farklı bir süreç demek. Birine iyi diğerine kötü diyemem o yüzden sorumluluk açısından sahne de bir fark yok oluşmadı benim açımdan.  

Ceren Kaçar: Tabii ki hem bir fikri fiziksel olarak yaşatma sorumluluğunu üstlenen, hem de o fikri ortaya koyma kısmında söz sahibi olan bir yerde durmanın zorlayıcı tarafları var. Sahnede tüm bu sorumluluğu bırakıp o ana hizmet etmeye çalışıyoruz, aslında işimizin en temel beklentisi bu bizden. Yine de tabii ki işleyen ve işlemeyen şeyleri aklınızın bi kenarına not alıp oyun sonrası ekipçe tartışmaya götürmek istiyorsunuz doğal olarak. Ya da oyunlardan sonra hep birlikte yaptığımız eleştirileri ve değişiklikleri oyuna taşımak da bir sorumluluk oluyor. Bir denge kuruluyor illa, arıyoruz :)

Reality TV estetiği, canlı kamera ve çoklu ortam kullanımı oyunun temel araçlarından biri. Bu estetik, yalnızca biçimsel bir tercih mi, yoksa kurduğunuz mizahın ve eleştirinin taşıyıcısı mı? Mizah, bu sert sosyopolitik sıkışmışlığı sahnede düşünmenin nasıl bir yolunu açıyor?
Bu soruyu oyunun yazarı Aslı Ekici yanıtlıyor.

Aslı Ekici: Hem gündelik hayatta hem de sahnede kamerayı seviyor, onu sürekli açık tutuyoruz. Oyunda ise maalesef bu sürekli açık kameranın kaydettiği 55 dakikayı göstermek mümkün, burada bizim için “Kameranın kaydettiği hangi kısımları sahnede görmek istiyoruz?” sorusu yazım ve prova sürecinde belirleyici oldu.  Oyundaki karakterler için “biri” olmanın yolu, doğru anda doğru rolü üstlenerek görünür olmaktan geçiyor. En uyumlu, en ılımlı, en kavgacı, en sempatik, en akıllı ya da en güzel olmanın peşinde. Biz de farklı mekânlar ve araçlar aracılığıyla bu performatif hâli açığa çıkarıyor; maskelerin yere, zamana ve duruma göre nasıl hızla değiştiğini görünür kılıyoruz. Bu durumdan doğan mizah, kendimize ve karanlık taraflarımıza bakabileceğimiz bir alan açıyor. Stüdyoya tıkılıp ne uğruna, hangi koşullarda yarıştıkları belirsiz olan yarışmacıların çaresizliği ile bugün, ne için çırpındığımızı tam olarak kestiremediğimiz hayatlarımız arasında bir bağ kurulduğunda, bu bizim için üzerine düşünmekten çok daha sahici bir paylaşım hâline geliyor.

‘Jonas’la Evlenmek’in seyirciyle birlikte değişen, her temsilde yeniden kurulan bir dinamiği olduğunu söylemek mümkün mü? Seyircinin varlığı oyunun akışını ve enerjisini nasıl etkiliyor?

Ezo Şara Uray: Oyunun biçimi nedeniyle sahnede bir reality show izliyor olmak ve her karakterin temsiliyetinin seyircide karşılık buluyor olması her temsili farklı bir yere götürüyor. Her oyun seyircinin varlığıyla şekillenen yeni bir bölüm diyebilirim. Reality show formatı gereği seyircinin varlığı çok elzem.  Sokakta karşılaşabilecekleri kadar gündelik karakterleri sahnede izlerken verdikleri reaksiyonlar oyunun enerjisini daima olumlu yönde etkiliyor.

Senay Arslan: Her temsil yeni bir karşılaşma alanı oluyor benim için. Alara için de keza. Düştükleri duruma her seferinde başka seyirciler tanıklık ediyor, her seferinde bambaşka bir atmosfer kuruluyor. Seyirci bazen Jonas, bazen programın izleyicisi bazen de oyuna tanıklık eden seyirci olabiliyor. Bu durumda hem seyirci hem de sürekli dönüşen bu karşılaşma alanları performansımı kesinlikle etkiliyor. Hem yarışmacı hem de oyuncu olarak :)  

Görkem Örskıran: Oyuna gelen seyirciler bir reality show’un çekimini izliyor diyebiliriz. Sanki çekime gelmişler gibi bir ortam kuruluyor. Yarışmacılar kendilerini doğrudan seyirciye tanıtıyor. Ama interaktif bir durum yok yanlış anlaşılmasın. Muhatap alıyoruz manasında dedim. Bir olay örgüsü takip etmekten ziyade seyircilerin huzurunda yarışmayı kazanmak için çırpınan insanları oynuyoruz. Bu nedenle de seyircilerle aramızda hep bir bağ oluşuyor. 

Ceren Kaçar: Biz bir yandan oyunlardan sonra devamlı oyuna dönüp bakan, küçük değişiklikler eklemeler çıkarmalar da yapan bir topluluk olduğumuz için oyun her temsilde farklı zaten. Bir yandan da bizim oyunun biçimi gereği sahneye koyduğumuz örtük kodların seyirci tarafından çözümlenip farklı farklı bakışlarla karşılaştığı anlar oldukça fazla bence. Biz de oyuncular olarak o anların peşindeyiz, her oyunu farklı kılıyor bu tabii.

Tiyatronun dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? ‘Jonas’la Evlenmek’ ile değiştirmeyi umduğunuz somut bir şey var mı, yoksa bu oyun daha çok “Buradayız, görülmek istiyoruz” diyen kolektif bir seslenme mi?

Ezo Şara Uray: Gitmek ve kalmak arasında sıkışmış herkesin Jonas’la Evlenmek ile kendinden, çevresinden bir parçaya tanıklık edip soluk almasını hedefliyoruz.

Senay Arslan: Provalarda dış gözlük yaparken, aynı zamanda bizim jenerasyonun en sevdiğim yazarlarından biri olan (Aslı’dan sonra :) ) Anıl Can Beydilli oyun hakkında ‘’Bu oyun dertleşmek istiyor.’’ demişti. Bu tanıma çok katılıyorum. Bu dertleşme her birimiz için ufak da olsa bir şeyleri değiştirebilirse ne ala. Bizin ortaklaştığımızı bildiğimiz bu derdi konuşmaya, paylaşmaya, kendimizce dillendirmeye ihtiyacımız vardı. Tüm bu sürecin, eminim ayrı ayrı hepimiz için dönüştürücü etkileri oldu, umarım karşılaşmalarımız da seyircilerde ufak da olsa bir etki bırakır. 

Görkem Örskıran: Ben şahsen her şeyin dönüştürücü gücü olduğuna inanıyorum. Ancak bu değişimin iddiası hep çok büyük olmak zorunda değil. Bir üretim yaparken dünyada hangi düşünceye, neye katkı sunuyorum diye düşünmeye özen gösteriyorum şahsen. Kendi adıma ben Türkiye’de yaşamak ve bundan bundan mutlu olmak istiyorum. Acaba hata mı yapıyorum hissiyle burada yaşamak bazen kaygı verici oluyor. Ayrıca gitmek ne şartlarda nasıl mümkün ki? Türkiye’den gitmek hakkında Türkiye’de oyun yapmak aslında başlı başına bir mesaj bence. 

Son olarak sizin gibi üretmek için mücadele eden genç ekipler için ne söylemek istersiniz? Hem bir dilek hem de gerçekçi bir perspektifle, bugün tiyatro alanında var olabilmek için nasıl bir yol izlemek mümkün?

Ezo Şara Uray: Umutsuzluğa alışmayın demek istiyorum. 

Aslı Ekici: Bu konuda gerçekçi bir perspektife sahip değilim. Hakkımız olan bu perspektife sahip olmak için bir şeyler yapmak iyi bir yol olabilir. 

Senay Arslan: İçinde bulunduğumuz atmosferi soluduğunuzda ciğerlerinizi acıtan bir tarafı var. En gerçekçi yönü de bu, soludukça acıtan bir atmosferde üretmeye devam etmeye çalışmak sanırsam. Fakat benim için her nefesi ferahlatan tek bir şey var, o da dayanışma. En gerçekçi ve en mümkün yolu bu gibi geliyor. 

Görkem Örskıran: Dayanışacak insanlar bulmak gerekiyor. Bizim en büyük şansımız Reka Kolektif olarak birbirimiz olduk. En iyi sanatçıyı aramaktan ziyade irili ufaklı örgütlenmek bence tek çare. Tükiye’de şu an sanatçılara destek olacak herhangi bir mekanizma yok. Mecbur birbirimizin destek mekanizması olmalıyız. 

Ve fırsatta istifade Sırrı Süreyya’nın öğüdünü burada tekrarlamak isterim. “Sinema, senaryo, edebiyat, sanat; bunlara dair bir şey yapacaksanız iki şey sizde var mı yok mu bakın: Merak ve itiraz.

Ceren Kaçar: Bence bu mücadelenin ne kadar zor olduğunu gerçekten idrak ettiğimizde dayanışmanın değerini daha çok anlıyoruz. Yakınlıktan da çatışmadan da korkmamak gerektiğine inanıyorum.

‘Jonas'la Evlenmek’ 24 Nisan 2026 Cuma 21.00’de DasDas Açık Sahne’de izlenebilir.

Ayrıca okuyun