“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

GERÇEKLİĞİ BELGELEMEK, HAFIZAYI KORUMAKTIR

Bulut Reyhanoğlu
Bulut Reyhanoğlu

Afgan kadınların hikâyelerini belgeleyen, uluslararası kadın hakları odaklı bağımsız medya ve hareket platformu Woman Post, Türkiye’deki ilk temsilcisini belirledi: Yapımcı Bulut Reyhanoğlu.

Reyhanoğlu ile WomanPost’un gazetecilik, aktivizm ve arşiv üretimi arasındaki konumunu; Afganistan’da sistematik biçimde silinmeye çalışılan kadın hafızasına karşı geliştirilen kayıt pratiğini ve bu pratiğin kültürel alandaki karşılığını konuşuyoruz.

WomanPost’un Afgan kadınların hikâyelerini sistematik biçimde arşivlemesi sizce gazetecilik mi, aktivizm mi, yoksa çağdaş bir hafıza pratiği mi?

WomanPost’un yaptığı işi tek bir kategoriye yerleştirmek zor. Çünkü kriz zamanlarında kategoriler yetersiz kalır. Gazetecilik disipliniyle çalışıyor; veri, tanıklık ve belgeye dayanıyor. Aktivizmin etik duyarlılığını taşıyor; tarafsız bir zeminde değil, yaşanan adaletsizliklere karşı konumlanıyor. Ama bana göre en güçlü tarafı, çağdaş bir hafıza pratiği olması.

Bugün Afganistan’da yaşananlar yalnızca güncel bir kriz değil; sistematik bir silinme süreci. Kadınların kamusal alandan, eğitimden, sesten ve görüntüden çıkarıldığı bir ortamda arşiv üretmek, geleceğe bırakılan bir tanıklık anlamına geliyor. Kayıt tutmak yalnızca belge üretmek değil; unutulmaya karşı bir iz bırakmak demek. Ben yapımcı olarak her zaman bir hikâyenin zamana dayanıp dayanmayacağını düşünürüm. WomanPost’un yaptığı şey bu yüzden bana çok tanıdık geliyor. Silinmeye çalışılan bir gerçekliği belgelemek, hafızayı korumaktır. Bu da sinema üretimimde merkezde duran bir mesele.

WomanPost’un küresel ölçekte belirlediği temsilcilerden biri olarak, Türkiye’de nasıl bir kültürel ve kamusal alan açmayı hedefliyorsunuz?

Türkiye’de açmak istediğim alan tek yönlü bir dayanışma alanı değil; düşünmeye davet eden bir kültürel alan. Afgan kadınların hikâyeleri üzerinden temsil, görünürlük ve anlatı meselesi üzerine yeniden bakabilmeyi önemsiyorum. WomanPost’un Türkiye’de yalnızca bir dayanışma platformu olarak değil, küresel bir hikâyeye kültürel bir perspektiften yaklaşan bir referans noktası olmasını isterim. Sanat, sinema ve medya aracılığıyla bu meseleye daha kalıcı ve derinlikli bir temas kurulabileceğine inanıyorum.

WomanPost’un Türkiye’deki yolculuğunu nasıl tanımlıyorsunuz? Bu hattın yerel kültür çevreleriyle nasıl temas etmesini istiyorsunuz?

Türkiye’deki yolculuğunu bir karşılaşma alanı olarak görüyorum. Bir yandan Afgan kadınların sözünü taşıyan bir kanal; diğer yandan kültür-sanat alanında temsil ve görünürlük üzerine yeniden düşünmeye alan açan bir hat. Bu temasın özellikle bağımsız sinema çevreleri, kadın odaklı sanat inisiyatifleri, akademi ve genç gazetecilerle kurulmasını önemsiyorum. Çünkü kültürel üretim alanı, hikâyelerin yalnızca aktarılmadığı; üzerine düşünüldüğü ve yeni bağlamlar kazandığı bir zemin. WomanPost’un Türkiye’de dışarıdan konuşan bir yapı değil, burada üretilen kültürel düşünceyle temas eden ve birlikte düşünebilen bir platform olarak konumlanmasını isterim.

WomanPost’un uzun vadede Afgan kadınlar tarafından yönetilen bağımsız bir yapıya dönüşme hedefi var. Bu geçiş sürecinde kendi rolünüzü nasıl konumlandırıyorsunuz?

Ben kendi rolümü köprü ve kolaylaştırıcı olarak tanımlıyorum. Nihai hedefin Afgan kadınlar tarafından yönetilen bağımsız bir yapı olması son derece doğal ve etik olarak da gerekli. Bu süreçte benim katkım, uluslararası ağlarla temas kurmak ve kültürel platformlarla bağlantı sağlamak. Ama temsilin merkezinde ben değilim. Alanı genişletmek ve gerektiğinde geri çekilebilmek de bu sürecin bir parçası. Destekleyici bir konumda durmak bazen geri planda kalmayı gerektiriyor.

Bir hikâyeyi görünür kılmak ile onu temsil etmek arasında ince bir çizgi var. WomanPost bu dengeyi nasıl kuruyor sizce?

Bu soru benim için çok önemli. Çünkü özellikle kriz dönemlerinde “temsil” kolayca bir güç ilişkisine dönüşebilir. WomanPost’un dikkat ettiği nokta, hikâyeyi sahiplenmemek; hikâyeye alan açmak. Platform, anlatıyı merkezileştirmek yerine öznenin kendi sesini duyurmasını sağlıyor. Editoryal bir çerçeve var ama anlatının öznesi değişmiyor. Bu ayrım çok kritik. Görünürlük üretmek ile sözün yerine geçmek arasında fark var ve WomanPost bu dengeyi gözetmeye çalışıyor.

Hafızanın bastırıldığı ya da silinmeye çalışıldığı coğrafyalarda arşiv üretmek başlı başına politik bir eylem midir?

Evet, çünkü arşiv her zaman bir seçim içerir. Hangi tanıklığın kayda geçirildiği ve hangisinin görünür olduğu bir sorumluluk meselesidir. Hafızanın sistematik biçimde silinmeye çalışıldığı bir yerde kayıt tutmak, “bu yaşandı” demektir. Bu, geleceğe bırakılan bir etik izdir. Bugün belgelenmeyen şey yarın inkâr edilebilir. O yüzden arşiv üretmek yalnızca teknik bir faaliyet değil; tarihsel bir sorumluluktur.

Sinemayı yalnızca estetik bir üretim alanı değil, kamusal bir ifade alanı olarak tanımlıyorsunuz. WomanPost’taki rolünüz bu yaklaşımı nasıl genişletiyor?

Sinemayı her zaman kamusal bir alan olarak gördüm; çünkü sinema kolektif bir hafıza üretir. WomanPost’taki rolüm bu yaklaşımı daha görünür hale getirdi diyebilirim.

Burada mesele yalnızca bir hikâyeyi estetik olarak güçlü anlatmak değil; kimin hikâyesinin anlatılabildiğini de düşünmek. Bu da üretim süreçlerine etik bir katman ekliyor. Bir yapımcı olarak artık yalnızca yaratıcı dengeyi değil, temsilin adaletini de gözetmek gerektiğini düşünüyorum. WomanPost bu sorumluluğu daha somut hale getirdi.

Ayrıca okuyun