Mathieu Belezi, ‘Toprağa ve Güneşe Saldırmak’ romanında yerleşimcilerin ve askerlerin gözünden Cezayir’in sömürgeleştirilme sürecini, daha doğrusu acıyı, ölümü, vahşeti anlatıyor. Olup bitenleri okuyucuya seslerle geçiriyor Belezi. Séraphine'in umutsuz, yakaran, dehşet dolu sesinden bir askerin yağmanın coşkusunu yansıtan sesine geçiyoruz. Biraz Faulkner’ı biraz Latin Amerika’nın büyük ustalarının tarzını hatırlatan bir üslup. Kısa ama yoğun ve etkileyici bir anlatım.
Gerçek adı Gérard-Martial Princeau olan Mathieu Belezi, 1953’te Fransa’da doğdu. Limoges Üniversitesi’nde coğrafya okudu. ABD’de öğretmenlik yaptı. Meksika, Nepal, Hindistan, Yunan ve İtalyan adalarında yaşadı. 1999’da öğretmenliği bırakıp kendini tamamen yazmaya adadı, aynı yıl ‘Le petit roi’ (Küçük Kral) adlı kitabıyla Marguriete-Audoux Ödülü’nü aldı. Dört yayınevinin reddettiği ‘Toprağa ve Güneşe Saldırmak’ romanıyla Le Monde Edebiyat Ödülü (2022), France Inter Kitap Ödülü (2023) ve Monako Prensi Pierre Vakfı Edebiyat Ödülü’nü (2024) kazandı. Romanlarında Cezayir’deki Fransız sömürgeciliğini konu alan yazar, 2004’te Fransa’yı terk ederek İtalya’ya yerleşti.
Cezayir cehenneminde
İki farklı bakış açısıyla anlatılan kısa ve -en hafif deyimle- rahatsız edici hikayede önce Séraphine çıkıyor sahneye. Cezayir’de verimli topraklar verileceği vaadine kanmış, orta yaşlarda bir Fransızı kadın. 1800’lü yılların ortalarında kocası Henri ve üç çocuğuyla birlikte çok zor koşullarda yapılan bir gemi yolculuğuyla Cezayir’e gelmişler. Yanlarında Séraphine'in kız kardeşi, kız kardeşinin kocası ve onların çocuklarının yanı sıra çok sayıda köylü ailesi de var. Toplam 500 göçmen.
Zaten kötü geçen deniz seyahatinin ardından kendilerine vaat edilen konutların henüz inşa edilmediğini, yaşamlarını -başkalarıyla paylaşacakları- çadırlarda sürdüreceklerini öğrenen göçmenler hayal kırıklığına uğrarlar. Üzerlerindeki şaşkınlığı atma fırsatı bulmadan şiddetli yağmurla, soğukla, çamurla kaplı toprakla ve serserilerin saldırılaryla mücadele etmek zorunda kalacaklar ve kendilerine vaad edilenin cennetten ziyade cehennemi andırdığını fark edecekler.
Göçmenler yeni bir hayat kurmak için çırpınırken Cezayir’deki sömürgeci işgalin diğer yüzünü bir askerin ağzından dinliyoruz. Bu ses kendilerini medeniyetin temsilcisi, karşısındakilerini neredeyse vahşi hayvan gibi gören, böylelikle yerli halka yapılan zulmü -yağmalamayı, öldürmeyi, tecavüzü- meşrulaştıran bir zihniyeti yansıtıyor;
“Cezayir toprağını yobazlardan temizleyen, şehirler kuran, yollar yapan, lanet bataklıklarınızı kurutan, kinin sülfatı icat eden, lanetli topraklarınızın miazmalarını emen binlerce ağacı diken biz askerler, bu yüzden soğuk ve yorgun kemiklerimizi ısıtmak için birkaç evin kapısını zorladığımız için bizi suçlamayın, aç karnımızı doyurmak için dört beş koyun boğazladık diye suçlamayın, bırakın kuru samanın üzerine yatalım, halıların yünü üzerinde huzurla yuvarlanalım, Cezayir şehrindeki bütün dükkânların tezgâhında bulunan Türk tütününün dumanıyla ciğerlerimizi dolduralım.”
Séraphine ve askerin dönüşümlü aktarımlarıyla ilerleyen hikayede bir yandan göçmenlerin çorak topraklara tutunma çabalarına, alışkın olmadıkları iklim koşulları ve hastalıklarla mücadelelerine, kayıplarına, bütün olumsuz koşullara rağmen yeni bir hayatın filizlenmesine, diğer yandan Fransız ordusunun Cezayir halkına yönelik insanlık dışı eylemlerine tanıklık ediyoruz. Giderek katliama dönüşen bu eylemler Cezayir halkının ayaklanmasına yol açacak, göçmenlerin bu topraklarda yaşamasını daha da güçsleştirecek, sömürgeciliğin doymak bilmez iştahı ardında binlerce ceset bırakacaktır. Séraphine’in sesinden dinleyelim:
“neden bu kadar çok kişi ölmüştü?... haçların üzerinde yazılıysa soyisimlerine, isimlere, doğum ve ölüm tarihlerine bakıyor ve kör bir tırpanla hayattan koparılan bu insanların Labrador fırkateyninde yol arkadaşlarım olduklarını, benimle birlikte yemek yediklerini ve uyuduklarını, kabaran bir denizin yalpalarında benimle birlikte içlerindeki her şeyi kustuklarını, gemi Bône Körfezi'ne girerken benimle birlikte rahatlama çığlığı attıklarını düşünüyordum
peki neden ben değil de onlar ölmüştü?”
Kapitalizmin ‘doğal’ gelişimi
2009-2015 yılları arasında tamamladığı ‘Cezayir Üçlemesi’nde de benzer temaları işlediğini öğrendiğimiz Mathieu Belezi için Fransa’nın Cezayir’i sömürgeleştirme süreci belli ki önemli bir mesele. Fransa’da ses getiren üçlemenin eksik kalan yerlerini ‘Toprağa ve Güneşe Saldırmak’la tamamlamak istemiş.
Belezi’nin bu dört romanı yazmaktaki amacı unutturulmak isteneni hatırlatmak, geçmişle, geçmişin suçlarıyla, ülkesinin iki yüzlülüğüyle yüzleşmek. Şöyle demiş bir söyleşisinde: “Fransızlar kendi ülkelerinde özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi sözlerle ağzını dolduruyorlardı, ancak yurtdışında sömürgeci bir ülke olarak korkunç eylemlerde bulundular.”
Mathieu Belezi, sadece geçmişi hedef almıyor, bugün bile sürüp giden suskunluğu, katliamları yok sayma eğilimini de eleştiriyor: “Fransa hala sömürge geçmişini inkar ediyor. (...) Son yıllarda, tarihçilerin çalışmalarına rağmen, fetihin utanç verici anısını bastırmaya devam ettiğimizi gözlemledim. (...) Uzun zamandır, edebiyatın, tıpkı sinema gibi, Cezayir'in fethinin korkunç yıllarıyla neden hiç ilgilenmediğini merak ediyordum. Biz Fransızlar’ın bu işi yapmamızı engelleyen neydi?”
Ve nihayetinde yüzleşme olmaksızın geçmişin geçmişte kalmayacağını, bastırılanın dönüp dolaşıp -muhtemelen çok daha ürkütücü bir halde- geri döneceğini hatırlatıyor: “Cezayir'in 1830'da başlayan sömürgeleştirilme tarihini aklımızda tutmazsak, 1954-1962 yıllarının şiddetini anlamak -imkansız olmasa da- zor geliyor bana.”
Adorno’nun vurguladığı gibi, geçmişi bastırmak ve hatırlamayı engellemek, kurbanları ikinci kez kurban etmek anlamına gelir. “Bir tarihi, bir toplumu, o toplumun kültürünü ve edebiyatını unutmak, hatırlamanın bir çeşididir; farklı bir biçimde hatırlamaktır. Yok edilmek istenen hafızadır. Zira hafızası olmayan bir toplumun tarihi de yoktur ve tarihsiz bir toplumun elinden esas olarak alınan şey, onun kendi yaşamını, kendi geleceğini kurma, belirleme yeteneğidir. Başka deyişle toplum tarihsizleştirildiğinde, iradesiz de bırakılmıştır.”
Ne yazık ki günümüzde dünya halklarının içine düştüğü durum tam da budur; belleksiz, tarihsiz ve iradesiz kalmış ulusların kaderlerini bir avuç zorbanın iktidarına teslim etmiş oldukları gerçeği. Bu romanda anlatılan sömürgeci vahşet hayali bir hikaye değil kapitalizmin gelişme tarihinin ta kendisi; emperyalizme ve ‘küreselleşme’ adı verilen emperyalizmin daha da saldırganlaşmış haline evrilen kesintisiz bir tarih. ABD ve İsrail’in Filistin’de ve İran’da yürüttükleri savaş hiç şüphe yok ki okuduğunuz bu romanda anlatılan savaşın modern silahlarla yürütülen benzeridir. Kendi ülkelerinin fetihçi, sömürgeci, emperyalist tarihleriyle hesaplaşmayan toplumların suç ortaklığından beslenen bir savaş.
Ses sese karşı
Geçmişle hesaplaşmak, insan hakları değerlerine yaslanan bir toplumsal barış ve demokratik bir siyasal kültür inşa etmek için atılmış önemli bir adımdır. Ve geçmişi gün yüzüne çıkarmanın en etkili yollarından birisi -geçmişin uçucu imgesini yakalama potansiyeline sahip bir anlatı türü olarak- edebiyattır. İşte böyle bir fikriyattan hareketle yazmış ‘Toprağa ve Güneşe Saldırmak’ romanını Mathieu Belezi: “Biraz araştırma yapmaya başladığımda bu orantısız, aşağılık ve çılgın hikayenin bana bilinçsizce aradığım şeyi sunduğunu çabucak fark ettim - bir edebiyat alanı.”
Gerek geçmişle hesaplaşma kültürü gerekse de yazarlık sorumluluğu benim açımdan önemli meseleler olduğu için romanı yaratan dinamiklere -ideolojik geri plana- öncelik verdim. Ancak söz konusu meseleleri konu edinmek iyi edebiyat yapmak, dolayısıyla meseleleri görünür kılmak anlamına gelmez. Burada edebiyatın ölçütleri geçerlidir. Mathieu Belezi, bu ölçütleri yakalamakta hiç sıkıntı çekmemiş; 1800’lü yılların Cezayir’indeki işgalin hem askeri hem de insani boyutlarını çok güçlü bir dille sergilemeyi başarmış.
Hikaye baştan sona okuyucunun tahammül etmekte zorlanacağı bir şiddetin hikayesi. Öyle ki, kendisine vaaz edilen Fransız değerlerine ve devletin çizdiği pastoral modernizm inşasına inançlı bir Fransız okuyucu, anlatılanları kabul etmekte zorlanabilir. Ölenlerin kulaklarının kesilip biriktirildiği, kadınların askerler tarafından tezavüze uğradığı, canlarını kurtarmak için mağaralara sığınan çocukların, yaşlıların, güçsüzlerin dumanla boğulduğu sahneler -ne yazık ki hepsi de tarihsel olarak doğrulanıp onaylanmış olgular.
Olup bitenleri okuyucuya seslerle geçiriyor Belezi. Biraz Faulkner’ı biraz Latin Amerika’nın büyük ustalarının tarzını hatırlatan bir üslup. Kısa ama yoğun ve etkileyici bir anlatım. Savaşın acısı okuma yazması, çocuklarını yaşatmaktan başka amacı olmayan, aslında buraların onlar için bir cennet olacağına inanmamış basit bir köylü kadının sesinden duyuluyor. Séraphine'in umutsuz, yakaran, dehşet dolu sesinden savaşmaya ve kayıtsız şartsız itaate hazır bir askerin yağmanın coşkusunu yansıtan sesine geçiyoruz. Belezi, tarihsel gerçekliği seslere yükleyerek canlandırıyor. Bu çılgın zamanların cinnetini yakalayabilmek için noktalama işaretlerini bir kenara bırakan dizginsiz, tutkulu, barok bir dil kullanarak karakterlerine ifade özgürlüğü kazandırmış.
Kısaca özetlersek; Mathieu Belezi, olayların içinde olmalarına rağmen kaderleri başkaları tarafından çizilmiş isimsiz aktörler aracılığıyla görünmeyene, bilinmeyene, duyulmayana ses vermiş. Kötülüğün köklerine dönmeyi, toplumu bu kötülüklerle yüzleştirmeyi amaçlayan ‘Toprağa ve Güneşe Saldırmak’ romanıyla edebiyatın alternatif bir bellek yaratma gücünü sergiliyor.
