HAKUNA MATATA
Sabaha karşı Mombasa Havaalanı’na indiğimiz anda nemli ve sıcak hava bizi adeta sarıp sarmaladı. Daha gün ağarmamıştı. Uçaktan terminale yürürken yüzümüze çarpan o ağır tropik hava, ekvatorun altına indiğimizi hemen hissettirdi. Ne kadar bunaltıcı olsa da özlediğim bir histi bu. Çocukluğumun taşra kentlerindeki küçük havaalanlarını hatırlatan mütevazı terminalde neredeyse tek yolcu kafilesi bizdik. Sessizlik içinde ilerlerken henüz açılmamış hediyelik eşya dükkanlarının vitrinlerinde gözüme ilişen bir söz dikkatimi çekti: Hakuna Matata.
İlk kez Aslan Kral filminde duyduğum, Swahili dilinde “dert yok, sorun yok” anlamına gelen bu ifade, daha yolculuğun başında Kenya’nın ruhunu fısıldıyordu. O an fark etmemiş olsam da, bu iki kelime ilerleyen günlerde gezinin görünmez eşlikçisi olacaktı. Daha sonra birlikte dalış yaptığımız yerel rehber Chico bunu gülerek “Hakuna Malaria” — yani “Sıtma yok” diye çevirecek ve bizimle eğlenecekti.
Havaalanından yaklaşık bir saat süren bir yolculuğun ardından Hint Okyanusu kıyısındaki Diani Plajı’nda bulunan otelimize vardık. Odalarımız hazır olmadığı için birlikte farklı coğrafyalara yolculuk yaptığımız sevgili arkadaşım Melda ile hemen mayolarımızı giyip deniz kenarına koştuk. Soğuk İstanbul akşamından sımsıcak Mombasa sabahına ışınlanmıştık adeta. Diani, Mombasa’nın yaklaşık 30–35 kilometre güneyinde, Hint Okyanusu kıyısında yer alan, mercan resifleri sayesinde zengin deniz yaşamına ev sahipliği yapan bir bölge. Doğu Afrika’nın en etkileyici tropikal sahillerinden biri. Bu arada küçük bir not düşmeden geçemeyeceğim: Yeryüzündeki deniz ve okyanusların büyük bir çoğunluğunda yüzdüm. Ege’nin üzerine deniz tanımadığımı söylemeliyim. Bir de sahilleri halka açık olsa!
Mombasa, Kenya’nın Hint Okyanusu kıyısında yer alan en eski ve en önemli liman şehirlerinden biri. Başkent Nairobi’den sonra ülkenin ikinci büyük kenti olan şehir, yüzyıllar boyunca Afrika, Arap ve Hint ticaret yollarının kesişme noktası olmuş. Bunu şehirde gezerken hemen hissediyorsunuz. Sokaklarda, mimaride, hatta yemeklerde kendini belli ediyor. Özellikle Umman Sultanlığı şehrin tarih ve kimliğinde önemli bir rol oynamış. Kenya genelinde nüfusun büyük çoğunluğu Hristiyanlardan oluşurken yaklaşık yüzde on ikisi Müslüman. Müslüman nüfus özellikle Arap yarımadasının hemen karşısındaki kıyı bölgelerinde, yani Mombasa ve çevresinde yoğunlaşıyor.
Aynı zamanda Kenya’nın en büyük limanına sahip olan Mombasa, Doğu Afrika ticaretinin en önemli merkezlerinden biri. Limana doğru eski şehirde yaptığımız yürüyüşte, Arap, Afrika ve Hint etkilerinin iç içe geçtiği bu çok katmanlı kültürü adım adım hissediyorsunuz. Ancak birçok yoksul ülkede olduğu gibi burada da zaman zaman dilenciler yolunuzu kesiyor. Turistik bölgelerde bu karşılaşmaların sıklığı bazen yorucu olabiliyor. Bir dergide bazı Batılı turistler için Nairobi’de “fakir mahalle turları” düzenlendiğini okuduğumda doğrusu inanamadım. Yoksulluğun bir tür seyir nesnesine, hatta turistik bir deneyime dönüştürülmesi insanı ister istemez düşündürüyor. Yine de bu manzara, bu coğrafyanın görmezden gelinemeyecek sosyal gerçeklerinden biri.
Ortadoğu, Afrika ya da Asya söz konusu olduğunda dünyanın en sevdiği şeylerden biri galiba yıkımın ve sefaletin fotoğrafını çekmek. Çünkü insanlar için klişeler, karmaşık gerçekleri anlamaya çalışmaktan her zaman daha kolay. Üstelik çağımızın sosyal medya kültürü de deneyimleri çoğu zaman yüzeysel ama çarpıcı görüntülere indirgemiş durumda. Bu nedenle çatışmaların ve sefaletin adeta görsel bir fetişe dönüştüğünü söyleyebiliriz. Afrika gibi muhteşem bir kıtayı birkaç dramatik kareye indirgeyen bakışı bir kenara bırakalım. Kenya, uçsuz bucaksız savanaları, mercan resifleri ve olağanüstü vahşi yaşamıyla bundan çok daha büyük bir hikayenin kendisi.
Afrika kıtasına yaptığım beşinci yolculuktu bu. Ama Kenya’ya ilk kez geliyorum. Afrika sevgim Fransa’daki öğrencilik yıllarımda başlamıştı. Aldığım Afrika Etüdleri ve Beninli bir hocanın verdiği İnsan Hakları Hukuku dersleri sayesinde Afrika hakkında ne kadar çok şeyi yanlış bildiğimizi fark etmiştim. O günlerde yıllarca bize anlatılan klişelerden utanmıştım. Çünkü Afrika yalnızca yoksulluk, kriz ve çatışmalardan ibaret değildi. Bereketli ve zengin bir kıtaydı. Zengin bir tarihe ve güçlü kültürlere sahipti. O nedenle bulduğum her fırsatta bu kıtaya gelmeye çalıştım.
Batı’nın yüzyıllar boyunca bu toprakların kaynaklarını ve emeğini sömürmesi, bugün gördüğümüz eşitsizliklerin önemli nedenlerinden biri. Ama tüm bu tabloya rağmen Afrika’nın neresine giderseniz gidin son derece dirençli insanlarla karşılaşıyorsunuz. İnsanlar, tüm zorluklara rağmen bir şekilde mutlu olmayı başarabiliyorlar. Kenya’da Hakuna Matata Nijerya’da ise No Wahala…

Swahili kültürünün önemli merkezlerinden biri olan Mombasa’dan ayrıldıktan sonra Kenya’nın içlerine, Tsavo ve Amboseli milli parklarına doğru yola çıktık. Zaman zaman safarilerin doğasını sorgulasam da, vahşi yaşamın Homo Sapiens’in acımasızlığından korunabilmesinin bugün için en etkili yollarından birinin bu koruma alanları olduğunu düşünmeden edemiyorum.Yerel halk da geçim kaynakları olduğu için canları gibi koruyorlar bu az sayıda kalmış alanları. Bütün bu sorgulamalara rağmen “safarikolik” olduğumu da söyleyebilirim. Zira vahşi yaşamı izlediğim o ilk günden sonra yaşamım hiç aynı olmadı.
Tsavo, kızıl toprağı, akasya ağaçları ve sonsuzluk hissi veren ufkuyla neredeyse sinematik bir manzaraya sahip. Yanımızdan geçip giden fillerin hepsi toprağın renginde. Buradaki fillere Kızıl Fil deniyor; derilerini güneşten ve parazitlerden korumak için toprağa bulandıklarından böyle görünüyor. Botswana’daki Chobe nehrinde yaptığımız gezide fillerin bu yıkanma ardından çamura bulanma seremonilerine denk gelmiştik. Çok eğlenceliydi o koca gövdeleri çamurda yuvarlanırken izlemek. Bir yandan da Homo Sapiens alışkanlığıyla “Evladım biraz önce yıkandın, neden yine çamura giriyorsun?” Kendi kendime konuştuğumu hatırlıyorum. Her şeyi kendi bakış açımızdan değerlendirmek ne kadar yanıltıcı olabiliyor. Oysa doğada hayat bizim duygusal ölçülerimize göre değil, kendi döngüsü içinde akıyor ve bu döngüyü kabullenmek gerekiyor.
Sabahın erken saatlerinde yaptığımız safaride, bir dişi aslanın avladığı zebrayla karşı karşıya geldik. Anne yavrularını doyurmuştu. O sevimli yavruların yüzleri zebranın kanına bulanmıştı. Belki de bir gün önce keyifle fotoğraflarını çektiğimiz zebralardan biriydi. Kilimanjaro Dağı’nın eteklerindeki Amboseli’de yaptığımız safaride ise bir yılan tarafından sokulmuş bir sırtlana rastladık. Bu kez de ekipçe sırtlana üzüldük. Neyse ki rehberimiz bunun doğanın olağan döngüsünün bir parçası olduğunu, sırtlanın büyük ihtimalle iyileşeceğini söyledi de biraz olsun zebra şokunu atlatabildik.
Safari, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında romantik bir doğa gezisi gibi anlatılsa da öyle değil. Savanalarda dolaştıktan sonra doğanın ne kadar sert ve kuralsız olduğunu fark ediyorsunuz. Burada her şey hayatta kalma içgüdüsünün belirlediği kurallara göre ilerliyor.

Yaklaşık dokuz saat süren kara yolculuğunun ardından Mombasa’ya döndük. Yolun bazı bölümleri hala yapılmamıştı, yer yer oldukça çamurlu ve engebeliydi. Yol boyunca geçtiğimiz küçük köyler, okula giden muhteşem güzellikteki çocuklar, yol kenarında kurulan renkli pazar tezgahları ve ufka kadar uzanan yemyeşil topraklar, Kenya’nın gündelik hayatına dair az da olsa izlenim sahibi olmamızı sağladı.

Sanki bu topraklarda zaman farklı bir düzlemde işliyor. Sanki hayatın anlamı bambaşka. Bir anda bir turist tuzağıymış gibi görünen Hakuna Matata anlam kazanıyor. Çünkü burada insanlar, hayat bütün ağırlığıyla akarken bile yaşamayı sürdürüyor. Ve işte tam da bu yüzden Afrika, Afrika.