“BUGÜN TÜM DÜNYA KORKUYLA YÖNETİLİYOR”

“Sibel” adlı filmleriyle çok sayıda ödül alan yönetmen ikilisi Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin son filmleri “Sırdaş” (“Confidente”) Institut Français’de izleyiciyle buluştu. İkiliyle hem son filmlerini hem de birlikte çalışmanın avantaj ve dezavantajlarını konuştuk.
Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti alışılageldik yönetmen ikililerinden biraz farklı. Bir kere kardeş değiller (Coen’ler, Safdie’ler, Hughes’ler gibi; gerçi onlar da yavaş yavaş solo çalışmalara yöneldiler), ayrıca biri kadın biri erkek… Elbette benzer ikililer var sinemada ama çok nadir rastlanan bir bileşim olduğunu kabul etmek gerek. Bu anlamda farklı bakış açılarının çatıştığı, uzlaştığı, birbirini zenginleştirdiği bir işbirliğinden söz etmek mümkün. Bir önceki filmleri “Sibel” (2018) hem Türkiye’de hem de dünyanın farklı coğrafyalarında ses getirmiş, çok sayıda ödül kazanmıştı. Şimdi “Sırdaş” adlı son filmleriyle karşımızdalar. Türkiye’de ilk gösterimini Antalya Film Festivali’nde yapan (Uluslararası Yarışma bölümünde) ama bizim Institut Français’de “Sibel” ile yer aldığı iki filmlik bir program sayesinde izlediğimiz “Sırdaş” tıpkı “Sibel” gibi bir kadın karakter etrafında şekillenen ve yine gerilim dozunun yüksek olduğu bir film. Başrolünde Saadet Işıl Aksoy’un yer aldığı filmde 900’lü hatlarda çalışan genç bir kadının yaşadığı ve tamamı tek bir mekanda, tek bir gecede geçen bir hikaye söz konusu. Tam bir trajedi formunda olmasa da içinde trajik olayları da barındıran bir hikaye olduğunu söylebiliriz. Kadrosunda Elit Andaç Çam, Erkak Kolçak Köstendil, Muhammed Uzuner gibi isimlerin de bulunduğu filmin salonlarda gösterime girip girmeyeceği henüz meçhul. Institut Français’nin konuğu olarak İstanbul’a gelen ikiliyle yazılı bir söyleşi yapma imkanı bulduk ve aklımızdaki soruları sıraladık.

“Sibel”in ardından yeni filminiz “Sırdaş”ın gelmesi neredeyse 7 yıl sürdü. Arada geçen dönemde neler yaptınız, neden bu kadar uzun sürdü yeni filminizin gelmesi?
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
Genelde aynı anda birden fazla proje üzerine çalışıyoruz. “Sibel”in festival turnesi sırasında da yeni filmimizi yazmaya başlamıştık: dördüncü uzun metrajlı filmimizin önceki filmlerimizden farklı olarak tek bir karakterin değil, birçok karakterin hikayesini anlatan, hatta içerisinde epik unsurlar barındıran daha iddialı bir film olmasını istiyorduk ancak pandemi ileriye dönük planlarımızda değişiklik yapma zorunluluğunu da beraberinde getirdi. Hayatta kalabilmek için risk almaktan, ticari kaygı gütmeksizin bağımsız projeleri desteklemekten gittikçe daha çok çekinen sinema sektörünün bizden ikinci bir “Sibel” beklediğini, bu hassas ve kırılgan ortamda alışılagelmiş formatların dışına bile isteye çıkan bir projenin finansmanı için de sabırdan fazlasının gerektiğini fark etmemiz de zaman aldı diyelim.
Beklemek işimizin bir parçası ama bazen bekleyiş öylesine uzun sürüyor ki artık kendinizi “Yönetmen” değil, “Bekleyen” olarak tanımlamak zorunda kalıyorsunuz. Biz de “yazar-yönetmen ya proje yazar ya da film çeker, işimizi yapalım” diyerek “Sırdaş”ı yaratmaya karar verdik.
1999 yılında geçen bir hikaye var “Sırdaş”ta. Tek mekanda çekilmiş ve hemen her karesinde Saadet Işıl Aksoy’un yer aldığı bir film. Çıkış noktanız neydi ve sonrasında senaryonun oluşumu nasıl gelişti?
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
6 Şubat 2023’ü de 17 Ağustos 1999’u da yaşayıp hatırlayacak yaştayız. Sadece ülkemizde değil, tüm dünyada zaten gördüğümüz ve bir daha görmek istemediğimiz korku filmlerinin güncel versiyonlarını, “Otomatik Portakal”da sıkışıp kalmışçasına tekrar tekrar seyrediyoruz. Yönetmen olarak ön locadan çaresizlikle seyrettiğimiz bu modern “remake”’lere bir yenisini eklemek yerine tekrarın filmini yapmak istedik. Hassasiyetleri çomakla deşmeden, arşiv görüntüleri kullanmadan, kurmaca felaket sahneleri yaratmadan tekrarı nasıl hikayeleştiririz diye düşünürken “Sırdaş” ortaya çıktı: 1999 senesinde Türkiye’de bir kadının hayatının sekiz saatini, sadece o kadına bakarak, sadece onun hissetiklerini anlatarak, çeyrek yüzyılda ne değişti sorusunu sormak istedik.
“Hiçbir şeyimiz yok, ne yapabiliriz? diye yola çıktık”
Tek mekan tercihinizi biraz açar mısınız? Özellikle de “Sibel” gibi doğanın içinde çektiğiniz, Karadeniz’in o yemyeşil ve vahşi tabiatının ardından bu klostrofobik hikayeyi tercih edişiniz bana ilginç geldi.
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
“Sırdaş” dördüncü uzun metrajlı kurmaca, kısa film ve belgesellerimizle beraber on birinci filmimiz. Her filmimizde yeni bir türe (janra) özenip, türler arasında yumuşak geçişler yapmayı denedik. İlk uzun metrajlı filmimiz “Noor” masalsı bir yol hikayesi, ikinci filmimiz “Ningen” fantastik öğeler içeren bir dram, “Sibel” ise western unsurları barındırıyor. Tek mekanda geçen bir thriller’i da bir gün deneyeceğimizi biliyorduk ama hemen olacağı aklımıza gelmemişti. Ani bir kararla, finansman amaçlı senaryo geliştirme sürecine hiç girmeden “Sırdaş”ı yaratmaya başladık. Her zamanki gibi “istediğimizi yazalım, sonra bütçeye göre tekrar düşünürüz” diyemedik, “hiçbir şeyimiz yok, ne yapabiliriz?” diye düşündük.
Bir seyircimiz “Filmde emeği geçen herkes, filmin imkan ve bütçe eksikliği seyirciye yansımasın diye canla başla çalışmış” yorumunu yapmış. Filmimize güvenip yanımızda duran oyuncularımız, ekibimiz ve yapımcılarımız sayesinde bugün tek mekan tercihinin aslında sanatsal bir tercih olduğunu iddia edebilecek durumdayız.
Tıpkı “Sibel” gibi yine merkezde bir kadın var. Bu sefer diyaloglar da çok daha fazla (çünkü Arzu/Sabiha bir 900’lü hat çalışanı ve işi konuşmak) ama yine erkeklerin dünyasında mücadele veren bir kadın var sonuçta. Bu karakteri ve dönemin dünyasını oluştururken nasıl bir araştırma ve ön hazırlık yaptınız?
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
2010’da ikinci filmimiz “Ningen”i hazırlarken, dönemin Japonya’sının 900’lü hatlarından emekli kadınlarla konuşma şansımız olmuştu ancak kendilerine filmimizde yer verme imkanı bulamamıştık. On sene sonra, zamanında aynı mesleği icra etmiş Amerikalı kadınlarla şans eseri bir araya geldiğimizde, hiç tanımadıkları ve görmedikleri erkeklerle, onların seçtiği konularda konuşmayı meslek olarak icra eden kadınların dünyanın her yerinde şaşırtıcı derecede benzer deneyimlere sahip olduğunu fark edince Türkiye’de de bir araştırma yapmaya karar verdik. Gülerek hatırlanan, nefretle anımsanan, utançla susulan deneyimlerin kadınların benliğinde bıraktığı izler öylesine benzer ve öylesine günceldi ki, eğer tekrarı hikayeleştireceksek, bu konudan da bahsetmemiz gerektiğini düşündük.
Konuşamayan ama kendisini özgürce ifade eden kadından sonra, konuşan ama kendini olduğu gibi gösteremeyen kadını anlatmak bizi de heyecanlandırdı.
Arzu telefonun ucundayken son derece kendine güvenli ve kontrollü bir karakterken, Sabiha aynı telefonda alabildiğine tedirgin ve temkinli ve neredeyse endişeli. Arzu erkeklere tahakküm kurarken, Sabiha bu anlamda zorlanıyor ve Saadet Işıl Aksoy bu ikilemi çok etkili biçimde yansıtmış. Senaryoyu yazarken o mu vardı aklınızda yoksa sonradan mı netleşti oyuncu tercihiniz?
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
Biz senaryolarımızı her zaman birisi için yazıyoruz. Hikayeyi yazarken o kişinin yüzünü hayal etmek, karakterimizin hareket ve tepkilerini o hayale uydurabilmek için çaba sarfediyoruz. “Sırdaş” soyut bir fikirden somut bir hikayeye dönüşürken, seyirciyi en az bir buçuk saat boyunca tek bir kadının yüzüne bakarak, onun hislerini hissetmeye nasıl ikna ederiz sorusunun cevabı bizim için Saadet Işıl Aksoy oldu. Oyunculuğunun sinema perdesinde yarattığı mıknatıs etkisine birçok kez şahit olmuştuk. Macera teklifimize verdiği olumlu yanıt ve paylaştığımız sinema heyecanı da seçimimizin ne kadar doğru olduğunu kanıtladı. Arzu-Sabiha ikileminin gerçekliğini, hatta bugün film içerisinde yer alan diyalogların bazılarını da kendisine borçluyuz.
“Dayanışma cesaretini bulmamız gerekiyor”
Kadına şiddetin farklı biçimlerinin karşımıza çıktığı bir film “Sırdaş”. Hatta bir noktada Sabiha kendi yaptıklarını da sorguluyor neredeyse. Onun bu dilemması üzerinden konuşacak olursak kadın dayanışması hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz olsanız örneğin (Çağla Zencirci özellikle) farklı mı davranırdınız?
Çağla Zencirci:
Sekiz saat içerisinde, neredeyse başına gelmeyen kalmıyor Sabiha’nın. Filmi seyreden her kadının, hayatı boyunca bunlardan en az birini deneyimlemiş olduğunu bilmek, kendimizi en az Sabiha kadar sorgulamamıza neden oluyor haliyle. Kendi adıma, sorgulamanın sonunda yine bir kadınla karşılaşıyor olmak beni hala şaşırtmaya devam ediyor.
Bize hiç de uygun olmayan yapay şartlar içerisinde rakip olmaya zorlanmak hepimizin deneyimlediği, bazılarımızın içselleştirdiği, çok azımızın fark edip mücadele ettiği bir konu. Doğal ya da kader olarak tanımlayanlarımız bile mevcut. Dayanışmaya zorlandığımız, bir süre sonra da doğal veya kader olarak kabul edip birbirimize destek olduğumuz bir yaşamı hayal edebilecek cesareti bulmamız gerekiyor.

Filmde basının işlevi üzerine de bir detay var. Şu sıralar hükümet yetkilileri karşısında böyle cesur konuşan gazeteciler bulmak pek mümkün değil… 1999’dan bu yana Türkiye birçok alanda zemin kaybetti ve siz de buna dikkat çekmek mi istediniz?
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
Sadece Türkiye’yle sınırlamanın bir hata olduğunu düşünüyoruz, dünyanın gidişatı ve insanlığın evrimi ile ilgili bir durum söz konusu. Bizim jenerasyonumuzun internetin doğuşuna tanıklık etme lüksü oldu; ismini duymadığımız, hayalini bile kuramayacağımız bilgiye, habere, sanata, dünyanın diğer ucundaki benzerlerimize erişebilmenin mucizesini yaşadık. Okuduklarımız ve gördüklerimiz aşağı yukarı gerçekti, en azından gerçeklerin ne kadar iyi saklanırlarsa saklansınlar bir gün ortaya çıkmak gibi huyları vardı ve internet gerçeklerin su yüzüne çıkmasını hızlandırıyordu.
Bugün, tüm dünya açıkça benimsenmiş bir korku yönetimine tabi tutulmakta. Olası en basit gerçeğe bile şüpheyle yaklaştığımızdan, gözümüzle gördüğümüze bile inanamadığımızdan, gerçek olduğunu düşündüklerimiz de bizi dehşete düşürdüğünden tüm çabalarına rağmen hunharca eleştirilen gerçek gazetecilerden de cesaretli olmalarını beklemenin yersiz olduğunu düşünüyoruz.
Çağla Zencirci:
Pandemi sırasında ameliyat eldivenleriyle gazete okuyan babam gözümün önüne geliyor. Artık o da yok, okuduğu gazete de. Ne olursa olsun, haber alma hakkımızı kendimiz savunamazsak, haber alamamak doğal seçilim haline gelir, o şekilde evriliveririz.
Çekimler kaç hafta sürdü ve nerede gerçekleştirdiniz?
Çağla Zencirci:
Çekimler sadece 14 gün sürdü. Çekimleri de, babamın vefatının ardından o eve adımını bile atmak istemeyen annemin rızasıyla, Ankara’nın ilçelerinden birinde bozkırın ortasında yapayalnız duran bir evde gerçekleştirdik.
Filminiz Berlin Film Festivali’nde gösterildiğinde izleyicini tepkileri nasıldı?
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
İlk gösterim her zaman hem bizler hem de oyuncularımız ve ekibimiz için heyecan verici olduğu kadar da zor bir an. Hep beraber bir şey yaratıyoruz ama bizim yarattığımızın başkalarında nasıl bir etki yarattığı filmin prömiyerinde belli oluyor. O sırada yan yana, omuz omuza durabilmek çok önemli, bu nedenle bizleri Berlin’de yalnız bırakmadıkları için kendilerine minnettarız.
Son derece olumlu tepkiler aldık. Özellikle kadın seyircilerin tepkileri ve olumlu eleştirileri bize güç verdi, gösterim sonrasında, filmlerimize şimdiye kadar ilgi göstermemiş ülkelerden bile olumlu ve destekleyici eleştiriler aldık. Bizi en çok şaşırtan tepki ise, soru sormak için mikrofonu alıp gözyaşlarına hakim olamayan erkek seyirci oldu, “özür dilemek istiyorum ama nasıl dileyeceğimi bile bilmiyorum” dedi ve tekrar yerine oturdu.
“Tek başımıza film çekmeyi bilmiyoruz”
Senaryo ve set aşamasında nasıl çalışıyorsunuz, belli bir iş bölümü var mı aranızda ve örneğin kritik kararlar alınması gerektiğinde son sözü hanginiz söylüyor?
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
Her ikimiz de sinema eğitimi almadığımızdan kendimize has yöntemler geliştirerek, iki kişilik bir çalışma düzeni oturttuk. Yirmi seneyi aşkın bir sürede, on bir film yaptık ve hepsini beraber yazıp yönettik. Yani tek başımıza nasıl film yapılır bilmiyoruz, yapamayız da.
İki kişi olmak, kadın ve erkek olmak, iki ayrı ülke ve kültürden gelmek karar aşamalarını uzatabiliyor ama ortak yolu bulduğumuzda, karar anının gerekleri ve koşullarında en doğru seçimi yaptığımıza inanıyoruz. Aramızdan biri bir fikir ortaya atıyor, diğeri konu hakkındaki düşüncelerini belirtiyor ve senaryonun son haline kadar fikir alışverişi devam ediyor. Tabi ki tartışmalar oluyor ama her zaman son halinden her ikimizin de memnun olduğu bir versiyona ulaşmayı başarıyoruz.
Çekimler de ise birimiz oyuncularla, diğerimiz teknik ekiple çalışıyor ama bu da her zaman aynı kişi olmuyor. Açıkçası bu seçimi biz yapmıyoruz, filmin kendisi kimin nerede duracağını seçiyor. Bu anlamda son derece esnek bir iş bölümümüz var, filmin koşullarına göre yer değiştiriyoruz.
Birlikte çalışmanın artıları ve eksileri neler sizin deneyiminize göre?
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
İki kişi olmak, sürekli bir fikir alışverişini mümkün kılıyor, aklımızdaki fikirleri çekinmeden tartışmak, motivasyonu, isteği ve heyecanı canlı tutma olanağı sağlıyor. Sevinci de üzüntüyü de paylaşıyoruz, birisi düştüğünde diğeri onu kaldırabiliyor. Tabi ki eksileri de var, sürekli olarak eve iş, işe ev getiriyoruz, bu anlamda çalışma hiçbir zaman son bulmuyor. Tatil denen şeyi yapamıyoruz, yorucu olduğu zamanlar da oluyor.
“Sırada bir kung-fu filmi var”
Bundan sonraki projeniz ne olacak?
Çağla Zencirci & Guillaume Giovanetti:
Pandemi öncesi projemizden vazgeçmedik, bahsettiğimiz iddialı projeyi yapmak için can atıyoruz. Şu anda senaryonun son versiyonunu bitirmek üzereyiz. Yeni janr olarak da bir “bağımsız kung-fu” filmi diyebiliriz.
Bunun dışında üç ayrı projemiz daha var, onlar da kendi yollarını kendi hızlarında çiziyorlar. Çok yakında yeni bir filmle seyirciyle buluşabilmek en büyük isteğimiz.