Uğur Küçükkaplan, Türkiye’nin Pop Müziği adlı çalışmasında 1982 yılının pop müzik için Bak Bir Varmış Bir Yokmuş şarkısından sonra ikinci bir milada tanıklık ettiğini; bu yeni miladın adının ise Firuze olduğunu söyler. Sözleri Aysel Gürel’e, bestesi ve düzenlemesi Attila Özdemiroğlu’na ait olan parçanın, giderek makamsal bir yapıya doğru evrilen pop müziğin değişim sürecinin sembol şarkısı olduğunu belirtir.
Küçükkaplan’ın Türkiye’nin Pop Müziği kitabı için Şubat 2014’te söyleşi yaptığı Attila Özdemiroğlu ise Firuze’yi müzikal açıdan, “daha çok Türk müziği tarafında duran, içinde caz ögeleri olan, ritmik, bazı bölümlerinde özellikle kendisini hissettiren; ancak bu aksaklıkların aslında bizim kökümüzde de karşılığı bulunan, polifonik bir çabası olan bir müzik” olarak tanımlar.
Naim Dilmener ile Murat Meriç şarkıyı “örtülü arabesk” ya da “alternatif arabesk” olarak nitelendirir. Derya Bengi’nin 80’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük adlı çalışmasında aktardığına göre Sezen Aksu, Firuze ile büyük bir sükse yaratsa da dönemin müzik magazin dergilerinde -Hey, Ses ve Onyedi gibi yayınlarda- Aksu’nun pop müziğe sırt çevirdiği iddia edilir; arabeske bulaşarak edindiği ticari başarının şehvetine kapılmaması gerektiği yönünde uyarılır ve genç dinleyicileri ihmal etmemesi öğütlenir. Ancak Sezen Aksu, iki yıl gibi kısa bir sürenin ardından dinleyicinin karşısına bir Onno Tunç prodüksiyonu olan Sen Ağlama albümüyle çıkacak ve Firuze’nin açtığı yoldan ilhamla yerli popüler müziğin seyrini geri dönüşsüz biçimde değiştirecektir.
6 Eylül 1984 tarihinde yayımlanan Sen Ağlama albümünün besteleri ve düzenlemeleri ağırlıklı olarak Onno Tunç’un elinden çıkar. Başlangıçta TRT denetimine takılarak radyo ve televizyonlarda çalınmayan albüm, 1985 yılının başlarında yasağın kalkmasıyla kısa sürede bir fenomene dönüşür. Farklı tarzlardaki şarkıları her zamanki gibi iyi analiz eden Onno Tunç, bu parçaları ortak bir sound içinde birleştirmeyi başarır ve Sezen Aksu’nun vokalinde de belirgin bir dönüşüm yaratır.
Martin Stokes, Aşk Cumhuriyeti adlı çalışmasında Firuze’deki Sezen Aksu’nun hâlâ 1970’lerin sonundaki güçlü “chanson diva” soundunun etkisi altında olduğunu, ancak Sen Ağlama şarkısında bu tavrın yalnızca nakaratla sınırlandırıldığını söyler. Stokes, Sen Ağlama ile birlikte ortaya çıkan yeni dönem Sezen Aksu vokalini şu sözlerle tanımlar; “İlk kelimeden itibaren şarkıcının sesi dingin, yakın, mahremdir. Aksu’nun elinde mikrofon bir bedeni, bir vokal aygıtını -Barthes’ın malum terimini kullanmak gerekirse bir ‘damarı’- ifade eder. Sahnedeki bir yıldızdan ziyade ‘bizden biri’ni belirtir. Endişeli iç çekişler ve duraklamalar, duygusal ve şiirsel yoğunluktaki sözlerin üstüne özenle işlenir.”
Stokes’e göre Tunç’un içten deneyimlenen, yoğun enstrümantal tınıları tercih edişi, benzer bir duyarlılığa sahip kadın vokaliyle birlikte tasarlanmıştır ve Aysel Gürel’in içe dönük, duygusal sözleri bu kullanım biçimine doğrudan cevap vermektedir.
Uğur Küçükkaplan, Sen Ağlama albümüyle birlikte “Onno Tunç’un besteleri ve düzenlemeleriyle Sezen Aksu’nun takip eden yıllardaki tarzının oluşmasında en az şarkıcının kendisi kadar belirleyici bir rol oynadığını ve pop müziğin kısa fakat özgün sayılabilecek bir döneminin başlıca mimarlarından biri olduğunu” belirtir. Küçükkaplan’a göre “makamsal yapıdaki parçaların zengin bir armoni ve sağlam bir orkestrasyonla düzenlenmesi sonucu ortaya çıkan özgün yapı, bu tarihten sonra yalnızca pop müzikte şarkıların biçimini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda makam müziği çalgılarının yerli pop müzik içinde çok daha yoğun kullanılmasının da önünü açmıştır.”
Sen Ağlama, Geri Dön, Tükeneceğiz, Yeter gibi makamsal yönü ağır basan slow parçalar, ilerleyen yıllarda Onno Tunç - Sezen Aksu ortaklığının dinleyici tarafından en çok benimsenen ana hatlarından biri hâline gelir. Onno Tunç ve Sezen Aksu, beş albüm boyunca sıkı bir müzikal ortaklığa imza atar. Sırasıyla Git, Sezen Aksu ’88, Sezen Aksu Söylüyor ve Gülümse albümleri, her biri bir öncekini aratmayacak ölçüde başarılı olur.

Makamsal yanı ağır basan slow parçalar -Git, Beni Unutma, Geçer, Ünzile, Kavaklar, Bırak Beni, Tutsak, Yalnızca Sitem- geniş yankı uyandırır. 1980’lerde dünyayı kasıp kavuran disko müziği Türkiye’nin karanlık siyasal ve toplumsal ortamında güçlü bir karşılık bulamaz; ancak bu ortaklıkta Onno Tunç, yerli işi bir dans müziği sayılabilecek Bu Gece, Değer Mi?, Kolay Değil, Oldu Mu?, Sultan Süleyman, Şinanay, Hadi Bakalım, Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam gibi hafızalara kazınan şarkılara da imza atar.
Küçükkaplan’ın tabiriyle “makamsal yapının olmadığı, klasik tarzın kalıplarında ve tonal müziğin sınırları içerisinde devinen” Bindokuzyüzkırkbeş ve Bir Çocuk Sevdim ise bu dönemin özel Onno Tunç işleri arasında yer alır. Onno Tunç, Sezen Aksu’yla kurduğu bu ortaklıkla birlikte bazı yerli şairlerin de şiirini besteler. Melih Cevdet Anday, Nâzım Hikmet ve Metin Altıok bu şairlerden bazılarıdır.
Şarkıların Büyüsü
1991 yılında Aksu ile Tunç’un ortaklığı hem zirveye hem sona ulaşır. İkilinin 1991 çıkışlı Gülümse albümü ticari açıdan eşi pek görülmemiş bir başarıya imza atar. Albümün başarısının ardından Onno Tunç, 18 Temmuz 1991’de Cumhuriyet Gazetesi için Sina Koloğlu’na verdiği röportajda, 1980’li yıllar boyunca Sezen Aksu’yla yaptıkları işlere yapılan arabesk yakıştırmasıyla ve müzikal anlayışıyla ilgili önemli demeçler verir: “Sezen çok akıllı bir kadın. Bana ‘beste yapar mısın’ dedi. Onu inceledim ve ona uygun hangi makamın olabileceğini araştırdım. Dokuz yıl, beş albüm boyunca dönüp dolaştığım makam frigyadır. […] Sen Ağlamaile bu makamda ilk parçayı yaptık ve standardı yakaladık. Bizim arabeskçilerden bir farkımız oldu; o da altyapı. Ben altyapıda istediğim özgürlüğe sahibim. […] Sezen’in son kasetindeki Hadi Bakalım’ın altyapısı “acid house” ama melodisi farklı. Bunu duyan duyuyor.”

Peki, nedir bu Frigya modu? Uğur Küçükkaplan’ın açıklamasına göre “Doğrusu Frigyen modu olan bu mod, kökeni Antik Yunan’a dayanan ve kilise müziğinde de kullanılan modlardan biridir.” 1980’li yılların başından itibaren pop müzikte, daha öncesinde ise arabesk müzikte kullanılır. Küçükkaplan, aslında Frigyen modunun ne olduğunu tam olarak bilmediğimizi söyler; çünkü “sesin kayıt altına alınamadığı dönemlere ait hiçbir bilgide kesinlik belirtmek mümkün değildir.”
Yüzlerce yıl önceki müziğe dair kayıtların bulunmaması, çalınan müziğin hangi frekanslara denk düştüğünü ya da enstrümanların nasıl akort edildiğini bilmemize engeldir. Tampera sistemdeki sesleri mi, yoksa koma sesler denilen mikrotonal sesleri mi barındırdığı da ayrı bir soru işaretidir. Küçükkaplan, bu sebeple “Frigyen modu” yerine kürdi dizisi ya da kürdi makamı demenin daha doğru olacağını söyler; çünkü buna dair somut bilgiler ve kayıtlar mevcuttur.
Burada bahsi geçen, geleneksel Osmanlı müziğindeki kullanıma birebir karşılık gelen bir makam kurgusu değildir; ancak dizisi bakımından kürdi dizisi olarak adlandırılır. Pop müzikte Onno Tunç’la başlayan kürdi dizisi kullanımının yaygınlığı günümüzde de devam etmektedir. Küçükkaplan, bu dizinin hâlâ pop müzikte yoğun bir şekilde kullanılıyor olmasının eleştirildiğini de belirtir.
1990’lı Yıllar
‘’1990 yılında Onno ile beraber 2. Perde’yi yaptım. Onno ile beraber yaptık; çünkü Benimle Oynar Mısın?’a bulaşmış biriydi, dört beş şarkı düzenlemişti… O aralar klavye teknolojisinin daha yeni bilgisayarlaşmaya başladığı bir çağdı; yeni yeni sampling durumları oluyordu, yeni teknolojik aletler çıkıyordu. Dolayısıyla bütün aletleri ucuza ama sentetik olarak yapma şansımız vardı. Onno da bu işi Türkiye’de en iyi beceren adamlardan olduğu için o projeyi sadece ikimizin bitirebileceği bir proje olarak düşündük zaten. Ben gitarımı çaldım, o da geri kalan şeyleri bilgisayarda yaptı… İşte bir alet var, EMAX diye; Türkiye’ye ilk defa Onno getirmişti. Oradan sample edilmiş birtakım sesler çıkıyordu...’’
Mahmut Çınar’ın Bülent Ortaçgil’le yaptığı nehir söyleşi kitabı Bu Su Hiç Durmaz’da belirtildiği üzere Ortaçgil ve Tunç, Benimle Oynar Mısın?’dan yaklaşık on beş yıl sonra yeniden bir araya gelir. Gitar merkezli müziğiyle bilinen Ortaçgil’in ikinci albümü 2. Perde, dönemin müziğini ve teknolojisini yakalamayı başaran Onno Tunç’la birlikte sentetik, efektli seslere bürünür. Ortaçgil, aynı söyleşide her ne kadar Onno Tunç’un düzenlemelerinden memnun olduğunu belirtse de, albümün arzu ettiği akustik dokuyu taşımaması sebebiyle aynı şarkıları 1998 yılında Eski Defterler adıyla akustik bir albüme dönüştürdüğünü söyler.
1990 yılında bir başka önemli albümde daha Onno Tunç ismiyle karşılaşırız. 1980’li yıllar boyunca Sezen Aksu ve Onno Tunç’a sahnede eşlik etmiş genç şarkıcı Aşkın Nur Yengi’nin ilk albümü Sevgiliye, bir Onno Tunç - Sezen Aksu prodüksüyonudur. Çoğunluğu Yunanca cover şarkılardan oluşan albümdeki sözler ağırlıklı olarak Sezen Aksu’ya, birkaç şarkı haricindeki düzenlemelerin çoğu ise Onno Tunç’a aittir. Dinleyici tarafından çok sevilen Sevgiliye albümü, 1990’lı yıllardaki büyük pop patlamasının fitilini ateşleyen işlerden olur.
Sevgiliye’den bir yıl sonra piyasaya çıkan, Onno Tunç prodüktörlüğündeki Sezen Aksu albümü Gülümse ise yerli popüler müziğin yeni rotasını oluşturacak kudrette bir albümdür. Onno Tunç, 1991 yılında Gülümse albümünün yayımlanmasının ardından Sezen Aksu’yla yollarını ayırır. Geçen yıllar boyunca kendini piyasaya defalarca kanıtlamış bir prodüktör, aranjör ve besteci olarak yeni müzikal ortaklıklara girişir.
Bu noktada Tunç çağın getirdiği bilgisayar destekli, sentetik müziği hızlıca kavrar ve Türkiyeli dinleyicinin kulağını fethedecek şekilde sentezler. Yenilenen müzikal çizgisiyle Onno Tunç’un ismini; Nilüfer, Zuhal Olcay, Harun Kolçak, Yeşim Salkım, Rüya Ersavcı, Zerrin Özer ve Ayşegül Aldinç gibi isimlerin albümlerinde görürüz.
Nilüfer’84’ten sekiz yıl sonra yeniden bir araya gelen Nilüfer ve Onno Tunç, 1992 yılının en ses getiren pop albümlerinden biri olan Yine Yeni Yeniden’e imza atar. Uğur Küçükkaplan, “albümdeki parçaların Gülümseçizgisine yakın durduğunu; özellikle slow parçaların, bir Onno Tunç klasiği olarak ağırlıklı biçimde kürdi makamında olduğunu” söyler. Albüme ismini veren Yeniden Sev adlı parça, dünyaca ünlü grup Gipsy Kings tarafından Love et Liberté albümünde No Viviré ismiyle coverlanır. İçinden Şov Yapma, Dokun Bana, Her Sevda Bir Veda, Yeniden Sev gibi çok sayıda hit çıkaran başarılı albümün ardından, iki yıl sonra, 1994’te Nilüfer ve Onno Tunç bu kez Ne Masal Ne Rüya albümüyle karşımıza çıkar. Hareketli, elektronik parçalarıyla dikkat çeken albüm, Küçükkaplan’a göre bir tarz değişikliğine işaret eder; Batı soundunun albüme hâkim olduğunu ve 1990’lı yılların genel eğilimine göre şekillenmiş bir çalışma olduğunu belirtir.
Dönemin karakterini en çok yansıtan Onno Tunç işi ise Zerrin Özer’le yaptıkları Olay Olay albümüdür. Sentetik seslerin ve dijital soundun hakim olduğu albümde henüz çıkış yapmamış olan Mustafa Sandal, Onno Tunç’un asistanı olarak çalışır. Albümün en dikkat çekici şarkılarından, 2000’li yıllarda Hepsi grubu tarafından da coverlanan Hep Bana’nın introsu da Onno Tunç tarafından Mustafa Sandal’a teslim edilir.
1980’li yıllarda Yağmur Kaçakları, Rumuz Goncagül, Aaahh Belinda, Büyük Yalnızlık gibi filmlerin müziklerini yapan Onno Tunç, 1987 yılında başrolünü Zuhal Olcay’ın oynadığı Dünden Sonra Yarından Önce filminin, filmle aynı adı taşıyan şarkısına besteci ve aranjör olarak imza atar. Müzik hayatına Mehmet Teoman ve Vedat Sakman’la başlayan Zuhal Olcay, üçüncü albümü Oyuncu’da Onno Tunç’la işbirliği yapar. Oyuncu, dönemin en iyi Onno Tunç işi olarak görülebilir. Albümdeki sözler Leyla Tuna’ya, besteler ve düzenlemeler ise ağırlıklı olarak Onno Tunç’a aittir. Uğur Küçükkaplan, albümde arka arkaya gelen parçalar Leyla ve Tango’ya bakıldığında bile hem albümün müzikalitesinin hem de tarz farklılığının ne kadar geniş olduğunun görülebileceğini söyler. Bircan Usallı Silan, TV7 Dergisi için Tunç’la yaptığı röportajda albümün tirajının diğer Onno Tunç prodüksüyonlarına göre daha az olmasının nedenini sorduğunda Tunç: ‘’Zuhal’in albümünde güzel şarkılar var. Ama niyetimiz zaten milyonlar satmak değildi. Kaliteli iş yapmaktı, yaptık.’’ der.
1995 yılına gelindiğinde ise Onno Tunç’la Sezen Aksu’nun ismini yeniden yan yana görürüz. Sezen Aksu’nun Türkiye halklarının müziğini harmanladığı konsept albüm Işık Doğudan Yükselir / Ex Oriente Luxiçin Onno Tunç enstrümantal bir açılış şarkısı besteler. Albümle aynı adı taşıyan bu parça, Onno Tunç’un besteciliğindeki zirvelerinden biri olur. Senfonik tarzda yazılan, müzikal içeriği zengin ve görkemli bir eserdir. Parçanın soprano vokalleri Sertab Erener’e, bağlamalar ise Arif Sağ ve Erdal Erzincan’a aittir. Ayrıca albümdeki Onu Alma Beni Al ve Yeniliğe Doğru adlı parçalar Onno Tunç tarafından düzenlenmiştir.
Bu tarihten sonra Aksu ile Tunç, genç solistlere prodüksiyon yapmak için güçlerini yeniden birleştirir. Aşkın Nur Yengi’nin Sevgiliye albümünün ardından birlikte kotardıkları ilk albüm, Levent Yüksel’in ikinci albümüdür. Albümde iki şarkının bestesi ve bir şarkı hariç diğer tüm şarkıların düzenlemesi Onno Tunç’un elinden çıkar. Levent Yüksel’in İkinci Kaseti / CD’si albümü, müzikal açıdan Onno Tunç’un 1990’lı yıllardaki diğer işlerinden oldukça farklıdır.
İlk albümü Med Cezir’le büyük bir çıkış yakalayan Levent Yüksel, ilk etapta kendine has ses rengi ve şarkıcılığıyla dikkat çeker. Onno Tunç prodüktörlüğündeki ikinci albümde ise Yüksel, daha ziyade müzisyen kimliğini öne alan, adeta bir bas gitarist albümüne imza atmış gibidir. Bas gitarın başrole oturduğu yapımda, 1990’lı yılların başında Tunç’un da tercih ettiği sentetik seslere yüz vermeyen; canlı enstrümanların duyulduğu, organik bir müzik dinleyiciyi karşılar. Nefeslilerin ve tellilerin önderliğinde bir müzikal çerçeve çizen albüm; edit yapılmamış hissi veren sololar, caz dokunuşları ve aksak ritimler içerir.
Onno Tunç’un müziğinde açılmış yeni bir sayfa gibi duran bu albümün ardından Tunç’un gideceği istikamet büyük bir merak uyandırır. Ne var ki bu merak hiçbir zaman yanıt bulamaz. Albümün yayımlanmasından kısa bir süre sonra Onno Tunç yaşamını yitirir.
Hayattaki en büyük tutkularından biri uçmak olan Onno Tunç, 14 Ocak 1996 günü mobilya tasarımcısı arkadaşı Hasan Kanık’la birlikte Beachcraft F33 A Bonanza tipi tek motorlu uçakla havalanır. Yoğun sis bulutuna yakalanan uçak, Yalova’nın Armutlu ilçesindeki Selimiye Köyü yakınlarında, Çataltepe’ye çakılır. 19 Ocak 1996’da Onno Tunç için iki tören düzenlenir. İlki Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan töreni, Beyoğlu Balık Pazarı Üç Horan Ermeni Kilisesi’ndeki dini tören izler. Onno Tunç, hikâyesinin başladığı yere, Feriköy’e götürülür ve Şişli Ermeni Mezarlığı’na defnedilir.
Uğur Küçükkaplan’la yaptığı söyleşide Attila Özdemiroğlu, Onno Tunç’un ardından şunları söyler:
‘’... Onno ders çalışan bir arkadaştı. Otururduk biz birlikte, ne bileyim Shostakovich analiz ederdik, işte Haçaturyan analiz ederdik. Kendi kültür kökü de tabii, Ermeni kültür kökü de çok zengin Onno’nun, koroyu çalıştırırdı aynı zamanda, çok da güzeldi. Ancak cenazesinde gidip dinleyebildim ben onun kilisede korosunu. Muhteşemdi, güzeldi. Ex Oriente Lux’un başını açtığı, başındaki bir eseri vardır onun, bir girizgah vardır. Ex Oriente Lux yani Işık Doğudan Yükselir projesi aslında Anadolu’nun değişik yörelerinden sesleri, daha çağdaş formlarda nasıl yapabiliriz, hayata geçirebiliriz projesiydi. Onun ilk açılış parçası bir koral parçaydı böyle. Vefatının sonrasında, iki gün sonrasında AKM’de bir tören yaptık. Onun büyük senfoni orkestrası ve korosuyla birlikte yönettim… Sertab söyledi koral kısmını. Çok hoş uğurladık Onno’cuğumu orada ve bence bugünün pop müziğinin müzisyenlerinin dönüp dönüp tekrar bakmaları gereken, eser üreten arkadaşımızdır, müzik öğreten arkadaşımızdır… Çok şey değişirdi eğer Onno erken ayrılmasaydı aramızdan. Güzel şeyler yapıyorduk birlikte diye düşünüyorum ben… Daha doğru yollara ancak henüz girmeye başlamıştık ki Onno’yu kaybettik…’’
Onno Tunç’un zamansız gidişinin ardından, 1996 yılında Sezen Aksu Tunç’a ithaf ettiği Düş Bahçelerialbümünü yayımlar. 1997 yılında Göksel’in ilk albümü Yollar’da, daha önce hiçbir Sezen Aksu albümünde kendine yer bulamamış bir Onno Tunç bestesi olan Kurşuni Renkler yer alır. Işın Karaca’nın 2001 tarihli ilk albümü Anadilim Aşk’ın Lamba adlı şarkısında, Onno Tunç’un Zuhal Olcay’ın Oyuncu albümü için kaydettiği Leyla şarkısının piyano partilerini duyarız. Zerrin Özer’in Olay Olay albümünde Onno Tunç’a asistanlık eden Mustafa Sandal ise büyük ses getiren Gölgede Aynı albümündeki Denize Doğru şarkısını Onno Tunç’un anısına yazar.
Dünden Sonra Yarından Önce: Onno Tunç
“Ben bu yaptığımın bir geçiş olduğunu açık açık söylüyorum. Monofonik bir toplumun polifonik bir topluma dönüşmesi sihirli değnekle olmaz. İnsana direkt Bartók dinletemezsiniz. Basamak basamak çıkılmalı… Alt tarafı üç dakika içinde tüketilen ticari bir olay bu; kesinlikle bir sanat eseri değil. Altını çizmekte yarar var. Popüler olanı, çabuk tüketileni yapıyoruz.”
Onno Tunç, 1993 yılında Cumhur Canbazoğlu’na verdiği bir röportajda müziğini bu sözlerle tanımlar. 1994 yılında Ali Kırca’nın sunduğu Siyaset Meydanı’na konuk olan Tunç’a bu sözleri hatırlatıldığında ise “sözlerimi geri almıyorum” der ve söylediklerinin arkasında durur.
Peki, Onno Tunç haklı çıktı mı? Yanıtı, yaklaşık otuz yıl sonra Uğur Küçükkaplan, Dark Blues Notes’daki yazısının başlığında verir: “Pop Müziğin Müthiş Gecesi ve Onno Tunç’un Müthiş Yanılgısı” Küçükkaplan, 29 Ocak 2024’te Netflix’te yayınlanan The Greatest Night in Pop adlı belgeseli ele aldığı yazısında sözü Onno Tunç’un yukarıda alıntılanan ifadelerine getirir ve Tunç’un yanıldığını söyler.
Bir müziğin üretildiği toplumda zamansal açıdan ne kadar dolaşımda kalacağının kesin olarak belirlenmesinin mümkün olmadığını vurgulayan Küçükkaplan, sürekli değişim hâlindeki bir toplumun değişim istikametini saptama şansımız olmadığı sürece, bir şarkının da ne kadar dinleneceğini ön göremeyeceğimiz hatırlatır. Geçen yıllara dönüp baktığımızda ve bugünden konuştuğumuzda, Onno Tunç sahiden yanılmıştır.
Mark Fisher, Hayatımın Hayaletleri adlı kitabında Derrida’ya ait hauntoloji kavramını müziğe uyarlar. Derrida, “hauntoloji” terimini Marx’ın Hayaletleri: Borç Durumu, Yas Çalışması ve Yeni Enternasyonal adlı kitabında türetir. Fisher, hauntolojinin Derrida’nın iz ve ayıram gibi daha önceki terimlerinin bir varisi olduğunu söyler. Tıpkı bu terimlerde olduğu gibi, hiçbir şeyin tamamen pozitif bir varoluşun keyfini çıkaramayacağı bir duruma işaret ettiğini; var olan her şeyin, yalnızca kendisinden önce gelen, çevresini saran ve tutarlılık ile anlaşılabilirliğe sahip olmasını sağlayan bir yokluklar serisinin bütünü esasına dayalı olarak mümkün olduğunu ileri sürer.
Fisher, 21. yüzyılda kültürün geleceğinin usulca yittiğini söyler. Geleceğin usulca yitişinin en iyi okunduğu yüzeyin ise popüler müzik kültürü olduğunu belirtir. Fisher’a göre 1960’lar, 1970’ler ve 1980’lerde büyüyen çoğu kişi, kültürel zamanın geçişini ölçmeyi popüler müziğin mutasyonları sayesinde öğrenmiştir. 1993 yılından bir karışık albümü 1989’da birine dinletsek, müziğin o kişiye son derece yeni geleceğini söyleyen Fisher; buna karşılık 1981’de, 1960’ların bugünden çok daha uzak göründüğünü ve 21. yüzyılın ezici bir sonluk ve tükenmişlik hissi altında ezildiğini iddia eder.
Bu iddiasını güçlendirmek için kendi deneyimlerinden yola çıkar ve çağımızın müzisyenlerini ilk kez dinlediğinde yaşadığı şaşkınlığı örneklerle anlatır. Arctic Monkeys’in 2005’te yayımladıkları I Bet You Look Good on the Dancefloor adlı parçanın videosunu ilk izlediğinde, onun 1980’ler civarından kalma kayıp bir artefakt olduğuna inanır; grubu da 1980’lerin başında sahne almış bir post-punk grup zanneder. İkinci örnek daha da ilginçtir: Valerie şarkısını Amy Winehouse’un sesinden ilk kez bir alışveriş merkezinde dolaşırken duyar ve bunun 1960’larda kaydedilmiş, bilmediği bir kayıt olduğunu düşünür. Son olarak günümüzün en büyük yıldızlarından Adele’in müziğine değinir. Adele’in, diğer örneklerde olduğu gibi müziğini “retro” olarak pazarlamamasına rağmen, albümlerinin 21. yüzyıla ait olduğunu açıkça ortaya koyacak hiçbir şey taşımadığını söyler. Fisher’a göre çağdaş popüler müzik kültürü, tarihin belirli bir anını çağrıştırmayan; muğlak ama ısrarcı bir geçmiş hissiyle boğulmuş durumdadır.
Fisher’ın örnekleme yaptığı tarih merkezli çerçeveye bir an için Onno Tunç’u yerleştirdiğimizde, Tunç’un kendi işlerine dair gelecek tasavvurunda nasıl yanıldığını görmek zor değil. Fisher’ın kitaptaki örneklerinden biri 1995 yılına aittir: “Son birkaç yılda yayımlanmış albümlerden herhangi birini zamanda geriye, diyelim 1995 yılına ışınladığınızı ve radyoda çalındığını hayal edin. Dinleyicilerde herhangi bir sarsıntı yaratacağını düşünmek çok zor. Tam tersine, 1995 dinleyicilerini şoke edecek şey muhtemelen melodilerin son derece tanınabilir olmasıdır.” der.

Acı tesadüf bu ya, Onno Tunç’u 1996 yılının hemen başında kaybederiz. Şimdi bir an için Fisher’ın 1995’te bugünün müziğini dinlettiği kişinin Onno Tunç olduğunu hayal edelim. Özellikle Türkiye’deki popüler müziğin son otuz yılını, “sen gittiğinden beri olanlar budur” diyerek dinletsek, muhtemelen Fisher’ın öngördüğü şekilde ufak çaplı bir şok yaşayabilirdi. Yanlış anlaşılmak istemem; amacım bir dönemi romantize etmek ya da Onno Tunç’u idealize etmek değil. Bilakis, Onno Tunç’un kendi ürettiği popüler müziğin raf süresine dair yanılgısının büyüklüğünün altını çizmek ve eğer görme imkânı olsaydı, müziğinin on yılları aşan dolaşımının onda yaratacağı şaşkınlığı tarif etmeye çalışıyorum.
Bugün 33 yaşında biri olarak, tam otuz yıldır hayatta olmayan bir müzisyenin şarkılarının benimle birlikte milyonlarca insanın ömrüne damga vurması, sanki tek başına çok şey anlatıyor gibi. Türkiye’deki pop müzik, 2000’li yıllarla birlikte elbette kendini belli oranlarda güncellediği anlar yaşadı, tabii ki geçen otuz yılda, zaman zaman dünyadaki seslerle hemhâl olabilen, parlak ve ilham verici işlere de tanık olduk. Ancak dünyanın müziği de, tıpkı Fisher’ın tarif ettiği gibiydi.
Bugünden bakıldığında Onno Tunç’un müziği “çabuk tüketilen” ya da yalnızca bir “geçiş dönemi” müziği olarak gelip geçmedi. Aksine, yerli popüler müziğin kısa süren parlak döneminin somut kalıntıları, darda kalanların başvurduğu özgün bir müzikal miras olarak hâlâ başucunda duruyor. Son 15–20 yıla şöyle bir baktığımızda; hâlâ büyük liste başarısı elde eden ve her yeni gelen kuşakla birlikte yeniden keşfedilen sayısız Onno Tunç cover’ını, Hande Yener, Ceylan Ertem ve Duygu Soylu gibi solistlerin sold out olan tribute konserlerini görmek mümkün. Yahut son on yılda popüler müzik piyasasında parlak işlere imza atan Mabel Matiz’in Fatih albümündeki birçok balladın, sanki 1988–1991 yılları arasında kaydedilmiş bir Onno Tunç prodüksiyonu gibi duyulan pastiş eserler olması da Tunç’un mirasının etkilerine dair yalnızca bir diğer örnek.
Bazı isimler, yaptıkları işlerle yaşadıkları coğrafyanın bir imgesine dönüşür. Onno Tunç’un olmadığı bir Türkiye resmini, Türkiye’nin müziğini de Onno Tunç olmadan düşünemiyorum. Geçmişi ve bugünü aynı anda tutan, altmış yılı hemzemin eden bir müzik onunki. Gelecek yıllar da böyle geçecek gibi görünüyor. Yol arkadaşlığın ve yönümüzü gösteren şimal yıldızlığın için teşekkürler Onno Tunç. İyi ki geçtin bu dünyadan.