Desen’den çıkan grafik roman ‘Yedi Ölümcül Gün’de Turgut Yüksel, kendisinin de dahil olduğu beyaz yakalıların çilesini anlatıyor; seçtiği kahramanın pazartesiden başlayarak yedi gününü mercek altına alıyor. Yüksel’in çizimleri dikkatli görsel okumaya değer bir derinlik taşıyor.
Kahraman İstanbul’un uzak bir semtinde yaşıyor: Beylikdüzü’nde. Bilen bilir; Bulgaristan’a giderken soldadır. Mesai günleri toplu taşıma macerası ile başlıyor: Metrobüste. Onu da bilen bilir: Bazen öyle bir sıkışıklıkta gidersiniz ki, sizin aldığınız nefes yanınızdakinin ciğerlerine dolar. Uzun ve çileli yolculuk boyunca yüzlerde bezginlik, umutsuzluk, kızgınlık vardır. Kimse kimseyi sevmez; çünkü herkes için “öteki”, kendi sefaletinin aynasıdır.
Kahraman, ofisteki hayatından da nefret eder; iş, anlamını yitirmiş bir rutinin parçası hâline gelmiştir onun için. Karnını doyurmak uğruna katlandığı bu işte, tıpkı diğerleri gibi, düzenli olarak haklarını kaybetmektedir; hep daha düşük bir yaşam standardına doğru sürüklenir. Üstüne bir de herkes sürekli işini kaybetme tehdidi altındadır ve belli aralıklarla birilerinin seçilip gönderilmesi, riski canlı tutar.
Başka seçenek yok
İşyerinde dayanışma ve zorlukları birlikte göğüsleme iradesi yoktur; herkes bulunduğu seviyeye göre alttakini ezer. Rekabet, hiçbir etik ilke tanımaz. Buna rağmen kimse sistemin dışına çıkamaz; çünkü yaşamak için başka seçenek göremezler. Kahraman, zaman zaman hayal ile gerçeği birlikte yaşar. Bu kopuşlar kaçıştan çok bir yardım çağrısı gibidir: Zihnin, ruh ve beden tükenişine karşı attığı sessiz bir çığlık…
Beyaz yakalı, eserde de vurgulandığı gibi çalışma hayatında görünmez ama sürekli bir gözetim duygusuyla yaşar. Kameralar, erişim logları, performans dosyaları, çevrim içi durum göstergeleri, toplantı notları ve geri bildirim ritüelleri. Hepsi birlikte işler. Gözetleyen tek bir gardiyan değildir; mesai arkadaşlarının, yöneticilerin, algoritmaların ve sistem ekranlarının toplam bakışıdır. Beyaz yakalı için panoptikon, açık ofisin cam parlaklığında, kurumsal iletişim uygulamalarının bildirim seslerinde, sinir yıpratıcı bir sinsilikle varlığını hissettirir. Sonuç, kendini kontrol, otosansür ve içe işleyen bir ezikliktir.
Marx ve takipçileri toplumsal evrimi sınıf çatışması ekseninde çözümlerken kapitalizmde özellikle işçi sınıfını incelediler; koşullarını analiz ettiler, geleceğe ilişkin öngörülerde bulundular. Sınıf mücadelesinin esas dinamosu bedensel emekti. Bugünse beyin emeğiyle yaşayan beyaz yakalılar geçmişe kıyasla çok daha yaygınlar; ancak onların iktisadi, sosyolojik ve psikolojik konumları uzun süre ne proleterlerinki kadar net tanımlandı ne de burjuvalarınki kadar görünür oldu.
Özlemini duyduğu yaşam standardının maliyeti onu hep aşağı çekiyor
Beyaz yakalılar klasik şemada küçük burjuvalara yakın duruyorlar. Küçük burjuvazi tarihsel olarak iki yöne birden savrulma eğilimi taşır: Üst sınıfa öykünürken elindekini de kaybetme endişesini sürekli yaşar; mülkiyet arzusu ile kaybetme korkusu arasında sıkışır. Beyaz yakalıların güncel hâli de sıklıkla bu yarılmayı andırır: İş güvencesizliği ve özlemini duyduğu yaşam standardının karşılayamadığı maliyeti onu sürekli aşağıya çekerken, sahip olduğu eğitim, mesleki beceri ve kariyer arzusu yukarıyı işaret eder. Ortaya çıkan aidiyetsizlik, belirsiz sınıf bilinci, kırılgan gelecek algısı, bireysel kurtuluş yanılsamasıdır. Tüm bunlar eserde, sert, sade ve etkileyici biçimde görünür kılınmış.
Bu bağlamda, Turgut Yüksel’in çizimleri de dikkatli görsel okumaya ve yorumlamaya değer bir derinlik taşıyor. Gri tonlardaki çizimler çoğunlukla yatay ve dikey hatlardan oluşuyor ve sürekli tekrarlanıyor. Şehir silüeti, yer yer güvenlik turnikesi izlenimi veriyor. Bunlar, mekanın hapishane olduğu algısını güçlendiriyor. Karakterlerin profilden, duygusuz, taş kesilmiş pozları; Mısır sfenkslerini anımsatıyor: Sanki şu an yaşamıyorlarmış da tekrar can bulmaları umuduyla model olarak çizilmişler gibi. Kompozisyona ölüler kentinin efendisi Anubis’in de dahil olması algıyı pekiştiriyor.
Kamusal söz zayıflıyor
Beyaz yakalı, bir yandan beyin gücüyle çalışmanın doğurduğu yüksek farkındalığa sahipken, öte yandan kitlesel davranış ve örgütlü dayanışmadan uzak kaldıkça bireysel yalnızlığın pençesine düşüyor. Varlığına yabancı bir düzenin içinde hayatının anlamını kaybediyor. Üstüne bir de hiç bitmeyen daha hızlı çalışma, daha çok performans sergileme baskısı eklenince, tükenmişlik hissi kaçınılmaz oluyor. Terapi dili her yere yayılıyor; kişisel baş etme yolları, aslında sistemden kaynaklanan sorunları görünmez kılıyor. Umut, “motivasyon sözlerine” sıkışıyor; ortak, kamusal söz ise zayıflıyor.
Elimizde ne olduğuna bakalım: Eşitsiz dağılmış da olsa tarihte görülmemiş bir maddi konfor içindeyiz; teknolojinin nimetleri geniş kitlelere ulaşıyor. Yine de yaygın bir mutsuzluk, tatminsizlik ve umutsuzluk var. Yüksel’in kitabı bu paradoksun bir yanını, karanlık tarafını, somutlaştırıyor.
Bu kadar çok insan içinde bulunduğu durumdan memnun değilse ortada ciddi bir mesele vardır. Her mesele gibi bunda da çözümün ilk adımı, kabulden ve ortak deneyimi isimlendirip ilan etmekten geçer. Adı, ideolojik bilincin neredeyse tamamen bastırıldığı geç kapitalizmdir. Kurtuluş, bireysel ilham cümlelerinde değil, kolektif bilinç, örgütlü dayanışma ve birlikte hareket etme iradesindedir.
‘Yedi Ölümcül Gün’ kahramanın açmazlarını gözler önüne serken, okurunu yalnızlığından çıkarıp ortak duygulanımın eşiğine taşıyor. Bunu söylemiyor; daha iyisini yapıyor: gösteriyor ve hissettiriyor. Bu nedenle kitabı özellikle okunmaya değer buluyorum; çünkü naif finaliyle ortaya koyduğu şey yalnızca insana yabancılaşmış bir üretim düzeninin ağırlığı değil, birlikte hafiflemenin mümkün ve tek kurtuluş yolu olduğudur.
