“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

BERLİN AİLE SALONU

76. Berlin Film Festivali

76. Berlin Film Festivali’nde kimlik, aidiyet ve özgürlük temalarını ele alan, aile sorunlarını ve ilişkilerini, anıları, travmaları, kayıp acılarını, memlekete dönüş sıkıntılarını anlatan filmler ağırlıkta bulunuyor. Aynı meselelerin Batı Avrupa ve Amerika’daki salt psikolojik niteliğinin Afrika ve Asya’da varolma, özgürleşme, tehditlere rağmen hayatta kalma mücadelesine dönüştüğüne bir kez daha tanık olduk. Festivalin kalan son birkaç filminde de benzer temalar ve konular karşımıza çıkacaktır… İşte Berlin aile salonunda özellikle beğendiğim filmler:

Gökdelenlerin gölgesindeki insanlık

Berlinale’de yarışan ilk Singapur yapımı, Anthony Chen’in beşinci uzun metrajlı filmi, büyüme üçlemesini tamamlayan We Are All Strangers / Wo Men Bu Shi Mo Sheng Ren (Hepimiz Yabancıyız) Berlin aile salonunun en sahici ve samimi filmi. Son derece yalın, sadece öykü anlatmaya odaklı bir film. 157 dakikalık süresiyle izleyiciyi korkutuyor ancak o kadar iyi kurgulanmış, karakterler o kadar inandırıcı ve öyküsü o kadar sürükleyici ki sürenin nasıl geçtiğini anlamıyoruz. We Are All Strangers, bir Hirokazu Koreeda filmi tadında izleniyor. En trajik ve umutsuz durumdan sevgi, iyilik, iyimserlik ve umut çıkaran yapıcı bir film. 

Arka planda git gide gelişen bir ülke var. Her yanından gökdelenler yükselen, telekomünikasyon alanında son derece ileri teknolojiye sahip, şirket kurmak isteyenlere kolaylık tanınan, Batının vahşi kapitalizminin Asya - Pasifik bölgesindeki ileri karakolu denebilecek bir ülke, Singapur. Bu beyaz yakalı cenneti içinde, eski usul bir pazarda sattığı noodle’a on yıldır zam yapmamış, tekerlekli sandalyeyle gelen ileri yaştaki müşterisinden para almayan, tokgözlü bir küçük esnaf etrafında oluşan ailenin öyküsünü anlatıyor. Bir baltaya sap olamayan oğlunun da düşe kalka büyümesine tanık oluyoruz. Kaynakları kıt, işgücü yetersiz olduğu için göç almış, stratejik bir coğrafi konumda bulunan, iki yıllık askerliğin zorunlu olduğu, geliri iyi olan Singapur burjuvazisinin göçmenleri ve mavi yakalıları ezdiği bir ortamda başlarına açılan bütün belalara rağmen aşık olan ve o aşkın değerini bilen yabancıların ailesi güzel bir örnek oluşturuyor.

Başdöndürücü bir düğün ve cenaze 

Senegalli Fransız Alain Gomis imzalı Dao, aile salonunda hem sinema dili hem senaryosu açısından en özgün yaklaşıma sahip olan film. Filmin başında yer alan bir yazı filmin adını "her şeyin içinde akan ve dünyayı birleştiren, sürekli ve dairesel bir hareket” olarak tanımlıyor. Atomun yapısındaki parçacıklar misali… Filmin ritmi de baş döndürücü! Abdullah İbrahim imzalı caz müziği eşliğinde adeta bizimle dans ediyor Dao! 

Profesyonel ve amatör oyuncuların birlikte rol alacakları bir yapımın seçmeleriyle başlayan, hem kadın hem göçmen olarak ezilmekten bıkmış kadınların seçmelerde söyledikleriyle filmin tavrına zemin hazırlayan bir belgesel girişi yapıyor, Gomis. Anne kızı oynamak üzere seçilen oyuncular seçmede filmdeki ilk çatışmayı canlandırıyor: Bağımsız ruhlu kadın, kızına evlenmek için acele etmemesini söylüyor ama onun kadar bağımsız olduğu belli kızı kararından dönmüyor. Onların rol aldığı kurmaca, birbirine paralel kurgulanan bir düğün ve bir cenazeden oluşuyor. Babasını ve bütün ruhları anmak için düzenlenen uzun tören için Gine Bissau’ya giden anne, kızını da ilk defa memleketini görmeye götürüyor. 

Paralel anlatıda Fransız taşrasının pastoral güzelliği içindeki düğünü izliyoruz. Hem cenaze hem düğün kendi içinde kronolojik sıra izlemekle birlikte bir devamlılık yok, fragmanlardan oluşuyor. Hepsi çok ilginç ve iyi çekilmiş olduğu için merakla izleniyor, ama oldukça yorucu bir seyirlik. Adı Dao konmuş bir filmden daha azını beklememek gerekir… 2017 yapımı Felicite’nin başarısından sonra Alain Gomis’nin yönetmen olarak gövde gösterisi yapmasına olanak veren bir çalışma. 

Tunus’ta toplumsal cinsiyet tabusu

Zakaria (2013), Tam Gözlerimi Açarken (2015), Bir Aşk ve Arzu Hikayesi (2021) filmleriyle tanıdığımız Tunuslu yönetmen Leyla Bouzid, ülkesindeki toplumsal cinsiyet tabusunu sorguluyor, A Voix Basse filminde. Alçak sesle ya da fısıldayarak diye çevirebiliriz bu ismi, çünkü bazı şeyler yüksek sesle söylenmez, hatta hiç söylenmez. Konuşulması ayıptır ve tehlikelidir, hem aile içinde hem ele güne karşı… Kadıköy Belediyesi Sinematek Sinemaevi’ne açıldığı yıl konuk olan Selma Baccar’ın çocuklarına ve torunlarına hükmeden bir matriyarkı canlandırdığı bu film burjuva ahlakının ikiyüzlülüğünü üç kuşaktan kadın karakterler aracılığıyla hicvediyor.

Dayısının cenazesi için ailesinin yaşadığı Tunus’un Sousse kentine gelen Lillia, kızarkadaşını otele yerleştirip annesi, teyzesi ve anneannesinin birlikte yaşadıkları aile evine gidiyor. Ancak dayısının ölümünde bir gizem olduğunu fark edince bunu araştırmaktan kendini alamıyor. Herkesin sırlar sakladığı ve gerçekleri ancak fısıldayarak dile getirebildiği bir aile ortamında Lillia da sesini ne kadar yükseltebileceğini kestiremiyor. Hiam Abbas’ın da başrollerden birini üstlendiği A voix basse, kadınların yönetmen olarak baskın olduğu ender sinema endüstrilerinden biri olan Tunus’tan anaakım izleyiciye de hitap edebilecek cesur bir ses çıkarıyor. 

Yaşlılık üzerine bir ağıt

Başrolde Juliette Binoche’un bütün karizmasına rağmen çok minimal oynayarak yüceldiği, Anna Caldar - Marshall ve Tom Courtenay'ın ise olağanüstü performanslar verdiği Queen at Sea yaşlılık üzerine bir ağıt. Git gide bakıma muhtaç hale gelen kişilerin ihtiyaçlarına en uygun koşulları sağlamak bazen çok zor kararlar almayı gerektirir. Lance Hammer, izleyiciyi daha filmin ilk dakikasında hem ahlaki hem hukuki açıdan alınması çok zor bir karara taraf olmak zorunda bırakıyor. 

Demanstan mustarip annesi ve üvey babasına yakın olmak için New Castle’daki işinden bir yıllık izin alıp lisedeki kızıyla birlikte Londra’ya yerleşen Amanda’nın yaşadığı zorlu süreci konu alıyor Queen At Sea. Çok hassas bir konuda üvey babasıyla karakolluk oluyor… Demansın doğası, kişinin güdüleri, evde bakım - bakımevi ikilemi filmdeki bireylerin duygusal gelgitleri belgesel gerçekçiliğiyle aktarılıyor bu filmde. 


Ayrıca okuyun