“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

KALBİN DURDUĞU BÜTÜN ZAMANLAR: İŞKENCE KÜLLİYATI

Polat Özlüoğlu

Ödüllü öykü kitaplarıyla adını duyuran Polat Özlüoğlu, ilk romanı ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’da hayatı 12 Eylül darbesiyle alt üst olmuş bir kadının işkencecisiyle karşılaşmasıyla başlayan hatırlama dinamiklerine odaklanıyor. Özgün hikayesi, güçlü dili ve farklı kurgusuyla keyifle okunan ama bir o kadar da hüzünlü bir roman. 

Polat Özlüoğlu 1974’te İzmir’de doğdu. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü’nde okudu. 2015 yılında ilk öykü kitabı ‘Günlerden Kırmızı’ ve 2017 yılında ikinci kitabı ‘Hevesi Kirpiğinde’ Notabene Yayınları’ndan çıktı. 2019 yılında ‘Peri Kızı Af Buyrun’ kitabı Can Yayınları’ndan yayımlandı. 2021 yılında Metis Yayınları’nın ‘Erkekler Yalnızlıklar - Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle’ seçkisinde ‘Evde Bekleyen Biri’ öyküsüyle yer aldı. 2022’de ‘Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar’ ve 2023’te ‘Sahi Adım Neydi’ adlı kitapları İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Özlüoğlu, ‘Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar’ kitabıyla 2022’de 7. Antalya Edebiyat Günleri Yılın En İyi Öykü Kitabı Ödülü’ne, 2023’te Fakir Baykurt Öykü Kitabı Ödülü ve 34. Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görüldü.

Meşhur’un hikayesi

Özlüoğlu ilk romanı ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’da hikaye günümüzde, İstanbul’da, peruk satan bir dükkanda başlıyor:

“Dükkân uzaktan bakınca eski, yıllanmış hatta çok şey görmüş geçirmiş yüzü boyalı bir ihtiyarın sevimli suratına benziyordu. Neredeyse yüz yıla yaklaşan bir geçmişi vardı. Çok badireler atlatmış ama inatla yerinde kalmış, ağırbaşlı bir ön cepheye sahipti.”

Dükkanın sahibi Meşhur, 60’lı yaşlarını süren münzevi bir kadın. Dışarıdan bakıldığındaki frapan görünüşü -renkli kıyafetleri, başındaki abartılı peruk, yüzündeki uçarı makyajı, kocaman gözlükleri- aslında hayata karışmak için her gün üzerine giydiği bir maske: 

“Onu dış dünyadan koruyan bir zırh, kalkan. Bunların ardında Meşhur güvendeydi. Bu hâliyle onun kim olduğunu bilemezlerdi. Meşhur’u kimse tanıyıp teşhis edemez, incitemezdi. Geçmişini, yaşadıklarını, kâbuslarını, kayıplarını yüzünden okuyamazlardı.”

Meşhur’un zırhı, bir gün dükkanın kapısında bekleyen yaşlı bir adam ve genç bir kız gördüğünde delinir. İhtiyar adam bitkin ve mutsuz. Torunu Elmas ise incecik, bembeyaz, solgun, yüzünde ölümün yorgunluğunu taşıyan bir kız. Meşhur’u meçhule götüren süreç adamın sesini duymasıyla başlıyor:

“Meşhur’un yüreğinin atışı o sesi duyduğundan beri hızlanmıştı, soluğu kesik kesikti. Bir anda yıllar öncesindeki karanlıklardan beynine üşüşen görüntüler, sesler, gölgeler, lekeler gözbebeklerinin arkasında, zihninde oradan oraya hareket etmeye başladı. Bir puzzle’ın anlamsız, dağınık parçaları gibi bütününü arayan onlarca resim uçuşuyordu belleğinin dehlizlerinde. (...) “Meşhur, hatırla,” dedi kendine. “Hatırla kahrolasıca. Hatırla!”

Ve hatırlayacaktır Meşhur; yetiştirme yurdunda geçirdiği çocukluk günlerini, lise arkadaşlarını, ilk aşkı Murat’ı, bir afiş asma eylemi sırasında yakalanışını, gördüğü işkenceleri, hapishane sürecini, özgürlüğüne kavuştuğunda bir türlü atlatamadığı travmayı, eski okul müdürü Mü’nün kucak açmasıyla hayata tutunabilmesini, üniversiteyi dört dil öğrenip bitirişini, Mü’nün ölümünden sonra -onun bıraktığı birikim sayesinde- her şeyi arkasında bırakıp Avrupa’ya gidişini, Avrupa kentlerinde müzeler, galeriler, kiliseler, mabetler, tapınaklar, kütüphaneler, mezarlıklar arasında başıboş bir şekilde geçirdiği günleri, her seferinde hayatta kaldığı intihar teşebbüslerini ve nihayetinde dönüp dolaşıp geldiği İstanbul’da Eleni’nin perukçu dükkanını devralışını, kendisini normal hissetmek için girdiği anlamsız ilişkileri...

İçiçe hikayeler

Türkiye'nin siyasi tarihi şiddetin ve işkencenin tarihi olarak da yazılabilir. Söz konusu tarih edebiyatımıza hücreleri, tutsakları ve işkence sahnelerini anlatan roman ve hikayelerle yansımıştır. ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’ da aynı konu etrafında kurgulanmış ama biraz farklı bir örnek. Her ne kadar hikayenin başlangıcı 12 Eylül dönemine uzansa ve “Tarih boyunca dünya üzerinde Devrimci mücadele içinde yer almış kadınlara ve tüm kayıplara...” adanmış olsa da ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’da devrimci mücadeleye ve militanlarına değinilen bölümler pek az; siyasetten ziyade bireye, işkencenin bireyde bıraktığı izlere odaklanan bir anlatı. Genel olarak güçlünün güçsüzlere -kadınlara, çocuklara, hayvanlara- reva gördüğü zulmün, şiddetin ve kötülüğün evrenselliğini sergiliyor.

“En ufak bir ortak noktamız yoktu, ne düşünsel ne fiziksel anlamda. Ama çektiğimiz acılarda ortaktık. İşkence gören herkesin bir süre sonra birbirine benzediğini, benzetildiğini, insanlığını yitirdiğini unutmuştum. Gördüğümüz işkence bizi benzer kılıyordu. Cinsiyetsiz, yüzsüz, bedensiz, sessiz bir et yığını.”

Romanın temaları üzerinde uzun uzun durmak mümkün. Yazılarımda bu meselelere uzun yıllar boyunca sıklıkla yer vermiştim. ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’ı öne çıkarmamın nedeni sadece bireyde ve toplumda büyük tahribat yaratan meseleri önüne koyması değil, söz konusu meseleleri edebiyata özgün bir hikaye, güçlü bir dil ve farklı bir kurguyla taşıyabilmesi. Aynı temaları iç içe geçen  hikayeler yoluyla çoğaltırken kullandığı dille, farklı bakış açılarıyla, başka metinlere yaptığı göndermelerle Polat Özlüoğlu, hacimli bir romanı keyifle okutmayı başarıyor.

Keyifli bir okuma ama bir o kadar hüzünlü. Özlüoğlu, duygu ve düşünceleri ifade etmekte çok başarılı. Zengin kelime haznesi, derinlikli cümleleri, kavramlara yaptığı vurguları ile roman kahramanının duygusal iniş çıkışlarına, isyanlarına, öfkelerine, tutku ve sevinçlerine eşlik ettiriyor okuyucusunu.

Doğrusal bir zaman akışı izlemeyen hikayede dönemler arasındaki geçişler, anımsamalar yoluyla geçmişle kurulan bağlar, araya serpiştirilen ipuçları, kişilerin duygusal ve düşünsel değişimlerinin tasviri ve ‘İşkence Külliyatı’ hakkında yapılan yorumlar birbirlerini tamamlıyor. ‘İşkece Külliyatı’ ile roman içinde roman biçiminde kurgulamış hikayesini. Burada Italo Calvino'nun ‘Görünmez Kentler’inin izi sürülebilir. Calvino ‘Görünmez Kentler’de modern insanın zaman ve mekanla ilişkisini kent simgesi üzerinden işlemişti. Marco Polo gezdiği hayali kentleri tasvir ederken aslında hep Venedik'i, Venedik'in bir başka yüzünü anlatmıştı Kubilay Han'a. ‘Görünmez Kentler’, Calvino için yaşanmaz hale gelen kentlerin kalbinden doğan bir rüyaydı.

Ayakta kalmanın yolu anlatmak

‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’da ise Meşhur’un yaşanmaz hale gelen hayatını farklı hikayelere döktüğünü görüyoruz. Meşhur, çevirmen imzasıyla hayali yazarların hayali kitaplarından yaptığı ‘çevirilerde’ dönüp dolaşıp kendi hikayesini anlatmaktadır. Belli ki maruz kaldığı şiddetten sonra ayakta kalabilmenin yegane yolunu deneyimini söze dökmekte bulmuştur. Öykülendirme süreci belleğe ve kimliğe yeni bir şekil vererek şimdiki kimliğin geçmişteki bir travmayı soğurması anlamına gelecektir. 12 yıla yayılan 13 kitaplık külliyat, tarihi romandan bilimkurguya, Peru’dan Türkiye’ye kadar genişleyen yelpazesiyle romana evrensel bir boyut da kazandırmış.

Külliyata ilişkin yapılan yorumlar ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’ için bir okuma rehberi işlevi görüyor. Mesela hayali John Mosses Brightman isimli yazarın -Amerika’nın Güney eyaletlerinden birinde, 1920’lerde ismi belirsiz bir kasabada geçen ve Klu Klux Klan örgütünün gerçekleştirdiği sayısız katliamdan sadece birini konu edinen- hayali ‘Kırışık Kalp’ isimli romanı için yapılan hayali yorum aslında doğrudan ‘Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’ı işaret ediyor:

“Niye bu kitabı okuyayım, diye soranlar olacaktır. Hepsini biliyoruz, tekrar hatırlamak, üzülmek istemiyoruz, diyebilirsiniz. Belki haklı da olabilirsiniz. Siz pembe dünyanızda hiçbir kötülük yokmuş, bu dünyada pis şeyler olmuyormuş, hayat sadece keyif ve zevkten ibaretmiş gibi gözlerinizi kapatıp yaşamaya devam edebilirsiniz. Zaten bu sıkışıp kalmışlığımızın en büyük nedenlerinden biri de bu değil mi? Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın. Bu zamanda çoğumuzun yaptığı şey kafayıı kuma gömmek. Maruz kalınan kötülüklere, haksızlıklara, zorbalıklara, adaletsizliklere ses çıkarmadan katlanmak, bir an önce geçip gitmesini ummak. Sessiz birer tanıktan farkımız yok yıllardır.”

Kısacası insanın insana zulmünün bireysel değil toplumsal bir sorun olduğunu, sessizliğin suç ortaklığı anlamına geldiğini vurguluyor Özlüoğlu. Söz buraya gelmişken Hallac-ı Mansur’dan bir alıntı ile bitirelim:

“Cehennem, acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.”


Ayrıca okuyun