“YARIN ÖLECEKSEM, DANS EDERKEN ÖLEYİM”

Oliver Laxe ile Uluslararası Film kategorisinde Oscar adayı olan Sırat adlı filmi üzerinden ölüm kavramını ve inançlı bir insan olarak ölüme ve sinemaya yaklaşımını konuştuk.
Sırat, çizgi dışı öyküsü, felsefesi, tonu ve ritmiyle öne çıktı ve 2025 yılının en dikkat çekici filmlerinden biri oldu. Oliver Laxe birçok sinemacının mesleki intihar diye nitelediği, yapmamasını öğütlediği, “Korktuk, ama korkunun bizi engellemesine izin vermedik, uçurumdan atladık,” dediği dördüncü uzun metrajlı filmiyle Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü almayı, EFA - Avrupa Film Ödülleri’ne sekiz dalda aday gösterilip beşini kazanmayı başardı. Görüntü yönetmeni Mauro Herce, kurgucu Cristóbal Fernández, yapım tasarımcısı Laia Ateca, ses tasarımcıları Yasmina Praderas, Amanda Villavieja, Laia Casanovas ve casting yönetmenleri Nadia Acimi, Luís Bértolo, María Rodrigo, Sırat’taki çalışmalarıyla Avrupa Film Ödülleri’nin sahibi oldu. Uluslararası Film kategorisinde de İspanya’yı temsilen Oscar’ın beş adayı arasına girdi.
Türkiye’de kısıtlı dağıtıma giren film 13 Şubat’ta MUBI’de gösterilmeye başlayacak bu çarpıcı filmin yönetmeni Oliver Laxe ile EFA töreni öncesi bir yuvarlak masa söyleşisine katıldım. Laxe’ın adını 2010 yılında Cannes Film Festivali Yönetmenlerin On Beş Günü’ne seçilen ilk filmi Hepiniz Kaptansınız / Todos vós sodes capitáns ile duydum. Kendisini de Eleştirmenlerin Haftası ve Yönetmenlerin On Beş Günü bölümlerinden seçilen FIPRESCI Ödülü’nün kazananı olarak o yılki törende gördüm. Upuzun boylu, gencecik ve yakışıklı Laxe, kamera arkası kadar önünde durmalıymış gibi görünüyordu. Nitekim birkaç filmde oyunculuk da yaptı… Bugün de zamanın starlarını rahatça gölgede bırakabilir!

Galiçyalı yönetmen, kariyerinde adım adım yükseldi: 2016’da Mimozalar / Mimosas ile Cannes Eleştirmenlerin Haftası’nda büyük ödülü kazandı. 2019’da Ateş Gelecek / O Que Arde ile bu kez Cannes resmi programının Belirli Bir Bakış bölümünde Jüri Ödülü aldı. Bu yılki başarı grafiği yüksek ama büyük ödüller daha klasik yapıda filmlere gidiyor. Oscar’ı kazanması düşük bir olasılık, yine de Laxe’ın yaptığı işin kalitesini devam ettirdiği sürece Cannes’dın Resmi Programında yerinin hazır olacağından eminiz.
Hayatının bir bölümünü geçirdiği Fas ve İslam inancı Laxe’ın filmografisinde önemli bir yer tutuyor. Film çekmek için genellikle Fas’ı tercih ediyor ve İslamiyet inanç olarak filmlerine damgasını vuruyor. Sırat da adını Kur’an-ı Kerim’den alıyor: Sırat-ı müstakim / doğru yol olarak geçen bu kavramın daha yaygın kullanımı Hadislerde belirtilen Sırat köprüsü. Öte dünyaya geçerken günahkarların altında yanan cehennem ateşine düşeceği geçit…
Kaçınılmaz olarak söyleşimiz filmdeki ölüm teması, karakterlerin başka filmlerde benzerine pek rastlanmayan ölümü etrafında şekillendi.
Rave kültürü filmin odak noktasında. Avrupa’daki terk edilmiş depo ve fabrika gibi binalardan çok daha etkili ve mistik bir havası olduğu için çölün ortasında hoparlörlerden duvar örerek çok yüksek volümde müzikle dans ediyor raver’lar. Onlara katılmak için evini terk eden kızını, küçük oğluyla birlikte arayan babanın, bir grubun peşinden gitmesiyle gelişen olayları anlatıyor, Sırat. Ünlü oyuncu Sergi Lopez babayı canlandırıyor ama, filmin oyuncularının çoğu gerçek raver’lar ve filmde kendilerini başarıyla canlandırıyorlar. Laxe, oyuncularını ve ekibini filme çalışmak için Galiçya’daki evinde ağırlamış. “Kilometrekareye dört kişi düşüyor, ezoterik, derin bir kültüre sahip, Avrupa’nın mezarlığı, Taş Devri’nden beri ölmeye gelirlerdi, çünkü bir tür öbür dünyaya sıçrama yeri,” diye tarif ettiği bu soyutlanmış bölgede kalıp rollerine çalışmışlar, ormanda uzun yürüyüşler yapmışlar. Bu sayede Sergi Lopez ve amatör oyuncular arasında bir uyum da oluşmuş.
Oliver Laxe, karakterlerinin finalde ölmesinin katarsis olduğunu söylüyor. “Bazen ölümü deneyimlemek iyidir. Biri öldüğünde kendi ölümümüzle yüzleşiriz. Yapmak istediğimiz de buydu, izleyiciyi ölümle yüzleştirmek. Çünkü öleceğimizi biliyoruz. Fas’a gittiğimde insanların biri ölünce ‘Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz’ gibi bir şey söylendiğini duymuştum. Ne kastettiklerinden çok nasıl ifade ettikleri beni etkiledi. Kabullenme derecesi, bunu söylerken ki sükunetleri. Babaları, kardeşleri, bir yakınları öldüğünde adeta gülümseyerek böyle söylüyorlardı. Fas’tayken ölüm hakkında daha derin düşünmeyi öğrendim. Sırat bu sürecin bir parçası. Madem öleceğiz, haysiyetimizle ölelim. Anlaşılmaz bir durum, etrafımızdan biri ölünce gerçekten üzülürüz. Acı vericidir. Bir yandan da rahatlatıcıdır. Bazen bir cenazeye gideriz ve bunu hissederiz.”
Laxe’ın finali katarsis olarak tasarlaması da bu yüzden. Ölümü bir son değil, bir yeniden doğuş olarak görüyor, inançlı biri olarak. “Cinsiyet, sosyal sınıf, ırk diye ayrımlar yok. Önemli olan bu. Hepimiz aynı trendeyiz. Kendimizi gerçekten kurtarmanın tek yolu daha insan olmamız, filmdeki karakterlerin olduğu gibi, sınırları zorlanıyor ama birbirlerine sahip çıkıyorlar, onlar daha insan,” diyor Laxe.

Sırat’ta Afrikalılar canlarını kurtarmak, karınlarını doyurmak gibi hayati sebeplerle Avrupa’ya göçmek isterken, filmdeki Avrupalılar her yere elini kolunu sallayarak gidebilmenin verdiği rahatlıkla çöllerde rave yapmaya gidiyor. Onlarınki de bir özgürlüğe kaçış ama burjuva toplumunun insanın ruhunu daraltan kısıtlamalarından, kurallarından kurtulmak için… Oliver Laxe’a bu tersine göç için ne düşündüğünü sorduğumda felsefi bir cevap aldım: “En sağlıklısı bu dünyanın içinde olmadan içinde bulunmak, şimdi yaptığım gibi. Ben de bir şekilde kaçtım. Londra’da yaşadım bir süre. İspanya’da yüksek lisansımı yapıyordum. Birkaç ay sonra kaçmak istedim. 2004 yılıydı. Sanki bir çürüme kokusu vardı, Avrupa’da. Hiç iyi gelmiyordu, ben de uzaklaştım. Filmde bunun yansıması var. Kendimi raver’lara yakın hissediyorum. Sanırım biz bu savaşın sürdürülebilir olmadığını bilen bir nesle mensubuz. Hayvanlar gibi bunu hissediyoruz. Bedenlerimiz bize bir değişime yaklaştığımızı haber veriyor. Bir şeyin sonu değil ana… Filmde söyledikleri gibi dünyanın sonu geleli çok oldu. Ama bu sadece bir değişim, bir tür solup gitme… Bazen iki görüntü birbirinin içinde erir gider. Bazen geçmiş bugüne sirayet eder. Geçmişe dönüyoruz hissiyatı hakim bugüne de, biliyorsunuz politik açıdan… Ama bu sadece bir an…”
Bir meslektaşım filmde kaybolan genç kadına ne olduğunu sorduğunda izleyiciye bıraktığını söyledi. “Film yaratıcısını aşmalı ki yaratıcısından daha büyük olsun. Böylece anlamlar ve yorumlar sonsuz olur. Size beğendiğim bir tanesini söyleyeyim, bazı izleyiciler oğlunun ölümü sayesinde Sergi’nin kayıp kızına daha fazla yaklaştığını düşünmüş. Sergi, raver’lar ile dans ettiği zaman kızına hiç olmadığı kadar yakın oluyor. Onu hissediyor, onunla dans ediyor, onu anlıyor, elbette ruhsal düzeyde…”
Kendisi de dans etmeyi çok seven ve rahatlatıcı bulan Laxe ‘Bence raver’ların bedenlerinin bir belleği var. İnsanların binlerce yıldır yapageldiği bir ayinin anısını taşıyorlar. Bu da doğada kollektif olarak dans etmektir, çünkü bunu yapınca bir şey oluyor. Özgür parti kültürü bu, bir hoparlör duvarı önünde dans etmek bir DJ önünde dans etmeye benzemiyor. Ego yok, dans pistinde pek ego olmaz zaten. Soyut bir şeyin önünde dans ediyorsun, sesin önünde dans ediyorsun. Transandantal bir şey bu. Böyle bir dans pistindeysen kendi içine bakarsın. Gerçekten soyut bir şey, böyle bir dans ortamı ve gerekli. Ayin, sadece kutlama değildir. Ayin terapidir, inceliklidir. Ben de filmi çekerken bunu yaptım. Dans ederken bedeniniz size bir şeyler anlatır. Psikoloji okurken Gestalt terapisi öğrendik. Dans ederken bedenin yaralarını nasıl hatırladığını… Dans ettiğinizde kendi kırılganlığınızla, çocukluk yaralarınızla, nesillerarası yaralarınızla bağlantı kurabilirsiniz. Sadece sizinle değil, soyunuzla da ilişkilidir. Bu yüzden eski Yunanlılar gibi yapalım. Bilirsiniz, tiyatroya eğlenmeye gitmezlerdi. Haydi bir Sofokles izleyelim, sonra yemek yeriz, oyun hakkında konuşuruz, demezlerdi. Tiyatroya katarsis yaşamaya giderlerdi.”
Laxe filmdeki karakterlerini olduğu gibi yansıtıyor ve onları ahlaki açıdan kesinlikle yargılamıyor. Ona Sırat Köprüsü’nü geçmek için ya günahsız olmak ya da günahlarından arınmış, affedilmiş olma gereğini hatırlatıp, buradaki ilahi yargılamayı hiç düşünüp düşünmediğini sormadan duramadım: “Evet, tabii, yani religious (dindar) bir insan olduğumu söyleyebilirim. Religion (din) Latince religare fiilinden gelir. Rely (inanmak, tümüyle güvenmek) anlamını taşır. Ben de elbette dindar bir insan olarak ahlaki vicdan geliştirdim. Manevi eğitimimin bana kazandırdığı ilk özelliklerden biri başkalarını yargılamayı bırakmak oldu. Tasavvufta bir savaş vardır, bilirsiniz, cihad. Kutsal savaş dışarıda değildir, içinizdedir, kendinizledir. Nefs-i cihad, egonun cihadıdır. Kendi içinize bakarsınız, kendinizle uğraşırsınız, bu da onun yansıması oldu sanırım. Yargılamaktan bıktım usandım. Eğer Hak sizi yargılamıyorsa siz kendinizi yargılayacaksınız. Vicdan sahibi olmak önemli bir disiplin. Ayrıca merhamet de var. Öte yandan, 2026 yılında kendimizi aşmak gerçekten zor. O yüzden, kusur da işlesek bizi kabul edecek bir merhamet var.”
İzleyiciye güveninin tam olduğunu söyleyen Laxe, karakterlerinin tek tek öldüğü finalin sürekli sorgulanması sebebiyle yaklaşımını biraz daha açıkladı ve dansla ölüm ilişkisini de berraklaştırdı:
“Hayat bu, insanlar ölür. Bunu sorgulamak çocukça… Ben insanların, çocukların, masumların öldüğü bir hayatı yaşıyorum. Hakikat bu. Geleneğe bağlı bir insanım. Neden ölüyoruz sorusu modernitede ortaya çıktı. Gelenekçi bir insana göre ecel gelince ölürüz. Sebebini sormazsınız. Çin’de ya da Peru’da dağlarda biri ölünce niye öldü diye sorduklarını sanmıyorum. Önemli olan nasıl öleceğimiz. Bence karakterlerimi öldürmem sadistçe değil, öyle görünse bile… Nasıl öldükleri önemli, bence haysiyetleriyle ölüyorlar. Dans ederken ölüyorlar. Yarın öleceksem, dans ederken öleyim. Ruhunuz öldüğünüz sırada ne yaptığınızla ilişkili olarak öte tarafa geçer. Karakterlerim de birbirlerine yardım ediyorlar. Kültürlerimizin temelinde kahramanca ölüm fikri vardır. Romalılardan bile önce… Değerlerimizi öne çıkararak, egomuzu bir kenara iterek ölmemiz gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.”