“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

MENEKŞE TOPRAK: PERİ NABOKOV'UN LOLİTA'SINA İTİRAZIMLA DOĞDU

Menekşe Toprak
Menekşe Toprak

Küresel ölçekte ifşaların, yüzleşmelerin ve yeniden tartışılan güç ilişkilerinin gündemde olduğu bir dönemde Doğan Kitap’tan çıkan 'Peri' romanı, Menekşe Toprak'a göre tam da çağının ruhuna, karanlığına temas ediyor. Ayşegül Sönmez, Toprak’la yaptığı söyleşide; romanın çıkış noktalarını, Nabokov’un 'Lolita'sına yöneltilen edebi itirazı, suskunluğun politik ve estetik boyutlarını konuşuyor. 

Böyle bir konuda yazmak tam da böyle küresel ifşalar söz konusuyken, bir zeitgeist olarak mı görmeliyiz bu refleksinizi?

Kesinlikle bir Zeitgeist. Aslında bir olayı, durumu kimin ve kimi anlattığı sorusuyla hareket ederek bu metni yazdım diyebilirim. Bugün her ne kadar yeniden erkekçe olanın karşı atağını görsek de erkeğin gözüyle anlatılanın karşısında güçlü kadın kalemi aracılığıyla hikayeler perspektif ve taraf değişiyor. 'Peri' de bu değişimin bir ürünü. Diğer yandan da gerek Türkiye’de gerekse diğer ülkelerde, hele ki Epstein dokümanlarıyla ortalığa saçılanlara bakıldığında, Peri’nin kaderini paylaşan öyle çok çocuk var ki. Bu hayatı yazarak kavramayı, toplumu ve bireyi edebiyat aracılığıyla anlatmayı seçmiş birinin buna ilgisiz kalması mümkün mü?  

Bu istismar meselesinde yazarlar genellikle otobiyografik olmak zorunda gibi bir algı var. Hatta 'Miras' romanının yazarının babası alınmış beni nasıl böyle anlatırsın diye. Sizinki ne kadar otobiyografik diye sorayım önce…

Sanırım böyle bir şeye maruz kalmış olsam bunu romanlaştıramazdım ya da böylesi bir kurguyla yazamazdım. Bunu yaşamamış olmak bir şans diye düşünüyorum bugün çünkü görünenden çok daha fazla çocuğun buna maruz kaldığını öğreniyoruz. 

Biyografime dayanan çok kişisel meselelerimi en çok ilk romanım 'Temmuz Çocukları' ve öykü kitabım 'Valizdeki Mektup'ta işlediğimi söyleyebilirim. 'Temmuz Çocukları' Almanya’ya yapılan göç nedeniyle anne babalarından uzakta yaşamış çocukları anlatır ki ben de o çocuklardan biriyim. Anne babadan uzakta büyüyen çocukların cinsel istismar konusunda daha savunmasız bırakıldıklarını ise aynı yaşam deneyimden geçmiş bazı okurlarımdan öğrendim, öğreniyorum. Sanırım çok çocuklu bir ortamda büyümüş olmak ve dolayısıyla yalnız kalmamak bizi, yani beni ve kardeşlerimi korudu. Hem dokuz yaşıma kadar dedemin yanındayken hem de Köln’de anne babanın yanında yaşarken teyzeler ve ablalar dahil her yaştan çocukların olduğu bir ortamın varlığını bugün bir şans olarak görüyorum. Peri’nin dramı ise temelde yalnız bırakılarak adeta bir pedofilin eline teslim edilmesiyle başlıyor. Tabii burada sınıfsal sömürü, yoksulluktan kaynaklı olarak itaat etmeye mecbur bırakılma, annenin yalnızlığı ve çaresizliği de giriyor devreye.  

Tetikleyiciyi merak ediyorum “metoo” hareketi mi mesela?

Kitabın sonunda sosyal hizmetler uzmanı teyzem Güngör Çabuk’un doktora çalışmasına değiniyorum. Ben Ankara'da bir lise öğrencisiyken Hacettepe Üniversitesi Sosyal Çalışma ve Sosyal Hizmetler bölümünü bitirir bitirmez Anadolu’da saha çalışması yapan teyzemden konuyla ilgili tüyleri ürpertici hikâyeler dinlediğimi hatırlıyorum. Sonrasında da hem doktora çalışmasını “Türkiye’de İnsan Ticareti Kapsamında Cinsel Sömürüye Maruz Kalanların Mağduriyet Süreçleri” gibi bir konuda yazdı hem de ticaret mağduru çocuklara yönelik çalışmalar yürüttü teyzem. Bu yüzden romanı henüz dosya halindeyken onun okuması şarttı. Aslında Peri’yi de yaşadığı ilçeden çeşitli hilelerle İstanbul’a kaçırılan ve alıkonulan bir çocuğun hikâyesi olarak okumak mümkün.  

Otobiyografik olmayanı anlatmak da büyük empati ve bir tür mimesis bunu da merak ediyorum? Peri ile su periciğiyle nasıl özdeşleştiniz? Nabokov’un katkısı oldu mu? (Bunu sormak dahi iğrenç geliyor!)

'Peri', gerçekten de Vladimir Nabokov’un 'Lolita' romanına itirazımla doğdu. Bu nedenle 'Lolita' hem 'Peri' ismi hem de “su periciği” sözüyle romanın neredeyse kilit noktası haline geldi. Çünkü Nabokov’un ben anlatıcı edebiyat profesörü Humbert’in arzu duyduğu kız çocuklarına yakıştırdığı bir tanımlama “su periciği”. Ben 'Lolita’yı üniversite yıllarımda, otuzlu yaşlarımda ve en son da beş yıl önce, yani tam üç kız okudum. İlk iki okumamda romanın üzerimdeki etkisi: Korku, ürperti, anlatıma hayran kalma, büyük bir edebiyat şenliğinde coşma. Ama beş yıl önceki son okuma deneyimim bundan çok farklıydı: Küçük kızlara duyulan arzunun ve yıllarca süren bir tecavüzün dile yetkin bir pedofil tarafından estetize edilmesiyle karşı karşıyaydım. Humbert “su periciği” diye adlandırdığı on iki yaşındaki Dolores’in yani 'Lolita'nın her hareketini bir baştan çıkarma manevrası olarak görürken ben daha çok ilgi arayan, sevilmek isteyen bir çocuğunun çaresizliğini okuyordum. Aslında bu hikâyeyi bir de kızdan dinlemek gerekir diye düşünürken roman fikri de doğmuş oldu. Ama yazmaya başlayınca zorlandığımı, çok çeşitli teknikler ve yazma süreçlerinden geçtiğimi söylemeliyim. Derken bir gün elbiseleriyle bir gölün suyuna girip çıkan bir kızı ve onu seyredenleri yazarken yakaladım kendimi. Roman gölle başlayıp nerdeyse gölle bitti çünkü hem Berlin’de hem de uzun yıllar Köyceğiz’de göllerde yüzmüş biriyim ben de. Romanda A’ya şüphe dolu nazarlar fırlatan, kitap okuyan o esmer kadın benimdir belki de. 

PEDOFİLLERLE YAPILMIŞ SÖYLEŞİLER DİNLEDİM

İlginç olan bu tür pedofillerin hepsinin ortak bir zekaya, davranışlara sahip olması. Kurbanların da öyle benzer davranışlar göstermeleri. Mesela Peri’nin üniversite yıllarında A’nın onu takip ettiğini düşünmesi. Benzer bir ilişki paterni araması, deneyimlemesi. Önceden sonrası öngörülülebilen ancak önlenemez bir felaket bu… Bunu çok iyi aktardığınızı düşünüyorum. Teknik kurgu ve duygu olarak da ama bir yandan da Peri’den bir Perihan çıkararak bu kaderi tersine çevirdiğinizi takdir ettim. Belki de en çok bundan etkilendim. Kurbanların eğilimleri benzeyebilir ama değişebilirler. Freud’un da dediği gibi asıl kader tekrar etmek…

Şöyle başlayayım söze: Yazmaya karar verdikten sonra konuyla ilgili özellikle Almanca yazılmış pek çok araştırma kitabı okudum, film ve belgesel izledim. Hatta doğrudan pedofillerle yapılmış söyleşiler de dinledim. Öyle ki Kaan’ın annesinin, yani A’nın eski eşinin gözüyle pedofilin ne olduğunu da anlatan uzunca bir mektup bile kaleme aldım– ki o mektubu romanda parça parça Peri de okur. Ama sonra hikâyenin ritmini bozduğunu ve fazla pedagojik kaçtığını fark ettim ve mektubu bir bütün olarak kitaba koymamaya karar verdim- romanın ilk halini okuyanların da görüşü bu doğrultudaydı. 

Çocukları bir yanıyla iyi tanıyan insanlar bunlar ama öbür yandan da çocuğun her yakın davranışını kendi arzusuna karşılık gelen bir şey olarak okuyabiliyorlar. En önemli araçları; çeşitli manipülasyonlar, ödüllendirme biçimleri, sevgi gösterileriyle çocuğun güvenini kazanmaları, çocukla aynı dili konuşabilmeleri ama öte yandan da onu zaman zaman sevgisinden mahrum ederek ve korkutarak tehdit etmeleri. Asıl “kader” sizin de belirttiğiniz gibi böylesi bir istismarın sonraki dönemlerde tekrar etmesi. Uzmanlardan öğrendiğim gerçek şu: Uzun süre böylesi bir istismarla yaşamış bazı çocukların sonraki zamanlarda bunu bir sevilme ve kabul görme biçimi olarak algılamaları. Çok ağır bir travma ama yine de bunun kişinin karakterine, bulunduğu ortama göre değiştiğinin de altını çizmek gerek. Peri de en azından bir süreliğine bu tekrarı yaşar ve hatta farkında olmadan böylesi adamları kendine çeker. 

SUSKUNLUK, ROMANIN EN KONUŞKAN DİLİ HALİNE GELDİ

“İstismar taciz yetmiyor tecavüz demeli” diyor kahraman… Bu anlamda “Dil” ki ana dilimiz ne kadar “sapkın”dan yana yaşananı muallaklaştırma ve örtmeden yana bunu da keşfediyoruz, bireylerin tavrı da öyle. Herkeste bunu görme ama yüzleşmeme kapatma eyleme geçmeme Hande hariç…

Bu romanda sorguladığım temel meselelerden biri de çocuğa yönelik tecavüzün görmezden gelinmesi ve sessiz kalınması, hatta göz göre göre çocuğun bir pedofilin eline teslim edilmesi. Romanda ikinci bir anlatıcı olarak pedofilin oğlu Kaan’ı seçmemin bir nedeni de bu sessizliği görünür kılmaktı. Hatta editörüm Aslı Güneş’in kitabın arka kapağındaki yazısında altını çizdiği gibi “suskunluğun en çok konuşulduğu alana” dikkat çekmek, bu suskunluğu yer yer metnin edebi formu haline getirmek… On yaşından itibaren babanın bulunduğu ortamdan çekip çıkarılmış olan Kaan’ın gözüyle ve hatırlayabildikleriyle bu suskunluk bence romanın en konuşkan dili haline geliyor.

Peki sizce kadınlık biyolojik bir şey mi bir “özü” var mı?

Çok geniş tanımlı bir konu ve sanırım feminist kuramcılar da bu konuda ortak bir paydada tam buluşmuş değiller. Ama divercity ve queer kavramının ne anlama geldiğini öğrendikçe bu “özün” anlamının ve tanımının da bende son yıllarda değiştiğini, en azından muğlaklaştığını söylemeliyim. Bir yanda da tam buna karşı gelişen, iktidarı ve gücü elinde bulunduran, ataerkilliğe güzellemeler dizen bir siyasi gelişme var son yıllarda. Ve bu “güç” en çok da kadınlık ve erkeklik özüne vurgu yapıyor. Ben bunu çok tedirgin edici bir gelişme olarak görüyorum.

 

Ayrıca okuyun