ŞİMDİKİ ZAMANIN DİSTOPYASI

Müge İplikçi yeni romanı 'Sahte Cennetten Kaçış', gazetecilik merakıyla girdiği tarikatın kurbanlarından biri haline gelen Selin’in hikayesi. Atwood’un ‘Damızlık Kızın Öyküsü’ kitabın önemli referanslarından. İplikçi, “Kadın bedeni üzerinde artan kontrol, hukuki güvencelerin gerilemesi, otoriter söylemlerin normalleşmesi. Bunlar küçük ölçekli, geleceğe dair distopik ipuçları. Ancak bir o kadar da gerçek ve şimdiki zamana ait" diyor.
Müge İplikçi, ‘Sahte Cennetten Kaçış’ adlı kitabında tarikatların dünyasına girip oradaki çarpıklıkları, çıkar uğruna mahvedilen hayatları, inanç maskesi altında yapılan sahtekârları tek tek ortaya döküyor. Ama sadece bu değil. Hikâye büyük bir patlamayla başlıyor. Kendilerine yeni bir hayat kurmak isteyen iki genç 'sahte cennet' girdabına ilk yakalananlar oluyor. Sonrası geliyor elbette. Aralarından erkek olan işi daha da ileriye götürüyor. Ortaya çıkan tarikat tek tek hayatları söndürmeye başlıyor. Selin adlı çaylak gazeteci, tarikatı çökertmek niyetiyle yola çıkıp içlerine girmeye çalışınca kurban oluyor. Deneyimli gazeteci arkadaşı Handan ise ona bütün mücadelesinde destek veriyor.
Müge İplikçi her zaman övdüğü kadın dayanışmasına bu kitapta da önemli rol veriyor hatta düğümü yine kız kardeşler çözüyor. Gazeteciliği podyumu gibi kullanıp kendilerine fayda sağlayanlar da nasibini alıyor bu öyküden, aile sıcaklığını 'namus, ayıp, kurallar' arasına hapsedenler de. Roman katman katman açıldıkça ortaya bir günümüz panoraması çıkıyor.
- ‘Sahte Cennetten Kaçış’, katman katman bir roman. Ben öncelikle toplumsal tarafından başlamak istiyorum. Günümüzde bazı gençlerin kendilerine tarikatlara kaptırmasını, inanmasını neye bağlıyorsunuz? Özellikle de ailesiyle sorunlu olan gençlerin.
Gençler, kimliklerinin, güvenlerinin ve söyleyecek bir hikâyelerinin olmadığını hissettiğinde, kolayca güçlü söylemler sunan gruplara meyledebilir. Tarikatlar bunu çok iyi okuyorlar. Buralarda net kurallar var. Kardeşlik vaadi, günah ve günahlardan kurtuluşun basit ve yalın haritaları. Tüm bunlar karmaşık ve yok sayıldığınızı hissettiğiniz dünyaya göre net birer pusula anlamına geliyor. Aile içinde yaşanan kopukluklar, bunlardan doğan savrulmalar, ekonomik güvencesizlik, eğitimin sunamadığı fırsatlar, hatta dijital yalnızlık bu eğilimi besliyor. Çözüm ise sadece ailelere dönerek çözülecek konumda değil. Okullarda eleştirel düşünceyi güçlendirmek, gençlere anlamlı kamusal alanlar açmak ve ruhsal destek sağlamak da son derece önemli. Dahası bunun toplumsal olarak yaygınlık kazanması gerekiyor.
- Türkiye’nin giderek sertleşen kutuplaşması insanları inancı doğru öğrenmekten uzaklaştırıp çıkan boşluğu inancı kullanarak kendine çıkar sağlayıp insanları felakete sürükleyen zihniyetler mi doldurdu?
Kutuplaşma, insanların karmaşık dünyayı basitleştiren anlatılara daha çabuk sarılmasını sağlıyor. Kanımca bu hep böyleydi. İnanmayı öğretenlerin yerini çıkar odaklı aktörler aldığında inanç, bilgeliğin anahtarı değil, ideolojik bir araç hâline dönüşüyor ne yazık ki. Hakikat yerine çıkar döngüleri beslenmeye başladığında, inanç maskesi altında hareket eden yapıların nüfuzu genişler. Bunu kırmanın yolu, inancın kendisini kamusallaştırmak değil; dinî, etik ve bilimsel bilgilerin ayrı ayrı ama birbirini denetleyen kanallar aracılığıyla güçlendirilmesidir. Ayrıca hukuki şeffaflık, hesap verebilirlik mekanizmaları ve sivil toplumun canlılığı, bu boşlukları doldurabilecek en sağlam panzehirlerdir diye düşünüyorum.
- Açık açık sorayım. Bu tarikat alında çok tanıdık. Ben öğrenciyken benzer hikâyelere çok rastladım. Ailelerimiz hep teyakkuzdaydı. Adnancılardan ne kadar iz var? Neden böyle bir tarikat seçtiniz?
Neden tanıdık bir tarikat? Okur için tanıdıklık, hikâyenin inanılırlığını artırır. Amacım birebir bir kurum uydurmak değil; ortak dinamikleri, ritüelleri, kontrol yöntemlerini ve teslimiyet yapısını göstermekti. Okuyanlar kendi çevrelerindeki izleri rahatça görebilsin istedim. Edebiyat, benzerlikleri çoğaltarak evrensel gerçekleri görünür kılar; bu yüzden tanıdık izler bilinçli bir tercih.
Adalet gevşediğinde toplumun vicdanı da incelir
- Bir de öteki taraftan bakalım. Bu sisteme inanıp başkalarından faydalanmak isteyenlere. Yaşar gibilere. Adalet duygusunun zedelenmesi umudu tüketiyor sanki. Bu da insanları acımasız ve vicdansız bir hâle mi getiriyor?
Adalet gevşediğinde toplumun vicdanı da incelir. İnsanlar haksızlığa uğradığını düşündüğünde ya güçsüzleşip pes ediyor ya da güçsüzlüğünü avantaja çevirenlere öykünüyor. Maalesef. Sonuç olarak bu durum, bireysel etik erozyonuna yol açıyor; küçük hileler kabulleniliyor, büyük adaletsizliklere göz yumuluyor.
Bununla mücadele etmek, sadece yasal düzenlemelerle değil, toplumsal normların onarımıyla, ille de eğitimle ve örnek olan kamusal figürlerin sorumluluk almasıyla mümkün. Cezasızlık kültürünü kırmadan vicdanı canlandırmak çok zor…
- Kitabın kahramanlarından biri de Atwood’un ‘Damızlık Kızın Öyküsü’. Aslında bugün bir distopyada mı yaşıyoruz fark etmeden?
Distopya, genelde gelecekteki bir olasılığı kurgular; ama distopik öğeler bugün de az değil. Kadın bedeni üzerinde artan kontrol, hukuki güvencelerin gerilemesi, otoriter söylemlerin normalleşmesi… Bunlar küçük ölçekli, geleceğe dair distopik ipuçları. Ancak bir o kadar da gerçek ve şimdiki zamana ait.
Öte yandan buralara saplandık kaldık ve batıyoruz, batacağız düşüncesine ise prim vermek istemiyorum. Hâlâ geri dönüş yolları, direnç biçimleri ve kolektif itiraz alanları olduğuna inanıyorum. Önemli olan uyarıya kulak vermek; küçük normalleşmelerin biriktirdiği büyük tahribatı görmek ve müdahale etmek, dahil olmak…
- Gelelim kadın dayanışmasına. Kadın dayanışması sizin bütün kitaplarınızda oldukça önemli bir yer tutar. Burada da öyle. Kadınların el ele vermesi eril iktidarın zalimliğini yıkabilir mi?
Kadın dayanışması çok önemli bir kırılma noktası; ancak tek başına iktidarı yerinden etmek için yeterli olmayabilir. Yapılması gereken, dayanışmayı hukuki, siyasal ve ekonomik araçlarla birleştirmek; yasalar, politik temsil, kamusal kaynaklar ve eğitimle genişletmek.
Yine de hatırlamakta fayda var: Tarihin en büyük değişimleri, dayanışma ağlarıyla başlar. Dayanışma bir kıvılcım; onu örgütlemek, sürdürülebilir kılmak ve erkek egemen yapıları dönüştürecek stratejilerle desteklemek gerekiyor. Elbette bu anlamda ‘dil’i tutturabilmek de kıymetli. Eleştirilen şiddet dilini yeniden üretmemek gerekiyor.
- Kadınların bir direnç hattı oluşturması gerekiyor. Ama bazen unutuluyor bu hat. Ne dersiniz kadın kadının yurdu mu kurdu mu?
Elbette yurdu. Ancak daha gerçekçi olmak gerekirse kantarın iki yanı var. Rekabet ya da sınıfsal farklılıklar kimi zaman kadınları birbirine düşürüyor ama bu, kaçınılmaz bir kader değil. Bilinçli örgütlenme, kaynak paylaşımı ve destek mekanizmaları kadınların birbirinin yurdu olmasını sağlar.
Edebiyatta bu temayı işlerken ben de hem ihaneti hem kurtuluşu göstermek istedim; yıkım ve yeniden inşa aynı ilişkiler içinde bir arada var olabilir. Kritik ve asıl olan, birlikteliği norm haline getirecek taze kurumları ve kapsayıcı pratikleri oluşturabilmek, kurabilmek.
Bireyler cesaret gösterdiğinde kırılmalar olur, iyidir bu
- Gazeteci, polis, hukukçu… kimsenin gücü sistemi yıkmaya yetmiyor. Hak, hukuk, adalet bağlanmış, çözülemiyor. Ancak Selin ve Handan’ın direnci değiştiriyor bir şeyleri. Bireyselden kolektife giderek mi çözeriz bu düzeni?
Bireyler cesaret gösterdiğinde kırılmalar olur. İyidir bu. Selin ve Handan gibi karakterler bunun örneği. Ancak kalıcı dönüşüm için kolektif yapı şart. Hukuki yollar, sivil toplum ağları, medyanın doğru kullanımı ve kamuoyu baskısı bir araya geldiğinde kurumlar değişir. Her şey değişir. Bu yüzden bireysel direnişi kutlamak kadar onu kolektif harekete dönüştürme yollarını düşünmek de gerekli.
- Aile fikrini de tartışmak istiyorum aslında. Kitapta tarikat kurbanlarını onlara bir aile ve ev vermek vaadiyle kandırıyor. Selin’in ailesinden gördüğü dışlanma onu yanlış seçimlere itiyor. Handan kendi ailesini kurmak isterken başka bir aileye yeniliyor. Ama Selin’in emanetiyle kendi ailesini kuruyor. Kim kimin evi oluyor hep tartışılıyor. Sizce nedir aile, neresinde duruyor bu hikâyenin?
Romanda tarikatın kullandığı ‘aile’ söylemi, aidiyet ve koruma vaatleriyle manipülasyonun temel aracı. Gerçek aile ise güven, sorumluluk ve karşılıklı bağlılıkla tanımlanmalı; kaldı ki kan bağı her zaman güven garantisi değildir.
Selin’in hikâyesi bize gösteriyor ki aile, yeniden kurulan bir şey olabilir; travma ve dışlanma bir kişiyi yanlış seçimlere itse de dayanışma ve sorumlulukla yeni bir ‘ev’ inşa etmek mümkün. Romandaki aile fikri, hem yaralanma hem de şifa kaynağı.
- Elbette gazeteciliğe de dokunduralım. Siz kitapta farklı gazetecilik profilleriyle tanıştırıyorsunuz okuru. Bugün tabiri caizse kalemşörlük yapıyor gazeteciler. Haber değil görüş sunuyorlar sanki. Dengenin şaşmasında gazetecilerin nasıl bir rolü var?
Medya, hız ve tıklanma ekonomisiyle feci hâlde dönüşürken, gazetecilik mesleğinin sınırları iyice bulanıklaştı. Haber ile yorumun ayrışmaması, güvenilir haberciliği ne yazık ki zayıflatıyor; kamuoyunun sağlıklı biçimde bilgi edinmesini de engelliyor doğal olarak. Gazetecinin işi, meslek etiği aslında burada söylemek istediğim, öncelikle gerçeğe sadık kalmaktır; vicdan ve “tarafsızlık” bunu gerektirir. Bir köprü kurmaktır-okurla gerçek arasında. Şu an bundan söz etmek mümkün değil! Kim kime dum duma halleri var.
Bunu düzeltmek için ilk etapta gazetecilik etiğinin güçlendirilmesi gerekiyor. Sonra da bunun yaygınlaştırılması elbette. Ancak burada okura da çok iş düştüğünü hatırlatmak elzem. Buna ben okur etiği demek istiyorum. Eleştirel düşünceyi, analitik okumayı rafa kaldırdığımızdan beri ortalık sis ve pusla doldu. Gerçeğin kendisi de elbette.
