“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

“YERİNİN GARANTİ OLMADIĞINI BİLMEK SANATÇIYI DİRİ TUTAR”

Korhan Başaran - Renfield Red Costume by Cüneyt Özer
Korhan Başaran - Renfield Red Costume by Cüneyt Özer

Bir sanatçının yalnızca sahnedeki varlığını değil, sahneyle kurduğu etik, politik ve bedensel ilişkiyi konuşuyoruz.

Drakula’da Renfield karakteri üzerinden dramaturjik kırılmaları tartışırken; Türkiye’de müzikal algısından çağdaş dansın sıkıştığı estetik sınırlara, New York’tan İstanbul’a uzanan üretim pratiklerinden kurumsal kültür politikalarına kadar geniş bir alanda dolaşıyor, solo üretimle kolektif yapı arasındaki gerilim, bedenin hafızası, sezgiyle çalışan bir sanat dilinin nasıl inşa edildiği ve bugüne “ne söylendiği”ne bakıyoruz. 

Korhan Başaran, romantik anlatılardan kaçındığını ifade ediyor. Sahne sanatlarının arka planındaki ekonomik, estetik ve yapısal gerçeklikleri tartışıyor.

Drakula evreninde Renfield karakterini sahneye taşıyorsunuz. Renfield, dramaturjik olarak nasıl bir yolculuk sunuyor?

Renfield, Bram Stoker’ın da romanındaki karakterlerden biri; “efendisinin sadık kölesi” gibi davransa da Okan’ın Drakula’sında aslında içten pazarlıklı, Drakula’nın arkasından iş çeviren ve bana sorarsanız oyunun en renkli, eğlenceli ve hafif Othello’nun Iago’su kılıklı, sinsi bir karakter. Benim de çok heyecanla, sahne reflekslerimin elverdiği tüm alanlarla; hareketle, ses rengi ve aralığıyla, anda kalma iştahıyla besleyip şekillendirdiğim bir karakter oldu. Hatta süreç içinde yönetmenle fikir ayrılıkları yaşadığımız zamanlar oldu, ancak o sahneleri kendi rengimde ve heyecanımda tutmaya özen gösterdim.

Ancak oyunda ilk perdenin “oyun kurucusu” gibi en çok gördüğümüz bu renkli karakteri, ikinci perdede neredeyse hiç görmüyoruz. İlk perdede oyunun omurgasını taşıyan bu karakterin, ikinci perdede bu kadar geri çekilmesi seyircide de soru işaretleri yarattı. Bence karakter dramaturjik olarak güçlü bir yerden başlıyor ancak kendi yolculuğu tam olarak tamamlanamadan kesiliyor. Ben yine de ister istemez uzun zamandır yapımcılığını da üstlenmek zorunda kaldığım kendi projelerimden sonra, böyle bir prodüksiyonda ve bu rolde yer almaktan mutluluk duydum. Açıkçası bu oyundaki başka bir rolü istemezdim.

PROJELERİ HIZLICA PAZARLAMA GAYESİ, SAHNE SANATLARI ENDÜSTRİSİNİN GELİŞMESİNİ ENGELLİYOR

Türkiye’de sahne sanatlarında “müzikal” algısının oldukça dar bir çerçevede ele alındığını düşünürsek, bu tür hibrit işler için asıl belirleyici olan sizce nedir: güçlü bir prodüksiyon yapısı mı, yoksa sizin örneğinizde olduğu gibi hem oyuncu hem performansçı olarak sahneyi taşıyabilen isimler mi?

Kültür ürünlerinin çeşitliliğindeki eksiklik, gitgide insanların gırtlaklarından aşağı neredeyse zorla sokulan bu televizyon kültür(süzlüğ)ü ve bu “kolay pazarlanacak, nasılsa satar” diye görülen projeleri hızlıca pazarlama gayesi, sahne sanatları endüstrisinin gelişmesini engelleyen bir durum. Ben uzun yıllar New York’ta yaşadım; üretim, Broadway boyutundaki sahnelerden tutun da 20 kişilik salonlara kadar çok geniş bir skalada işler yaptım; hem performer – oyuncu, dansçı, şarkıcı – olarak hem koreograf, yönetmen olarak... Orada sanat sektörünün, endüstrisinin çok yönlü işleyişine tanık oluyorsunuz. Yeni başlayan koreograflar, yönetmenler için indirimli stüdyo fiyatları, sahne kiraları, şehrin her yerine yayılmış bir şekilde, farklı boyutlarda sürekli aktif bir yapı sunuyor. Bakın, sanatın derinliği, ustalığı vs. üzerine bir şey söylemiyorum; sektörün yeni gelen enerjileri içine alma şekli, onları da bir bütünün parçası kılma durumundan bahsediyorum ve bu o kadar değerli ki…

Türkiye’de sahne sanatlarında müzikal kavramının hâlâ oldukça yüzeysel ele alındığını düşünüyorum. Bunun temel nedenlerinden biri, kültürel üretimin uzun süredir televizyon merkezli ve hızlı tüketilen içerikler etrafında şekillenmesi. Bu durum sahne sanatlarını beslemekten çok, onları daraltan bir etki yaratıyor. Broadway ya da Met Opera gibi örneklerde bir işin on yıllarca sahnelenmesinin nedeni sadece popülerlik değil; her temsilin belirli bir kalite standardını koruması. Performer’ın sahnede “yerinin garanti olmadığını” bilmesi, yerinin doldurulabilir olduğunu bilmesi, onu diri, sorumlu ve çalışkan kılıyor. Türkiye'de büyük projelere imza atan birçok kurumla yazıştım, görüştüm, konuştum. Sanat konuşmaya başladığınızda bazı yapılarda belirgin bir mesafe ve tedirginlik hissediliyor. Bu da güçlü bir sahne geleneğinin oluşmasını engelliyor.

DANS SANATI MÜZİĞE EŞLİK ETMEK İÇİN DEĞİLDİR

Zeynep Tanbay ile çağdaş dans alanında da çalışmalar yaptınız. Bugün Türkiye’de çağdaş dans sahnesine nasıl bakıyorsunuz, bu başlık altında Anadolu Ateşi gibi popüler örnekleri bir ekol olarak değerlendirmek mümkün mü?

Evet, Zeynep Tanbay projesinin ilk ekibinden, kurucu dansçılarından biriyim. O dönem Zeynep’in estetik yaklaşımı bana çağdaş dansın güncel çizgisinden ziyade başka bir estetik dönemde sıkışmış gibi geliyordu. Dansın müzikle kurduğu ilişki de bana çok uzak bir yaklaşımdı. Biz zaten hızlıca yollarımızı ayırdık. Dans sanatı müziğe eşlik etmek için var olan bir sanat değildir; dans sanatı kendi başına sonsuz güçlü bir ifade aracıdır ve müziksiz de vardır...

Bugün de Türkiye’de çağdaş dans üretimini yakından takip etmekte zorlanıyorum. Biraz mesleki deformasyon da devreye giriyor; güçlü bir estetik önerisi yoksa sahne işleri beni içine almakta zorlanıyor. Bizde ama kurumsal topluluklara da baktığımda, bu yukarıda bahsi geçen “müziğe eşlik eden” hareketler dizilerinin ötesine pek nadir geçebildiklerini görüyorum. Bizim ülkede de ne yazık ki vizyon ve kaynak hemen hemen hiçbir zaman doğru bir yerde buluşamadı… Anadolu Ateşi gibi projeler bu bağlamda farklı bir yerde duruyor. Büyük ölçekli, seyirciye dönük ve ticari odaklı projeler bunlar. Ticari olarak başarılı yapılar olabilirler; ancak çağdaş dans anlamında bir estetik ekol ya da sanatsal dönüşüm üretmekten ziyade, popüler kültürün sahnedeki karşılığı olarak konumlanıyorlar.

Uzun yıllar New York’ta ürettiniz; The Ailey Theatre’dan bağımsız sahnelere uzanan bir geçmişiniz var. Kendinizi hangi ekollere yakın, hangilerine mesafeli görüyorsunuz?

O kadar çok değerli isimle, teknikle, yaklaşımla çalıştım ki, bence benim baştan beri en çok ilgimi çeken şey “ben ne söylüyorum bugünün dünyasına” oldu.

Dolayısıyla daha önce tanıştığım ve bedenimde, ruhumda tecrübe ettiğim tüm teknikler, yaklaşımlardan bana kalan kaldı, atılan atıldı. Öyle bir şey pek düşünemiyorum artık; hangi ekole yakın ya da değil. Aslında bir şey üretirken tüm yaşam birikiminiz ve bu damıtılan bilgiyle üretime başlıyorsunuz ve akıyor konu. Yani kafa da konunun içinde elbette ancak ben üretirken daha çok içgüdüyü özgür bırakma taraftarıyım. Dolayısıyla sebebini bilmeden, sezgisel olarak eklediğim, sonradan “aaaa bunun için bu sahneyi yapmışım” dediğim şeyler çok fazla. Zaten üretimin sonrasında aslında karşıdan bakanlar değerlendiriyorlar ürünleri, eserleri…

Company RAu ile solo işlerden kolektif üretime yönelmeniz bilinçli bir politik/estetik karar mı?

Bence benim yolculuğum tam tersi bir şekilde oldu. Özellikle New York’ta yaşadığım, ürettiğim dönem çok daha kalabalık işlere, projelere imza attım. Hatta öyle bir noktaya geldi ki benim için süreç; nerede üretirsem üreteyim ben aslında coğrafyadan bağımsız, tüm dünya için bir ürün çıkarıyordum ve bunu İstanbul’da da yapabileceğimi düşünerek geldim. Ki o dönem New York ve İstanbul arası çalıştığım için hem büyükelçilikten hem de özel bazı destekçilerden çıkarabildiğim kaynaklarımı direkt projelerime akıtmaya başladım. Sonuçta da aslında ben İstanbul’a topluluğumu kurmaya geldim. Ancak konu öyle ilerleyemedi. İstanbul kültür piyasasının lobici tutumu o noktada açık seçik önümde serildi.

New York’ta son ürettiğim iş BAM Brooklyn’de sahne aldı, sonra Boston’da ICA’de... O kadar curated ve dünya sanatının en önde gelen işlerinin sergilendiği mekânlardan sonra kolay bir adaptasyon değildi burası benim için. Burada zaten kurumların oluşturduğu kültür politikalarında bir problem var bence... Bazılarının zaten yok, bazılarının da küratöryel yaklaşımları olsa da sadece kendilerine, yöneticilere yakın isimler hep öne geçiyor. Uluslararası alana çıktığınızda arkanızda bir kurum yok... Mesela biz Dido’yu şu ana kadar Avrupa’da 8 şehre taşıdık ve müthiş övgüler alarak sergilendi. Birçok değerli eleştiri yazısı çıktı hakkında. Dido; efsanesi Troya’dan, yani Anadolu’dan başlayan müthiş bir mit ve bizimki de çok çağdaş bir yaklaşım, ilginç bir performans. Ancak biz 2–3 kişilik bir ekip olarak yolculuk yapıp oradaki festivaller ve tiyatrolardan prodüksiyon desteği almasak, bizim de taşımamız çok zor. Yani kalabalık olan üretimlerimden yalnız projelerime döndüğümde konu mecburi ekonomikti. Dolayısıyla da ben küçülmek zorunda kaldım; estetik yaklaşımımı ve yaptığım işin değerini kaybettirmemek için de en güvendiğim ve en çok acı çektirebildiğim performer’la çalışmayı seçtim… Yani kendimle.

SANATÇININ BUGÜNE NE SÖYLEDİĞİ, NEYİ VURGULAMAK İSTEDİĞİ ÖNEMLİ

Dama Dama’da Anadolu’da yok olma riski altındaki bir türden yola çıkıyorsunuz. Ekoloji sizin için bedenle ilgili daha geniş bir araştırmanın parçası olabilir mi?

Evet, Blindate: Dama Dama’da risk altında bir türe gönderme yaparak kurduk performansın akışını. Aslında Blindate benim New York’ta oluşturduğum, müzisyenlerle dansçıları o anda, seyircinin önünde, hatta kura yoluyla buluşturduğum bir konseptti. New York’taki ilk örneklerinden sonra Akbank Sanat’ta da iki farklı versiyonunu gerçekleştirdik. Hem bir şekilde finale doğru seyirciyi de içine katan bir enerjisi var yapının hem de gerçek doğaçlamaya, gerçekten performer’lar için bir vulnerability’e ve kendilerini her performansta biraz daha ileri taşımalarına alan açıyor. Ekolojiden yola çıkarak çok daha derin, beden araştırmalı, geniş bir alana gönderme yapılan işler çıkabilir elbet. Bu noktada da sanatçının bugüne ne söylediği, neyi vurgulamak istediği önemli bence. Yani evet, hayvan bedeninden yola çıkıp çok ilginç bir harekete yönelebilir insan bedeni ama bunu hangi anlatımı beslemek için kullanıyorsun, bugüne ne söylüyorsun… Ben buralara daha çok takılıyorum.

Bugün sizi besleyen aktörler kimler? Yalnızca koreograflar değil, edebiyatta, sinemada, görsel sanatta kimleri takip ediyorsunuz?

Başka koreografların işlerine çok seyrek bakabiliyorum artık. Yönetmenler, tiyatro işleri de zorluyor. Dolayısıyla görsel sanatlar çok daha fazla takip ettiğim bir dala dönüşüyor; zaten bence diğer sanatlardan beslenmek daha doğru, yoksa sürekli birbirini taklit eden işler görmeye başlıyoruz. Ama bir görsel sanatçının yaşama yaklaşımı ve kendi sürecindeki kırılması ya da bir müzisyenin sunduğu estetikteki bozulma ve dolayısıyla yenilenmesi bence benim sanatımı da daha çok besliyor.

Gezip en çok etkilendiğim sergilerden biri Viyana Leopold Müzesi’ndeki Hidden Modernism’di. Hem küratöryel olarak hem de içerik olarak çok besleyici ve çok keyifliydi. Zaten beraber çalıştığım Ataman Girişken’in görsel yolculuğu ve işleri, Tolga Yayalar’ın müziğe yaklaşımı beni çok besliyor. Türkiye’den takip edip beğendiğim isimler arasında Erdal İnci, Aytuğ Aykut, Günnur Özsoy, Tansu Kırçı, Burçak Bingöl ilk aklıma gelenler. Mahlası Yabancı ve Cheok olan genç sanatçıları da hem takip ediyorum hem çok beğeniyorum. Piyanist Barış Büyükylıdırım’i ne zaman dinlesem beni çok etkiliyor. Balerin Ayça Anıl’ı da beğeniyorum; form ve ulaşılmak istenen estetiğin hiçbir zaman yeterli olamadığı o bale sanatında çok eforsuz, güçlü ve son derece zarif bir çizgi sunuyor.

New York’ta izlediğiniz ya da birlikte çalıştığınız isimlerden, bugün hâlâ çalışmalarınıza eşlik eden bir isim var mı?

Artık yoldaşım haline gelen isimlerin aşağı yukarı hepsiyle çeşitli projelerde, çeşitli dönemlerde buluşuyoruz. Bir iki ay önce ziyaretime gelen, Cunningham döneminde beraber dans ettiğimiz Christiana Axelsen ile yaz için bir yolculuk ve dans filmi projesi konuşuyoruz. New York’ta bir sürü önemli projemin ışığına sihrini ve kalbini katan, yansıttığı ışıkla eserlerimdeki benim bile farkında olmadığım bambaşka güzellikleri ortaya çıkaran, bol ödüllü ışık tasarımcısı Tuğçe Yasak, yeni yarattığım bir projeme eşlik için geliyor. Şu anda Marsilya Balesi’nde dans eden Elena Valls, Avrupa’da da olmanın getirdiği avantajla bu geçtiğimiz yıllarda birçok kere geldi ve üretim süreçlerime yaratıcı dansçı ve dilimi çok iyi anlayan bir tercüman olarak süreçleri hep çok yükseltti. Ve tabii Nikki Holck… Nikki’nin üzerine solo olarak yarattığım, kadının toplumda kimliksizleştirilmesinin altını çizen, yine hafif dertli Black Moon adlı eserimi şimdi 4 ya da 5 kadın dansçıyla yeniden çalışmaya hazırlanıyorum ve bunun için birkaç kurumla görüşme halindeyiz. Yine New York’ta beraber çalıştığımız, artık İstanbul merkezli çalışan değerli set designer Sıla Karakaya’yla da yaratıcı buluşmalarımız oluyor.

Sanırım o yakaladığınız değer ve derinlik, hayatın ve sanat yolculuğunuzun önemli bir döneminde, artık peş peşe birçok iş üretip kendi dilinizi oluşturduğunuz o dönemde size eşlik eden insanlar; yollar ayrılsa da üretimler dönüşse ve evrilse de, sizi en iyi tanıyan, kalbinizdekini ve zihninizdekini en doğru anlayan sanatçılar oluyorlar.

SEYİRCİSİNİ RAHAT ETTİREMEYECEK BİR ESER

Mevcut dönemde zihninizi meşgul eden sorular var mı, yeni işlerinizde hangi meselelerin peşine düşeceksiniz?

2026 çok hızlı başladı. Şu anda iki önemli proje için yoğun bir prova sürecindeyim. Sevgili Erdal Beşikçioğlu’nun artistik direktörlüğündeki Etimesgut Belediyesi Kent Tiyatrosu için orijinal bir Troyalı Kadınlar üretiyorum. Yani bugünden önce yazılmış birçok kaynaktan beslenerek, bugüne damıtarak ve bugünün dünyasına ne söylediğini yeniden belirleyerek; efsanesi Antik Yunan’dan başlamış dahi olsa, bugünün insanının tanık olması gereken bir esere doğru ilerliyoruz. Şubat ortasında onun prömiyerinden sonra, daha önce bedenimle zihnimin çok iç içe yaşadığı bir dönemde dünyadaki şiddete karşı benden “hafif bilinçdışı” // subconsciously çıkmış Broke’n adlı eserin mart sonunda Viyana’da prömiyeri var. Benim sadece bedenimden yansıyan ve bir çığlık olarak akan solo eserim, artık sözün de girdiği; yine seyircisinin sadece gözünü, kafasını değil de daha derinlerdeki biriktirdiklerini, taşıdıklarını ilgilendiren, oturduğu koltukta rahat ettiremeyecek bir eser. Nico Dorigatti adlı genç, son derece parlak bir oyuncunun üzerinde yeniden yaratıyorum eseri. Benim için de çok ilginç bir tecrübe; benden çıkan, benim için son derece doğal olan bir dili, bir anlatımı başka bir enstrümanda yeniden keşfetmek, yeniden izlemek… Onun içselleştirme sürecine tanık olmak…

Pandemi döneminde Ataman Girişken’le beraber çektiğimiz filmimiz Where the Wind Ends, 15 Ocak’ta Göteborg Dans Film Festivali’nde prömiyerini yaptı. Bunların dışında Black Moon’un yeni versiyonunu da çok önemsiyorum. Bugün ülkenin geldiği halin içinde, altını bıkmadan, tükenmeden çizmeye devam etmek gereken bir tema benim için. Başka projeler de var; konuştuğum hem Türkiye’den hem Avrupa’dan kurumlarla…

Ayrıca okuyun