Bol bol Sait Faik okuyorum şu sıralar; belli ki onun rehberliğine ihtiyaç duyuyorum. Sait Faik ‘Yaşayacak’ öyküsünde ne der: “Düşünmeye başlayalı beri bir gün sarhoş olmadan gülmedik ki.” İşte o hesap; düşünenlere, hassaslara, vicdan sahiplerine rahat huzur yok. Hele ki ‘Son Kuşlar’ kitabı... Bu kitap kütüphanenizde yoksa, ne yapıp edip alın. Buradaki hikâyeler karşılık gelmeyeceğini bile bile yazılmış mektuplar gibi. 1952’de yazılmış ve taptaze.
Ben artık ağırlıkla bir fanusta yaşıyorum. İster hayatla başa çıkma stratejisi deyin, ister yaş almakla ilgili bir ruh hali. Durum bu.
Olur da fanustan kafamı dışarı çıkarırsam, temiz bir dayak yiyorum. Sebeplerini sıralayarak ne kendimi ne sizi yorayım, zaten biliyorsunuz. Sait Faik “Yaşayacak” öyküsünde ne der: “Düşünmeye başlayalı beri bir gün sarhoş olmadan gülmedik ki.” İşte o hesap; düşünenlere, hassaslara, vicdan sahiplerine rahat huzur yok.
Bol bol Sait Faik okuyorum şu sıralar; belli ki onun rehberliğine ihtiyaç duyuyorum. Belki o da adalı olduğu için, benim gibi denizi, balıkçıları, tekneleri çok sevdiğinden... Belki çocukken kulağıma çalınan Rum isimlerine kitaplarında rastladığım için... Adaya her ayak basışımda, artık olmasalar da varmışlarcasına, kulağımda fayton çınçını duyuyorum. Onun gibi bir şey Sait Faik öykülerini okumak. Bu öyküler eksilmelerimizin belgesi.
Hele ki ‘Son Kuşlar’ kitabı... Bu kitap kütüphanenizde yoksa, ne yapıp edip alın. Buradaki hikâyeler karşılık gelmeyeceğini bile bile yazılmış mektuplar gibi. Neredeyse hepsi 1952 yılında yazılmış ve taptaze.
Doğrusu, adada 1952’de bir günü yaşamak isterdim. Babam 20 yaşında kahvede pişpirik oynuyor ya da Vangel’le balıktan dönüyor, babası ölmüş, kafası karışık. Deniz pırıl, koyun kuytusunda karidesler. Belki de tanıyor Sait Faik’i, en azından vapurdan bir göz aşinalığı var. Olur mu olur. ‘Yaşarken sormadıklarımız’ diyor ve ‘Son Kuşlar’a dönüyorum.
Kitapta en sevdiğim hikâye ‘Kendi Kendime’. Bu hikâye bir farkındalık dersi, adeta bir meditasyon. Kim bilir ben de kaç kez öyküdeki Sait Faik gibi Bozburun’a doğru baktım. Kaç kez yunusları görüp sevindim. Doğaya dair incelikleri sayıp dökerken bir yandan “Bunlardan bize ne, değil mi?” diye soruyor Sait Faik. Ama o da biliyor tüm bu inceliklerle nasıl bütünleşik yaşadığımızı, onları fark edince hayatın anlam kazandığını. Bize teklifi biraz avarelik, biraz tefekkür.
‘Radyoaktiviteli, Röportajlı Hikâye’ ise günümüz rant kültürünün köklerini açığa çıkarıyor. Bugünden geriye bir pencere açıyor. Doğal kaynakların talanı, kibir, küçümseme, sömürü, sistem kurmayı önemsemeden sırf görüntüye tav olmanın kofluğu- hepsi görüş dahilinde.
Kitaba adını veren ‘Son Kuşlar’ ise çevre krizini bir Kassandra gibi ta 1952 senesinden öngören müthiş bir metin. “Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak” diye dertlenen Sait Faik, “Benden hikâyesi” diye bitirir öyküsünü. Yazmanın aynı zamanda bir vazife olduğunu düşündürür. Amerikalı biyolog Rachel Carson’ın 1962’de yayınlanan ‘Sessiz Bahar’ kitabı birçok çevrede modern çevrecilik akımının başlangıç noktası sayılır. Sait Faik bu hikâyeyi ‘Sessiz Bahar’dan tam 10 yıl önce yazmış, düşünün.
Kitaba dahil olan öyküler arasında Sait Faik’in en meşhurlarından ‘Haritada Bir Nokta’ da var. “Yazmasaydım deli olacaktım” diyor ya Sait Faik, o fanusların içinde deli olmuyorsak yazanlar, çizenler, çekenler, oynayanlar sayesinde. “Anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya” için çabalayan her kimse- onlar sayesinde.
Ve bize lazım olan Sait Faik’in ‘Balıkçısını Bulan Olta’ öyküsünde anlattığı gibi “Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti.” Fanuslarda bulunmayan cins bir hürriyet yani.
Not: Elif Key’in Sait Faik ile ilgili “küçük insanlar, büyük enkazlar” yazısı da bana en az Son Kuşlar kadar dokundu, onun da kalemine sağlık.
