“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

ÜLKECE YAŞAM SEVİNCİMİZ: KEDİLER

Telif geliri Çevbir’e aktarılacak ‘Kedi Öyküleri’ derlemesini okurken iki yıldır hayatımızı kabusa çeviren hayvan düşmanlarına, katliam yasasını çıkaran ve uygulayanlara yeniden hınçla doldum. Dünyanın en doğru cümlesi kitaptan: “Kedi, sağlıklı bir proleterin yaşam gücüne sahip anarşist bir aristokrattır.”

Çevbir’in kolektif çalışmalarından sonuncusu ‘Kedi Öyküleri’, geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Bülent O. Doğan’ın sunuşunda hem bu projelerin amacı anlatılmış, hem de öykülerin nasıl seçildiği açıklanmış.

“Bu kolektif çalışmaların iki hedefi var: Birincisi, çevirmenlerin görünürlüğünü artırmak ve pek çok dilden eseri tanımanın avantajlarını kullanarak okurların ufkunu genişletecek çalışmalar yapmak. İkincisi de hem somut ortak çalışmalar yaparak masa başında yalnız çalışan üyelerimiz arasındaki bağları güçlendirmek, hem de kendi yağıyla kavrulan Çevbir’e teliflerimizi devrederek maddi destek vermek.”

Böylelikle pek çok çevirmenin emeğiyle aralarında şiirlerin de bulunduğu yirmi altı kedili metin bizlerle buluşmuş oldu. Derlemede Çehov, Émile Zola, Mark Twain, Pierre Loti, Balzac gibi tanıdığımız klasik yazarların dışında, daha az aşina olduğumuz ülkelerden, dillerden yazarlar da var.  

Ben düzyazı sever bir okur olarak öyküleri daha çok sevdim elbette ama özellikle Saliha Nilüfer’in çevirdiği Francisco de Quevedo’nun ‘Kediler Meclisi’ şiirinden bahsetmek istiyorum. Yıllardır pek de değişmemiş olan eziyetleri bir bir anlatırken kediler, sonda söz alan besili kilise kedisi onlara doğru yolu göstermek istiyor. Heyhat, hayat yine de kediler için kolay değil. Dikkatlice seçilmiş sözcükleriyle, dörtlük biçimi ve 8’li hece ölçüsüne uygunluğuyla neredeyse Türkçe yazılmış gibi.

Yine kitabın sonlarına doğru pek çok kedili öykü ve şiir okuduktan sonra Ayberk Erkay’ın çevirdiği Joachim du Bellay’ın ‘Kediye Övgü’ şiirinde şairin ölen kedisi Belaud’nun ardından yazdıklarına ağladım çünkü şiiri okuduğum sırada bacaklarımın üstünde on sekiz buçuk yaşındaki kedim Mıstık uyuyordu. O kadar içten bir ağıt ki düşünmek istemediklerimi ansızın gözyaşı olarak döktü yanaklarıma.

Öykülere geçersek çok sevdiklerim oldu ama asıl sürprizi sonda yaşayacakmışım. İlk öykü Günay Çetao Kızılırmakçevirisiyle Anton Çehov’dan ‘Kimin Suçu’. Altıncı dereceden devlet memuru Pyotr Demyanıç’ın evdeki fareleri yakalamasını umduğu yavru kediyle macerası her zamanki gibi trajikomik, yerinde olmak istemeyeceğiniz yavru kediye üzülürken öyküdeki diyaloglara gülüyorsunuz.

Aslı Takanay’ın çevirdiği Aleksandr Kuprin’in ‘Yu-Yu’ adlı öyküsü çocuğum ufak olsaydı ona mutlaka okumak isteyeceğim bir öykü olurdu. Sanırım hayvanlara dair bu denli sevgi, şefkat dolu bir metin okumamıştım uzun zamandır. Monolog halinde devam eden öyküde anlatıcı karşısındaki küçük Nika’ya önce hayvanları, sonra da Yu-Yu’yu öyle bir anlatıyor ki iki yıldır hayatımızı kabusa çeviren hayvan düşmanlarına, katliam yasasını çıkaran ve uygulayanlara yeniden hınçla doldum okurken.

“Bir de hayvanlar hakkında söylenen kötü laflara sakın inanma. Eşekler aptaldır, diyebilirler sana. (…) Unutmayasın ki, eşekler tam aksine hem son derece zeki, itaatkâr hem de arkadaş canlısı ve çalışkan hayvanlardır. Ancak sırtına taşıyabileceğinden ağır bir yük vurulmuşsa veya bir yarış atı gibi koşması bekleniyorsa olduğu yerde durup, ‘Bu iş beni aşar. Ne yaparsan yap, benden bu kadar,’ derler. (…) Ne dersin, böyle bir durumda daha aptal ve inatçı olan hangisidir acaba: eşek mi yoksa insan mı? ‘Kaz kafalı’ diye bir deyiş var bir de… Oyua kazlardan daha akıllı kuş yoktur dünyada. Sahiplerini ayak seslerinden tanırlar” diye küçük Nika’cığa dünyanın ne menem bir yer olduğu anlatılır ve Yu-Yu’nun yaşamı, mik’lemesi, mırrr’laması, evde istediğini yaptırması, hasta oğlanın kapısında tuttuğu nöbet anlatılırken bir de bakıveriyorsunuz ki siz Nika olmuş, ağzınız açık dinliyorsunuz bu öyküyü.

Kitabın sonunda iki kedili masal var, biri bildiğimiz ‘Çizmeli Kedi’nin en eski versiyonu, Nilüfer Uğur Dalayçevirisiyle Giovanni Francesco Straparola’dan ‘Şanslı Constantino ve Kedisi’, diğeri ise Levent Bakaç çevirisiyle Grimm Kardeşler’den ‘Yoksul Değirmenci Çırağı ile Küçük Kedi’.

Bu tatlı ve hınzır kedilerle kitabı sonlandırmadan hemen önce son bir öykü var ki Honoré de Balzac’ın romanlarında kendisini az az gösteren muzipliği öyküde bir şölene dönüşmüş. S. İpek Ortaer Montanari’nin çevirdiği ‘Dişi Bir İngiliz Kedisinin Kalp Sancıları’ normalde anlatıcının hayvanlar olduğu metinlerle aram hoş olmasa da kitaptaki favori öykülerimden biri oldu. Miss Beauty adındaki dünyalar güzeli kar beyazı dişi kedinin başına gelenlerin anlatıldığı bu öykü hem İngilizlerle Fransızların arasındaki farkları göz önüne seriyor, hem de iki yüzlü İngiliz zina yasalarıyla dalga geçiyor. Papaz evinde doğan, sonra da muhafazakâr sahibesinin edep ahlak öğütleriyle büyüyen Beauty’e Avusturya soylusu Ankara kedisi Puff koca olarak sunulur. Zengin, yaşlı ve sıkıcı Puff’ın dışında Beauty’nin aklını çelen Fransız kedisi, çapkın, dilbaz Brisquet öykünün ana kahramanlarından biri.

“Böylesine zarif bir kavise, bu kadar düzgün bir kıvrıma, böylesine narin hareketlere hiçbir kedide rastlanmamıştır. Bırakın şu yaşlı, gülünç Puff’ı… Parlamentodaki İngiliz lordları gibi uyukluyor. Dahası, Whig’lere (liberallere) satılmış bir zavallı; Bengal’de fazla uzun kaldığından, bir dişi kediyi memnun edecek her şeyini çoktan kaybetmiş.”

Bütün bu laflara rağmen Beauty namusunu korumaya kararlı olsa da sonradan içini yakan ateş yüzünden hastanıyor ve hastalığı bile Fransızlarla İngilizler arasında kavga çıkarıyor. Tam iyileşip Brisquet’nin sonu gelmez iltifatlarına teslim olup karar vermek üzere buluşmuşlarken Puff’ın sinsi kuzeni Puck tarafından görülüveriyor bizim Beauty’cik. Bundan sonra Doctors’ Commons mahkemesinde zina suçuyla yargılanırken bize bu öyküyü anlatıyor. Öyküde epey İngilizce sözcük kullanan Balzac, İngiltere’de olan bitene, parlamentoya, yasalara, bilimdeki gelişmelere, halkın düşüncelerine o kadar hâkim ki bunları birer alay unsuru olarak kullanıyor. Öyküde çevirmenin ve editörün dipnotları olmasa, anlamamız zor olurmuş bunu da ekleyeyim.

Koridor Yayınları’nın desteğiyle, ciltli olarak yayımlanan ‘Kedi Öyküleri’ni dünyanın sadece insana ait olmadığının farkında olan tüm okurlara öneririm. Çevirmenlerin emeği için ellerine sağlık diyor ve yayın dünyasında hakları olan maddi, manevi olanaklara, yasal düzenlemelere kavuşmalarını diliyorum.

Bu yazıyı kitaptan alıntıladığım dünyanın en doğru cümlesiyle bitirelim:

“Kedi, sağlıklı bir proleterin yaşam gücüne sahip anarşist bir aristokrattır.”


Ayrıca okuyun