Clint Bentley’nin yönettiği, 2025’in son günlerinde çokça konuştuğumuz ‘Train Dreams’, şiirsel anlatımı, Joel Edgerton’ın kusursuz performansı, doğaya övgüler düzen planları ve büyüleyici ses-müzik tasarımıyla 2026’ya taşıdığımız en önemli filmlerden biri.
Denis Johnson’ın Türkçede Çiğdem Erkal çevirisiyle Holden Kitap’tan çıkan 2011 Pulitzer finalisti aynı isimli kısa romanından uyarlanan ‘Tren Düşleri’nin (Train Dreams) yönetmen koltuğunda Clint Bentley oturuyor. Bentley’in Greg Kwedar ile orijinal hikayeye bağlı kalarak uyarladığı senaryo, başta Joel Edgerton olmak üzere Felicity Jones ve William H. Macy’nin minimal, abartısız ve yalın oyunculuğunu ekranda (Netflix) buluşturuyor. “Beyazperdede buluşturuyor” diyebilmek çok isterdim; çünkü Adolpho Veloso’nun şiirsel kadrajları ve kamera hareket(sizlik)leri, seyirciye yalnızca ‘doğanın büyüleyici güzelliğiyle etkilenin’ demiyor, aynı zamanda modern şehir yaşamının ekranlar ve reklamlar doldurulmuş manzarasından arınabilmek için seyirciye yeni bir alan imkânı sunuyor. Bryce Dessner’in müzikleri ve gerçek bir ormanda adım adım yürüyormuşçasına yüzümüzde rüzgârın dokunuşunu hissedebildiğimiz ses tasarımı da cabası.

Modern dünyada hayatta kalmaya çalışan zihnimize sürekli pompalanan ‘dahası’ gerekli iddiasına karşı, sadeliğin tahmin edilemez bir değer kattığı film, oduncu Robert Grainier ile kilisede tanıştığı ve aşkın en saf hâlini deneyimlediği sevgilisi (ve ardından eşi) Gladys Olding’in ormanın ortası, derenin yanında inşa ettikleri küçük evlerinde, hayatı olduğu gibi yaşamalarını merkeze alarak başlıyor. Filmin ilk yarım saatini yüzümde anlamsız bir tebessüm eşliğinde seyrederken çok geçmeden dümen kıran film, ‘iyisiyle kötüsüyle devam eden bir yaşam hikâyesinin portresi’ olma çizgisine geçiyor. Ve seyirciyi olağan bir ormancının sade yaşamındaki cevherleri bulmak için peşine takıyor.
‘Perfect Days’den bu yana sadelikle bezenmiş yaşamın değerine övgü niteliği taşıyan böylesi etkileyici bir filme denk geldiğimi hatırlamıyorum; ancak ‘Train Dreams’ hakkında üç beş kelam edebilmek, katmanları arasında gezinebilmek için filmi, üç beş defa izlemeye ihtiyaç duyduğumu da eklemek isterim.
Kainattaki her sırrı çözmüşüm gibi geliyor
Ailesinin nasıl öldüğünü bilmeyen, kendi kendisine büyümüş biri Robert. Belki de tek başına yetişkinliğe ulaşma serüveninin de etkisiyle sessiz ve suskun. Bakışları, yüzünde seçilen en küçücük çizginin değişimi hatta bazen elleri, seçerek kullandığı tek tük kelimelerden çok daha fazla şey anlatıyor. Öyle ki Edgerton, kariyerinin en iyi performansı olduğu da söylenen, Robert karakterine hazırlanma sürecinde bu denli ‘sessiz’ bir karaktere bürünebilmek için saatlerce orman yürüyüşleri yapmış, sessizce. Bentley de oyuncularını yönlendirirken, diyalogları içlerinden düşünmelerini ama sessizce oynamalarını istemiş. Ortaya başrol ağaçlar ve ormanlar, gökyüzü ve ağaçların arasından ormana düşen ışık hüzmeleriymiş, ana karakter bizzat doğanın kendisiymişçesine kişileri ikinci plana atıp doğanın büyüleyici güzelliğine odaklanan suskun ama şiirsel sahneler çıkmış. Elbette bu sahnelerin en cıvıltılısı, Robert’in çok kısa süre sonra eşi olacak Gladys ile birlikte oldukları zamanlar.
Gladys’in kilise cemaati içerisinde görüp hiç çekinmeden yanına gidip konuşmasıyla, büyüleyici sadelik ve saflıkta başlayan aşklarının derinliği, kelimelerle arası iyi olan belki de tek karakterin ağzından dökülüyor: "Şu anda kainattaki her sırrı çözmüşüm gibi geliyor..." Zaten, aşkın en büyük kudreti, varoluşun anlamını damarlarımızda hissedebilmemizi sağlaması değil mi? Hemen ardından kendi seçtikleri araziye, ormanın içinde derenin kıyısında inşa ettikleri evleri, aralarına katılan kız bebekleri… Gün batımında hemen evlerinin arazisinde yaptıkları doğa yürüyüşleri ve hemen evlerinin bahçesinde yetiştirdikleri sebzelerle, hemen evlerinin önündeki dereden tuttukları balıklarla öğünlerini geçirmeleri… Doğanın içinde büyük bir yuva kurmaları… Savaşı sadece uzak diyarlardan gelen haberler gibi duydukları zamanlar… En basit tanımıyla yeryüzünde cenneti yaşayan bir çift. Robert’in yaşamı aşkın ve sevginin en yalın ve büyüleyici hâlini gösterdiği için mi anlatmaya ve izlenmeye değer acaba?

Yaptığımız kötülükler bizi takip eder mi?
Sadece yaşamının ilişki boyutuyla değil, kendi karakteriyle de anlatılmaya değer biri Robert. Hayatının en kötü günlerinde onu kolaçan etmeye gelen arkadaşına teşekkür edebilen biri o. Öyle biri ki kestikleri ağaçlar, tahrip edilen ormanlar için içinde bir sızı hissediyor. Modern çağda varlığı ve yokluğu tartışılan, bazı ünlü felsefecilerce kurmaca bir kavram kabul edilen ‘vicdan’a sahip bir karakter. Görmeyi özlediğimiz bir karakter. İzleyiciler olarak biz, “Bir zamanlar eski dünyaya giden geçitler vardı, tuhaf patikalar, gizli yollar. Bir köşeyi döner, bir anda her şeyin temelindeki büyük gizemle yüz yüze gelirdiniz” cümleleri eşliğinde Will Patton’ın kadifemsi sesi anlatıcılığında Robert’ın hikâyesini izlemiyoruz sadece, aynı zamanda modern çağda kaybedilen değerlere bir saygı duruşunda bulunuyoruz.
Hele ki modern çağın sürekli sağa çeken dünyasında, gerçekleştirilen kötülüklere karşı içinde bir sızı hissetmek bu kadar da unutulmaya yüz tutmuş bir kavramı çağrıştırıyorken. Göz göre göre gerçekleşen bir kötülüğe ses çıkaramamak, hayranlıkla seyredilecek bir ormanı yalnızca üç beş sene kullanılacak bir köprü için talan etmek, daha çocukluğunda seyrettiği ırkçı toplum yaşamının vahşeti ve tüm bunlara veremediği tepkiler… Kötülüğün karşısında dimdik durup haykıramamak. Hepsi de çok tanıdık, değil mi?
İşte saydığım tüm bu nedenlerle, cennet bahçesi tasvirleriyle anlatacağımız yaşamında iç huzursuzluğu peşini bırakmıyor Robert’ın, dünyadaki merhametsizliği sanki ormanda rüzgârla salınan yaprakların sesi gibi, gözlerini kapattığında duyabiliyor. Zamanın sessizce geçişi, birazcık da sempatik çizilmiş William Macy’nin canlandırdığı Arn karakteri ile vurgulanıyor. “500 yıldır burada olan ağaçları kesiyoruz, insan ırkı yaptığı şeyin etkisini asla görmüyor. En ufacık bir şeyi yerinden oynatınca başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. Dönme dolabın çivilerini gevşeten bir grup çocuktan farkımız yok!”
Ve ona itiraz eden gence cevabı da gecikmiyor: “Sen yaşlarındayken ben de öyle düşünürdüm genç adam.” Robert’in çocukluğunda ülkeden sürgün edilen Çinliler anısının vahşetine duyduğu hayret, heybetini kaybedip yere yıkılan her bir ağaçta yeniden hissediliyor. Küçücük bir insan grubunun, devasa ağaçlarda ve uçsuz bucaksız ormanda yapabildikleri… Bir an düşünmekten kendinizi alamayacağımız tablo da burada saklı: Sâhi ya, uçsuz bucaksız heybetiyle seyrederken aklımızı başımızdan alan tüm o ormanlar, asıl yaşlı Arn’ın gençliğinde nasıldı?
Sanki hiç olmamış gibi..
Değişimin kaçınılmaz olduğunun habercisi Claire, çok geçmeden Robert’ın karşısına çıkıyor. Bir zamanlar yaşadıkları vadinin suyla dolu olduğunu, zamanla görülen değişimin büyüleyici olduğunu, hatta bu nedenle tüm dinlerde tufan anlatıları olduğunu söylüyor. Ve sanki, tüm o kötü anılar ve korku dolu kabuslar da hiç olmamış gibi, diyor. Zaman öylece akıp gidiyor işte, geride bir hikâye bırakabiliyorsan, tek bir kişiye bile olsa, yeterli değil mi? Ya da neden hâlâ hayatta olduğuna dair bir tahmin dahi olsun yürütebiliyorsan. Claire, filmin sonraki dakikalarında izleyicinin perspektifini nereden inşa etmesi gerektiğini tebliğ eden bir haberci gibi.
Ama bence filmin en önemli kısmı, Robert’in şehre gittiğinde gördüğü aynaya hayretle baktığı, önceki 10 yıl boyunca ise aynaya hiç bakmadığını söylediği an. Hemen sonra ekliyor, her şeyle bağlantıda olduğunu hissedebildiğini.
Belki de günümüzde, evlerimize yerleştirdiğimiz neredeyse her duvarı kaplayan aynalara, elimize aldığımız her ekranı da aynaya dönüştürebilme gücümüze rağmen kendi benliğimize ve bedenimize biraz mesafelenebilsek, belki on yıl kadar, biz de her şeyle bağlantıda hissedebilirdik. Kutsiyet atfettiğimiz bireyselliğimizin dışında olan bitenleri görüp duyabilirdik.
O minik ekranların içine kendimizi sıkıştırmasak ve bildiğimiz her şeyi de o delikten drenajla zihnimize almasak; Kaz dağlarından Hatay’a kadar köklerinden sökülen yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarının sessiz çığlıklarını, tarih boyunca bu coğrafyada Yunanlısının Perslisine, Osmanlısının Bizansına düzenlediği seferlerinde akıtılan kanlarının ardından dökülen gözyaşlarını, Orhan Kemal’in romanlarında hayat bulmuş gibi evinden ayrı çalışıp ailesine para götürmek için günlerini onlardan uzakta geçiren mevsimlik işçileri, annesi babası gözlerinin önünde katledilmiş ancak zar zor kaçarak canını kurtarıp ülkemize sığınmış göçmenlerin kalp acısını… Yaşamımızda hiç telefon kullanmasaydık, okyanus değil de ekran görmeseydik belki, yeryüzünde merhametsizlikle örülmüş eylemlerin yarattığı tüm o gerçeklikle belki biz de bağlantıda hissedebilirdik ve belki biz de vicdanlı karakterler olarak resmedilirdik… Kim bilir?
Filmin ikinci yarısında, Onur Ünlü’nün Ah Muhsin Ünlü mahlasıyla yazdığı şiirlerinden bir dize kulaklarımda yankılanıyordu: “Burası dünya. Burası bu kadar işte…” Filmin ilk karesinde gördüğümüz, ağaca çivilenmiş bir çift çizme -çok geçmeden ağaç keserken kazaya kurban gitmiş kerestecilerin geride bıraktıkları tek yadigârları olduğunu anladığımız- tüm o insanlar, öylece geçip gittiği dünyada ardında sadece bir çift çizme bırakmış. Robert belki okyanusu hiç görmemiş, telefonda hiç konuşmamış; ama ne kadar trajik sonlanırsa sonlansın, ne kadar sürerse sürsün, gerçekten sevilmiş ve sevmiş, elleriyle kendi evini inşa edebilmiş, köpeklerini avcundan beslemiş, arkadaşına son nefesini verirken suyunu elleriyle içirmiş, kısacık bir insan ömrünü tüm sıradanlıklarıyla (ve sıradanlığına rağmen) dolu dolu geçirmiş. Hatta son sahnelere geldiğimizde hayatını azıcık da olsa anlamaya başladığını hissetmiş (ama şimdide hayatı elinden kayıp gidiyordu işte). Ve hatta elleriyle duvarlarını ördüğü evinde can verme şansına erişmiş.
Robert, anlatılmaya değer biri.
Her birimiz gibi…