“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

MSGSÜ’NİN MESELESİ BÜYÜKTÜR

MSGSÜ Resim ve Heykel Müzesi

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) ekseninde şekillenen rektörlük ataması tartışmasında esas mesele, Türkiye’nin modernleşme serüveninin en köklü estetik hafızasını taşıyan bir kurumun sinir sisteminin nereye bağlanacağı sorusudur: Eleştiriye mi, yoksa uyuma mı? MSGSÜ’nün meselesi tam da bu yüzden büyüktür. Eleştiri zayıfladığında ve cümleler azaldığında, 1883’ten beri süregelen modernleşme tarihi ve kurumsal hafıza da sessizliğe gömülür.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) ekseninde şekillenen rektörlük ataması tartışmasını, bir akademisyenin biyografik verileri ya da diploması üzerinden yürütülen yüzeysel bir kimlik polemiğine indirgemek, meselenin ontolojik derinliğini ve yapısal gerçekliğini ıskalamak anlamına gelecektir. Esas mesele, Türkiye’nin modernleşme serüveninin en köklü estetik hafızasını taşıyan bir kurumun sinir sisteminin nereye bağlanacağı sorusudur: Eleştiriye mi, yoksa uyuma mı? 

Zira Osman Hamdi Bey’in 1883’te Sanayi-i Nefîse Mektebi’ni kurarken ortaya koyduğu vizyon, teknik bir eğitim hamlesi olmanın ötesinde, Batılı anlamda bir görme biçiminin ve kültürel meşruiyetin inşasıydı. Bu açıdan okulun kurumsal hafızası, Geç Osmanlı modernleşmesinin çelişkilerini, Batı’yla kurulan pedagojik ilişkinin gerilimlerini ve temsil rejimlerinin nasıl dönüştürüldüğünün izlerini taşır. Bu köklü gelenek, devletin kendini nasıl temsil edeceğini, kamunun neyi değer sayacağını ve hangi estetik dilin meşru kabul edileceğini şekillendiren bir kültürel altyapı kurmuştur. 

Cumhuriyet döneminde ise bir yandan ulus-devletin modern yüzünü inşa ederken, öte yandan modernliğin o meşhur paradoksunu içinde taşımıştır: Disiplin ile özgürlük, kurum ile deney, kanon ile avangard arasındaki gerilim. Bugün MSGSÜ dediğimiz yapı, tam da bu gerilimlerin ürettiği bir hafıza mekânıdır. 

12 Aralık 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kararla Prof. Dr. Ahmet Sacit Açıkgözoğlu’nun MSGSÜ rektörlüğüne atanması, kurumun bürokratik işleyişinin yanı sıra sanatsal üretiminin epistemolojik zeminini de doğrudan etkileme potansiyeline sahip.

Öncelikle şu tespitin hakkını teslim etmek gerekir: Bir akademisyenin lisans diploması, tek başına bir liyakatsizlik karinesi sayılamaz. Prof. Dr. Açıkgözoğlu’nun sanat tarihi ve geleneksel sanatlar eksenindeki akademik üretimi göz ardı edilerek yapılan ‘sanattan anlamaz’ türünden kestirip atmalar, entelektüel açıdan tembel, etik açıdan ise haksız bir tutum. Ancak meselenin düğümlendiği yer kişisel yetkinlikten ziyade, rektörlük makamının MSGSÜ özelindeki sembolik işlevi, epistemolojik çeperi ve atamanın kurum dışından yapılmış olması.

Zımni Bilginin Kırılması ve ‘Dışarıdanlık’ Sorunu

Kurum dışı bir atama, idari bir tercih olmanın ötesinde, kurumun kendi iç dinamikleriyle yönetilemeyeceğine, hafızasına ve insan kaynağına duyulan güvensizliğin ilanıdır. Öte yandan sanat eğitimi, Michael Polanyi’nin ‘zımni bilgi’ (tacit knowledge) kavramıyla tanımladığı gibi yazılı müfredatların ötesinde, atölye atmosferinde, usta-çırak ilişkisiyle, bakışla ve seziyle aktarılan, söze dökülemeyen bir bilgi birikimine dayanır (Polanyi, 1966).

Kurumun genetiğine, atölye kültürüne, jüri pratiklerine ve bilgi aktarım mekanizmalarına yabancı, dışarıdan gelen bir yönetici figürü, bu organik yapıda kaçınılmaz bir doku uyuşmazlığı yaratacaktır. Üstelik kurumun hafızasını taşımayan yönetimlerin, geçmişle olan bağı bir yük veya vesayet olarak kodlayıp tasfiye etmeye giriştiğine ve kurumun geleceğini de ipotek aldığına pek çok kez tanık olduk. Bu durum, MSGSÜ özelinde şüphesiz kısa zamanda kurumun tarihsel sürekliliğini sekteye uğratarak, akademiyi kendi içinden yönetici çıkaramayan, vesayet altındaki bir yapı konumuna indirgeme riski taşımaktadır.

Teoloji ve Sanatın Karşılaşması

Atamanın yarattığı ontolojik gerilim ise ilahiyat ve sanat disiplinlerinin temsil ettiği zihinsel kodların doğasındaki uzlaşmaz farklılıktan kaynaklanmaktadır. İlahiyat formasyonu, doğası gereği normatif, kural koyucu ve hakikati muhafaza edici bir epistemolojiye dayanır. Burada amaç, belirlenmiş sınırları korumak ve mutlak doğruya sadakat göstermektir. Oysa bir güzel sanatlar üniversitesi, varoluşsal olarak normları ihlal eden, sınırları test eden, muğlaklığı coşkuyla kucaklayan ve konforlu doğruları rahatsız eden sorular üreten bir alandır. 

Teolojik aklın kesinlik arayışı ile sanatsal aklın belirsizlik tutkusu, kurumsal hiyerarşinin zirvesinde çatıştığında, yönetim refleksi gayri ihtiyari olarak kaosu düzenlemeye, yani sanatı ehlileştirmeye yönelir. Pierre Bourdieu’nun ‘Homo Academicus’ta belirttiği gibi, akademik alan, sembolik sermayelerin çatıştığı bir güç alanıdır ve semboller, içinde bulundukları mekânın iklimini belirler (Bourdieu, 1988). Kurumsal ölçekte teolojik rasyonalitenin yönetici konuma gelmesi, sanatın ihtiyaç duyduğu kuraldışı düşünme alanını daraltan bir iklim değişikliği yaratacaktır.

Boğaziçi Örneği ve Yönetişimsel Vesayet

Yakın geçmişte Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan ve halen sönümlenmemiş kriz, bu yöntemsel değişikliğin yalnızca idari bir huzursuzluk yaratmakla kalmadığını, kurumun bilimsel üretim kapasitesini, uluslararası itibarını ve en önemlisi kurumsal hafızasını nasıl onarılmaz bir biçimde zedelediğini gösteren trajik bir vaka olarak yanı başımızda durmaktadır. Boğaziçi’nde yaşanan, akademinin kendi kendini yönetme ehliyetinin elinden alınarak, yerine yönetişimsel bir vesayet rejiminin ikame edilmesidir. 

Üniversiteler, yüzyıllar içinde oluşan, yazılı olmayan kurallar ve teamüllerle işleyen hassas ekosistemlerdir. Yönetim erkini, kurumun senato geleneğini ve katılımcı demokrasi kültürünü yok sayarak dikey bir hiyerarşiyle yeniden kurgulama girişimi, akademinin sinir sistemini felç etmiştir. MSGSÜ’de de benzer bir dikey hiyerarşi ve güvenlikçi yönetim anlayışının yerleşmesi, bilimsel ve sanatsal üretimin ihtiyaç duyduğu özgürlük iklimini yok ederken, kurumun yıllar içinde biriktirdiği saygınlığın, idari bir inat uğruna hızla tüketilmesine yol açacaktır.

Otosansür ve İklim Değişikliği

Olası tehlikelerden bir diğeri, görünür bir sansür mekanizmasından ziyade, bu normatif bakışın ve yabancı otoritenin tetiklediği otosansür pratiğidir. Zira iktidarın ve yönetimin dili, kurumun neyi söylenebilir ve yapılabilir kıldığını belirleyen en güçlü etkendir. Eğer kampüsün atmosferi, sanatın kaotik ve sorgulayıcı doğasını bir risk veya ahlaki sapma olarak kodlarsa, sansüre gerek kalmadan zihinlerdeki cesaret sökülür. İklim bozulduğunda, duvardaki işler belki hemen inmez ama atölyelerde projeler yumuşatılır, jürilerde riskli işler elenir, sergi programları sterilize edilir.

Özetle sanat eğitimi, cevabı mutlak doğru olan sorulardan ziyade, cevabı belirsiz ama düşünmeyi ve algıyı genişleten soruların alanıdır. İlahiyatın toplumsal algısı ise doğru cevabı korumak üzerine kuruludur. Bu iki algı aynı kampüste yan yana geldiğinde, yönetimin görevi bir hakikat dağıtıcısı olmak değil, bu epistemolojik çoğulluğu güvence altına almak olmalıdır. Ancak ülkemizde son yıllarda yaşadığımız deneyimler, ne yazık ki bu güvenceye ilişkin şüphelerimizi haklı çıkarmaktadır.

Çoğulluk ya da Uyum

MSGSÜ’nün tarihsel kaderini belirleyen asıl düğüm noktası ise Sanayi-i Nefîse Mektebi’nden tevarüs ettiği modernleşme mirasının gelecekte hangi yönetsel akılla yeniden üretileceği sorusunda gizlidir. Osman Hamdi Bey’in 1883’te ortaya koyduğu kurucu irade, doğası gereği tek sesli bir mutabakata karşıt olarak, farklı estetik ve düşünsel dillerin çarpışarak zenginleştiği diyalektik bir çoğulluğu zorunlu kılar. Dolayısıyla bugün kurumun önündeki ontolojik yol ayrımı nettir. 

Üniversite, bu köklü hafızayı, eleştirel aklın ve estetik çeşitliliğin korunduğu, risk alabilen, kakofoniden korkmayan çoğulcu bir iklimle mi sürdürecek, yoksa idari bir rasyonalitenin dayattığı, çatışmasızlık adına entelektüel debinin düşürüldüğü steril bir uyum baskısı ile mi? Şayet tercih, kurumun genetiğine aykırı bir biçimde sessiz bir uyumdan yana kullanılırsa, bu sadece akademik bir irtifa kaybı değil, Türkiye’nin modernleşme serüvenindeki en önemli kültürel kalelerden birinin, kendi tarihsel varlık nedenini inkâr ederek sıradanlaşması anlamına gelecektir.

Bu yüzden MSGSÜ’de rektörlük tartışması, bir yönetici ataması kadar dar bir çerçeveye sığmaz. Çünkü burada konuşulan şey, bir makamın kime verildiğinden önce, o makamın hangi iklimi normalleştireceğidir. MSGSÜ’nün okul yalnızca sessizleşmez, hafızası da kesintiye uğrar. Tam da bu nedenle, son rektör ataması etrafında büyüyen tartışma, kişisel niyet okumalarından çok daha fazlasını işaret ediyor. MSGSÜ’nün, Sanayi-i Nefise’den bugüne taşıdığı modernleşme mirasını çoğullukla mı, yoksa uyum baskısıyla mı sürdüreceği sorusunu.

Son bir hatırlatma olarak, üniversiteler yönetilebilir, sorunsuz ve dışarıdan müdahaleye açık hale getirildiğinde, kısa vadede idari bir düzen sağlanabilir. Ancak orta vadede yaratıcılık sessizce ve düzenli bir biçimde azalır. En zor fark edilen çöküş budur. Çünkü kimse bir anda bağırmaz, sadece herkes biraz daha az konuşur, biraz daha az risk alır. MSGSÜ’nün meselesi tam da bu yüzden büyüktür. Okulun tarihsel mirası, sanat eğitiminin doğası gereği eleştiriyi bir hak değil, bir yöntem olarak kurar. Eleştiri zayıfladığında ve cümleler azaldığında, 1883’ten beri süregelen modernleşme tarihi ve kurumsal hafıza da sessizliğe gömülür.

Bourdieu, P. (1988). Homo Academicus. Stanford University Press.

Polanyi, M. (1966). The Tacit Dimension. Doubleday.


Ayrıca okuyun