“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

ÇİVİSİ ÇIKMIŞ DÜNYANIN SONU: KIYAMET ZAMANLARI

Mauro Corona

İtalyan yazar Mauro Corona’nın doğaya olan sevgisini ortaya koyduğu ‘Çivisi Çıkmış Dünyanın Sonu’, yakın gelecekte geçen bir kıyamet hikayesi anlatıyor. Çizilen kıyamet tablosundan aslında günümüzün resmediliğini, modern toplum dediğimiz kalabalığın gemisini kurtarmaya çalışan bencil bireylerden ibaret olduğunu anlıyoruz. Kötülük ve tehlike soğuktan kaynaklanmıyor. Kötülük bu toplumun içinde saklı!

Mauro Corona, 9 Ağustos 1950’de Trentino bölgesinde doğdu, çocukluğunu ailesinin kökenlerinin bulunduğu Vajont Vadisi’ndeki Erto köyünde geçirdi. Zorlu doğa koşullarıyla iç içe büyüyen Corona, küçük yaşta dedesinden öğrendiği tekniklerle ahşap oymacılığına yöneldi ve ilerleyen yıllarda bu alanda usta bir sanatçı haline geldi. Gençlik yıllarında taş ocağı ve mermer işçiliği gibi ağır işlerde çalıştı, aynı zamanda bir alpinist olarak Friuli Dolomitleri’nde sayısız tırmanış gerçekleştirip yeni rotalar açtı. 1990’lı yıllarda yazıya yönelerek dağların, köy yaşamının, doğa ile insan arasındaki kadim ilişkinin anlatıcısı oldu. Roman, hikâye, deneme ve şiir türlerinde eserler veren yazar, 2011’de ‘Çivisi Çıkmış Dünyanın Sonu’yla (La fine del mondo storto) Bancarella Ödülü’nü kazandı.

Ölümcül kış mevsimi

“Bir kış sabahı –nedense felaketler çoğu kez kışın gelir başımıza– dünya uyanıyor ve fark ediyor ki artık hiç petrol yok; ne gaz, ne kömür ne de elektrik akımı var. Gerçeği söylemek gerekirse hâlâ biraz akım mevcut. Suyun türbinleri döndürdüğü yerlerde elektrik gücü varsa da çok az. Asıl sorun yakıt, benzin, gaz, kısacası motorları ve dolayısıyla da insanları –zira insanlar da motorlara bağımlıdırlar– ayakta tutan her şey. Her neyse o sabah insanlar her şeyden yoksun kaldıklarının farkında değiller, o sabah ölmemek için çabalıyorlar ama felaketler peş peşe geliyor.”

Giriş paragrafından da anlaşılacağı üzere sonun başlangıcındayız. Kış kapıyı çalmış, alışılageldik enerji kaynaklarını yitirmekte olduğunun farkına bir türlü varamamayan, üstelik hayatlarını idame ettirecek becerilerini nicedir yitirmiş olan insanlığı hazırlıksız yakalamıştır. Sonuçta kış buzdan bir cehennem yaratacaktır; 

“O kış mevsimi bir ceza gibiydi. Tanrı’nın değil insanların verdiği bir ceza. İnsanlar kendi kendilerini cezalandırdılar. Ellerini kullanmayı bırakınca ve dolayısıyla da beyinlerini, kendilerini cezalandırmaya başladılar (…) Çivisi çıkmış dünyanın sonunu getiren o kış, sefil yaşamı ve ölümü getiren bir kış oldu. İnsanlar elleriyle idare edecek kapasitede olmayınca, yaşamak için doğayı da kullanamayınca soğuk ve açlığa yenilip öldüler.”

Enerji kaynaklarına bağımlılığı daha az olan dağlarda ve kırlarda yaşayanlar için yaşamlarını sürdürmek nispeten daha kolaydır. Ne var ki kentlerde insanların ellerine geçen her şeyi –değerli olup olmadığına bakmaksızın- ısınmak için yakıp kül ettiği böylece kültürün yarattığı değerin sahteliğinin ister istemez farkına vardığı bir süreç yaşanır:

“Modern gezegenin katliamı asırlardır saklı olan bir gerçeği çıkarıyor ortaya: değerli şeyler oldukça azdır. Bir ateş, günde bir öğün yemek, biraz su ve bir yorgan. İşte gerçek bu ve hayatta kalanlar bunu idrak ediyorlar.”

Bu zorlu süreçte pek çok meslek anlamını yitirirken yaşama en iyi tutunan bir zamanlar en hakir görülen kesimler olur: “Yoksullar ve berduşlar, duvarcılar ve zanaatkârlar ve de iyi zamanlarda elleriyle çalışmayı bilenler kentlerin kılavuzu oldular.” 

Kentlerde baş gösteren kaotik durum kısa sürede –ve kendi kendine kontrol altına alınır. Zira daha da kötüleşen günlerin karanlık kâbusu altında dünyanın sonunu getiren kış, iki değeri ayakta tutacaktır; dostluk ve dayanışmayı.

Dostluk ve dayanışmanın verdiği güçle, dağlarda yaşayanların, çiftçilerin, kent yoksullarının becerileri sayesinde insanlar yeniden ekip biçmeye, gelecek kış mevsiminin ihtiyaçlarını şimdiden temin etmeye başlamışlardır. Neredeyse komünal bir yaşam filizlenir modern dünyada. Peki ama kış yeniden yaklaştığında elde edilen birikim ve birikimin paylaşımı yeni sorunlar çıkarmayacak mı, bu kardeşlik düzeni sürüp gidecek midir?

Yazmak bir umudu barındırmaktır

Romanın ikinci yarısında bu soruların yanıtını veriyor Mauro Catana. Ne yazık ki insanın doğası hakkında pek iyimser değil. Kardeşlik düzenininin sürdürülmesi anlatıyı ütopyaya çevirebilirdi. Oysa yazarın bu yola sapmaya hiç niyeti yok;

“Yapacak bir şey yok, insan kendi kuyruğunu yiyen bir köpek. Kendini tüketene kadar dönüp durur. Bu durumda uzatmaya gerek yok, neler olacağı belli zaten. Yavaş yavaş her şey eski hâline, siyah beyaz ölümden öncesine dönecek. Bu da başka bir sonun başlangıcı olacak. İnsanoğlu gezegenden yok olana kadar her şeyi yapacak, kendine kötülük etmek ve kötü duruma düşmek için elinden geleni ardına koymayacak. Sonra da yok olup gidecek. Ama bu kendi hatası olacak. İnsan, aptallığı yüzünden kendi kendini yok eden tek canlı varlık olacak. Amin.”

“Amin” romanın son sözcüğü ve insanlığın ruhuna fatiha okumak anlamına geliyor. Ancak ister ütopik olsun isterse distopik, bu tarz anlatılar her zaman insana dair bir umudu barındırılar. Zira gerek ütopyalar gerek distopyalar aynı ‘şimdi’ noktasından hareket ederler. Her iki düşüncenin hedefinde şimdinin/bugünün eleştirisi vardır. Siyasi, toplumsal ve ekonomik sisteme hakim olan ve insani ilişkiler bütününe yayılan adaletsizlik gelecek bir zamana yansıtılarak -birinde çözümlenmiş diğerinde daha da cehennemi halleri üzerinden- açığa çıkarılır. "Biçimsel anlamda geleceğe uzanan bu türden metinler özde şimdiyi yeniden üreterek yadsımaktadır." Özetle söylersek eğer; ütopyacılık ya da distopyacılık özünde -şimdinin- muhalif ve radikal bir yeniden-üretimidir. "Tüm ütopyacıların ve distopyacıların sorunu ve nesnesi şimdiki zamandır ya da teknik deyişle ‘şimdiki zamanın muhalif bir yeniden-üretimi’ ve ‘reddidir’. Geleceği ister pembe ister karanlık tonlarla tasvir etsinler, bu zıt kutupların ikisisinde de murad edilen ‘şimdi’nin adaletsizliğini bir başka boyutta olanca çıplaklığıyla sergilemek, eleştirmek ve insanlığı bugünün kötü gidişine karşı harekete geçirmektir.

20. yüzyıl distopyalarının iki kaynaktan beslendiği söylenebilir; bir yandan totaliterlik düşüncesi, diğer yandan -ve ilkine bağlı olarak- bilim ve teknolojik gelişmelerin daha güzel bir dünya sağlamaktan ziyade daha despotik yönetimlere yol açma potansiyeli. Antikapitalist söylemlerden Malthusçu zihniyetlere dek geniş bir siyasi yelpazede tartışılan ekolojik felaketler senaryoları da en çok bilimkurgu ve distopya edebiyatında işlenmiştir. ‘Çiviisi Çıkmış Dünyanın Sonu’, işte bu temalar üzerine kurulmuş. Bir ekolojik felaketle başlıyor, felaketin kaynaklarındaki maddi hırsları, insanın doymayan zenginleşme arzusunu sergiliyor ve nihayetinde yeniden kurulacak bir düzenin despotik yapısına dikkat çekiyor.

Kıyamete yol açan ekolojik yıkımları konu edinen pek çok distopik romanda okuğumuz gibi, ‘Çivisi Çıkmış Dünyanın Sonu’nda da felaket nedeniyle geleneksel toplum düzeninin parçalanması işlenmiş. Söz konusu parçalanma değerler yitimine, yabancılaşmaya ve çatışmaya yol açıyor. Bireylerin umutsuzca hayatta kalmaya çalıştıkları böyle bir dünyada kaostan istifade eden -kendi iradesini zayıflara ya da çaresizler dayatan- tiranların, yeni mesihlerin, ataerkilliğin yeni biçimlerinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Sonuçta çizilen  kıyamet tablosunun bilinmeyen bir geleceği değil tam da günümüzü resmettiğini, modern toplum dediğimiz kalabalığın gemisini kurtarmaya çalışan bencil bireylerden ibaret olduğunu anlıyoruz. Kötülük ve tehlike soğuktan kaynaklanmıyor. Kötülük bu toplumun içinde saklı!..

Kötü bir duruma düşüldüğünde akla ilk gelen sözcüklerdendir ‘kıyamet’. Koptu kopacak gibidir. Ama aslında bu söz akla geldiğinde kıyamet bir süreç olarak çoktan işlemeye başlamıştır bile. Bugün de öyle. Kıyametin içindeyiz ve bu ‘uzun süren bir televizyon dizisi’  gibi uzun yıllar yakamızdan düşmeyecek. Aslında kıyamet ilk insanla başlayıp son insanla bitecek bir süreç. Yani hem gerçekleşen hem gerçekleşmeyen bir felaket. Doğa kaynaklarının tahribi, çevre kirliliği, pek çok canlı türünün sonunu getiren savaşlar, iktisadi bunalımlar, ansızın ortaya çıkıp ortalığı kasıp kavurduktan sonra uykuya dalan hastalıklar… Bunların hepsi de yüzyıllardır tekrarlanan ve her tekrarlanışında kıyamet imgesi uyandıran olgular. Ve işte bu nedenle ‘kıyametin fiilen gerçekleşmekte olup olmadığını da, yoksa zaten gerçekleşmiş mi olduğunu da henüz bilmiyoruz’.  

Mauro Catana’nın bu kısa romanda bize anlattığı tam da budur işte. İnsanlık binlerce yıldır çok sayıda kriz/kıyamet sınavından geçmiş ne yazık ki geriye her seferinde dersine çalışmadığı gerçeği kalmıştır. Yazarın doğaya sevgisini ortaya koyan ‘Çivisi Çıkmış Dünyanın Sonu’nda insanları derslerine çalışmaya davet etme isteği var. Sadece hayatta kalmak ile igili değil, aynı zamanda bizi hayatta tutan şeylerle de ilgili bir roman.


Ayrıca okuyun