Daniel Defoe’nun ilk kez 1719’da yayımlanan klasiği ‘Robinson Crusoe’, Batı oryantalizminin bütün öğelerini barındırır. Ancak bugünden yola çıkarak romanı ideolojik çözümlemelerle mahkum etmek haksızlık olur. Diğer oryantalist metinler gibi, o da kendi toplumunun tarihi içinde yer alır. Robinson ve Cuma arasındaki ilişki, hiç değişmeyen bir efendi-köle ilişkisidir.
Dünya üzerinde tanımayan var mıdır Robinson Crusoe’yu ve onun sadık arkadaşı -aslında kölesi- Cuma’yı? Yazıldığından bu yana belki kısaltılmış bir baskısı, belki çizgi romanı, belki de sinemaya, TV’ye uyarlanmış biçimiyle her zaman ilgi çekici olmuştur. Ancak pek de ciddiye alınmaz. Nedense ortak bir yargıya varılmıştır üzerinde; o çocuklar içindir! Oysa ‘Robinson Crusoe’, modern İngiliz romanının miladıdır.
Daniel Defoe, 1660’da Londra’da doğdu. Hollanda kökenli ailesi, Protestan kilisesine mensuptu. Kiliseye girmek üzere iyi bir eğitim alarak yetişti ama tercihi ticarete atılmak oldu. Yaşamı boyunca fırsat buldukça ticaretle ilgilendi, ancak hiç bir zaman zengin olamadı. Daniel Defoe’nun diğer ilgi alanının siyaset olduğu anlaşılıyor. Tıpkı ticarette olduğu gibi, siyasi faaliyetleri de başını derde soktu Defoe’nun. Liberal kanadı destekleyen bir yazısı sonucu hapse düştü ve hayatının en zor dönemini geçirdi. Bu durumdan kurtulmak için dönemin güçlü isimlerinden muhafazakar politikacı Robert Harley’in koruması altına girdi. Siyasi inançlarını özgürlüğüyle değiştirmiş ve siyaset oyununu bu acı tecrübeyle öğrenmişti. Muhafazakarlar hükümetten düşünce, yeniden liberallerin saflarına transfer oldu. Bundan böyle, kendisini kim gözetirse Defoe’nin kalemi onun yanındaydı.
1719 yılında yayımlanan ‘Robinson Crusoe’ya kadar genellikle siyasi makaleler yazan Defoe, romanın gördüğü büyük ilgi üzerine bütünüyle edebiyatla ilgilenmeye başladı. Elbette diğer romanları da serüven ağırlıktaydı. ‘The Life Of Captain Singleton’ (Kaptan Singleton’un Hayatı), ‘Moll Flanders’, ‘The Journal Of The Plague Year’ (Veba Yılı) ve ‘Colonel Jack’in dışında, ‘Robinson Crusoe’nun Daha Sonraki Maceraları’nı da tamamladı. Yazmaya 1731 yılında gelen ölümüne dek ara vermeyen Defoe’nun yayınlanmış 500’ü aşkın kitap ve broşürü bulunuyor.
İLK DENİZ SERÜVENİ
Ailesinin isteklerinin aksine, denizci olmayı kafasına koyan Robinson, 1651 yılında -ondokuz yaşındayken- Londra’dan kalkan bir gemiyle amacını gerçekleştirir. Bu ilk seferde karşılaştığı fırtınalardan ürkmesine rağmen gemicilerin cesaretlerinde etkilenir ve seçtiği yoldan dönmez. Bir başka gemiyle Afrika’ya gider. Orada korsanlar tarafından esir alınır. Köle olur, kaçar, Brezilya’ya giden bir başka gemi tarafından kurtarılır. Brezilya’da şeker kamışı ziraatine başlar. Ne var ki yoğun emek gerektiren bu iş için kölelere ihtiyacı vardır. Bu kez köle edinmek için çıkar Afrika yolculuğuna. Ne var ki işler yolunda gitmeyecek, bindiği gemi bütün mürettabatıyla birlikte denizin dibini boylayacaktır.
Öykünün bundan sonrası, Robinson’un doğayla giriştiği büyük mücadeleyle ilgilidir. Gemiden kalan son birkaç parça eşya ve araç-gereçle işe koyulan Robinson, önce bir ev yapar, ardından yaban keçilerini evcilleştirir, yiyeceklerini yetiştirmeye başlar. Yavaş yavaş doğaya hakim olmaya başlamış, yabani hayvanlara boyun eğdirmiş, bir dolu acı tecrübeden sonra iyi bir çiftçi olmuştur. Bütün bunlar 12 yılını alır Robinson’un. Ama yalnızdır. Adaya gelişinden 22 yıl sonra, sahilde insan kemikleri görünce dehşete düşer. Kemikler, yamyamların varlığını kanıtlamaktadır. Robinson, esirleriyle birlikte adaya gelen yamyamlara saldırır, bazılarını öldürür, kalan son esiri kurtarır. Böylelikle Cuma da çıkar sahneye. Robinson asıl becerisini, bu ‘yamyamı’ medenileştirerek gösterecektir. Robinson ve Cuma, 10 yıl birlikte yaşarlar. Başlarından bir dolu serüven geçer ve sonunda yolu adaya düşen bir İngiliz gemisi tarafından kurtarılırlar. Londra’ya dönen Robinson, Brezilya’daki tarlası da işletildiğinden zengin bir adamdır artık. Evlenir, çoluk cocuğa karışır. Ne var ki denize duyduğu özlemi dinmemiştir. Karısı ölünce, adasını görmek için yeniden denize açılacaktır.
Yukarıda da söylediğim gibi, Daniel Defoe, ilk kitabın gördüğü büyük ilgi sonucu, Robinson Crusoe’nun bundan sonraki serüvenlerini de kaleme aldı. Ancak, biraz ticariydi yeni kitabı. Zengin ve yaşlanmış bir Robinson, burjuva insanın dünyayı fethinin alegorisi niteliğindeki ilk Robinson’un yanında pek sönük kalmıştı.
BİREYCİLİĞİN İLK TEMSİLİ
Cervantes, ‘Don Kişot’u yazdığında, henüz burjuva birey tarih sahnesine çıkmamıştı. Buna rağmen Don Kişot, modern insana yakın özellikleriyle ilk roman kahramanıydı. Robinson Crusoe ise gerçek anlamda bireydir. Üstelik dinsel kaygılardan uzak, doğaya karşı güçlü, çalışması ve hırsıyla bütün zorlukların üstesinden gelebilen, ahlaki değerleri kendisine göre kuran hesapçı bir birey.
İngiliz romanının Daniel Defoe’ya kadar olan tarihinde, romana eğitici bir işlev yüklenmiş ve roman pek saygın bir tür olarak görülmemiştir. Henüz roman üzerine kafa yoran olmadığı gibi romanların gerçeklikle bağı da yoktur. Defoe, ‘Robinson Crusoe’yu, gerçek bir öykü gibi aktararak -bir gerçeklik payı da vardır anlattıklarında- ve gündelik yaşama ilişkin ayrıntılara geniş yer vererek, bu edebi türe bundan böyle izleyeceği yolu açacaktır. Hem gerçeğe olan bağlılık hem de anlatılan öykünün sürükleyiciliği açısından ‘Robinson Crusoe’, kendinden sonra gelen yazarlar için kılavuz rolü oynamıştır. Ancak, Daniel Defoe’nun kahramanları yalınkat, hikaye anlatım dili ve üslubu basittir. Belki de bu nedenle, İngiliz ve dünya romanının öncüleri sayılan çağdaşları Henry Fielding ve Samuel Richardson kadar edebi eleştirinin konusu olmamış, her zaman sevilmiş ama çocuk romanı kategorisine alınarak önemsizleştirilmiştir.
Oysa, apaçık bir felsefi tartışması olmayan bu metin, burjuva bireyin ilk destanıdır. Felaketler art arda gelse de her zaman ayakta durmasını, kazanmasını ve şükretmesini bilen örnek bir yurttaştır Robinson. Bu yeni insan tipi daha önceki dönemlerde, toplumun önüne geçmemesi gerektiği düşünülen ve kınanan bireysel çıkarları apaçık savunur. Düşünün ki, ıssız bir adada bile, elinden hesap yaptığı kağıdı ve kalemi hiç düşmez. Sayılar önemlidir yaşamak için. Sayılar, zenginliğin işareti, kapitalizmin ruhudur.
Robinson Crusoe’da, ekonomik gerçekçilik her türlü duygunun üzerindedir. Öyle ki Robinson, Calvinist çalışma ahlakının romanda vücud bulmuş hali, burjuva bireyin yüzyıllar boyu sürecek hırsının, pragmatizminin erken bir sunumudur. Ada ise önemli bir simgeye dönüşmüştür romanda. Kısıtlamanın olmadığı, bireyin özgür iradesi ile yaptığı girişimlerin sonuçlarına razı olduğu ama bu tasarrufların da bireye hep başarılar getirdiği, feodalitenin ve devlet bürokrasisinin hantallığından uzak ütopik bir devleti temsil eder; aynı zamanda İngiltere için de bir modeldir.
ROMANDA İLK ÖTEKİLEŞTİRME
Don Kişot, Robinson’ların egemen olacağı bir dünya karşısında şaşkınlığa uğrayan, toplumsal idealleri, ahlaki değerleri savunan olumlu kahraman tipiydi ve trajikti öyküsü. Yaklaşık yüz yıl sonra gelen Robinson ise toplumsal bir kaygı taşımaz. Değerler manzumesi kısa ve özdür; çalışmak ve kazanmak! Doğa ve kendisinin ait olduğu toplumun dışındaki insanlar, tahakküm edilmek için vardır bu yeni insan tipi için. Don Kişot ve Sancho arasındaki ilişki, zaman içerisinde birbirini etkileyen ve eşitlenen bir nitelik kazanırken Robinson ve Cuma arasındaki ilişki, hiç değişmeyen bir efendi-köle ilişkisidir. ‘Robinson Crusoe' romanı Batı oryantalizminin bütün öğelerini barındırır
Siyah adam yamyamdır, eğitilmesi gerekir ve doğal olarak beyaz adama tabidir. Daniel Defoe, bu efendi-köle ilişkisinin öylesine mantıki sebeplere dayandırarak öyküler ki, okurken hiç de insanlık dışı gibi görünmez. Doğal ve zorunludur Robinson’un tahakkümü! Her şeyi beyaz adam kurmuştur, evi o yapmıştır, hayvanları o ehlileştirmiştir, tarlayı o hazırlamıştır. Cuma’ya düşen, yalnızca onun emirleri doğrultusunda çalışmaktır. Aslında Cuma, İngiliz işçi sınıfını da temsil eder. Girişimci burjuvanın yanındaki beceriksiz emek gücüdür o. Robinson, yani burjuva birey olmasa Cuma, yani işçi, yani emek de anlamsızdır Defoe’ya göre. Aklın ve üretim araçlarının sahibi Robinson ile kol gücünün temsili Cuma arasındaki ilişkinin diyalektiğini, F. Engels, yaklaşık 100 yılı sonra ‘Tarihte Zorun Rolü’ adlı makalesinde çok iyi bir biçimde çözümleyecek ve ‘Robinson Crusoe’ romanının arkasındaki ideolojiyi, marksist bir sınıf çatışması temelinde sergileyecektir.
Ancak, ‘Robinson Crusoe’ romanını, bugünden yola çıkarak yapılacak ideolojik çözümlemelerle mahkum etmek haksızlık olur. Diğer oryantalist metinler gibi, o da kendi toplumunun tarihi içinde yer alıyor, o tarihle ve kendi toplumsal deneyimleriyle farklı ölçüde biçimlendirme ve biçimlendirilme ilişkisinde kuruluyor ve bütün estetik biçimleriyle kültürün tarihsel deneyimlerden türüyor. Üstelik, tıpkı Don Kişot gibi, Robinson da geçen onca yıla rağmen canlılığını koruyan bir tip. Edward Said’in söylediği gibi, “Anlattıkları Robinson Crusoe’nun sanatsal değerin azaltmıyor, tersine, hegemonyayı sağlayan şey, onun bu değişmeyen yüksek sanatsal değerinde gizli.”
