“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

ÖDÜL ÜSTÜNE ÖDÜL: DAHA YENİ BAŞLIYORUZ

Paul Thomas Anderson’ın ‘Savaş Üstüne Savaş’ isimli yeni filmi, henüz daha duyurulduğunda sinema dünyasını ayağa kaldırmıştı. Film, yalnızca yıldızlar geçidi oluşuyla değil, aksiyon ve komedi dozunun muazzam ince dengesiyle de hem eleştirmenlerden hem de izleyicilerden tam puan aldı. Bu hafta itibariyle de beklediğimiz oldu: Film, ödül sezonuna her gün bir yeni ödülle başladı. Elbette, daha yeni başlıyoruz.

Paul Thomas Anderson’ın ‘Savaş Üstüne Savaş’ı (One Battle After Another) için yıldızlar yağmuru dediysem boşa değil; Leonardo DiCaprio, Benicio Del Toro, Teyana Taylor ve Sean Penn’i beyaz perdede buluşturan film, Thomas Pynchon’ın ‘Vineland’ (İthaki Yayınları) isimli romanından uyarlandı. Roman okurlarını, 60’lardan 80’lere uzanan bir Amerika yolculuğuna davet ediyor. Paul Thomas Anderson (PTA) ise  röportajlarında, senaryonun serbest bir uyarlama olduğunu özellikle belirtiyor.

Brian Tallerico’nun, “Anderson’ın senaryosundan güncel pek çok tema çıkarılabilir, fakat güçlü beyaz erkeklerden oluşan bir yeraltı örgütünün ırksal saflığı dert edinip gerçeği mite dönüştürmesi -ve tam tersini yapması- özellikle okullarda neyi öğrenip öğrenemeyeceğimize veya müzelerde neleri sergileyebileceğimize dair güncel tartışmalar düşünüldüğünde zamanın ruhuna hitap ediyor” cümleleriyle yorumladığı ‘Savaş Üstüne Savaş’a yakından bakarken, meşhur karikatürün sosyal medyada fenomen haline düşürdüğü “Teşekkürler, övdüm de geldim” cümlesi aklımdan hiç çıkmıyor. Zaten Oscar’lı bir erkek oyuncuyu ve neden Oscar almadığı yıllarca konuşulduktan sonra Oscar’a görece geç kavuşan bir diğer erkek oyuncuyu bolca övdük, önümüzdeki günlerde daha da övüleceklerinden de hiç kuşkum yok. 

Benim asıl dikkat çekmek istediğim isim ise ‘Bir yıldız doğuyor’ başlığıyla size sunmayı tercih edeceğim, Chase Infiniti Payne. Önümüzdeki yıllarda adını çokça duyacağımız şimdiden kesinleşen çiçeği burnunda oyuncu -kendileri, filmin bir nevi alamet-i farikası sayılabilir-, filmden önce mini dizi ‘Presumed Innocent’ ile ekranlarda boy göstermişti. Eleştirmenlerin övgü yağmuruna tuttuğu, şimdiden bir ‘başyapıt’ ilan edilen filmin başarısını, bahsettiğimiz enfes oyunculukların yanında ayrıca Jonny Greenwood’un müzik tasarımına da borçlu olduğunu eklemeden geçmeyelim.

Bir nefeste film

Klasik senaryo örgülerini düşündüğümüzde (giriş, gelişme ve sonuç), şöyle tatlı göbekli bir tepecik gibi görselleştirebiliriz. Anlatı yavaş yavaş başlar, ardından hızlanır ve olaylar gelişir, heyecan doruğa çıkar, ardından çözülür son olarak sakince kapanır. Ancak ‘One Battle After Another’ seyirciyi henüz açılış anında yakalayıp doruk noktasında bir aksiyona fırlatıyor ve seyirci anlatının içerisinde hızla yuvarlanmaya film boyu devam ediyor. Zira PTA seyirciye, sakince soluklanıp ayağa kalkacağı bir boşluk bırakmıyor. Hocasının “‘Terminator 2’ gibi bir film yapmak istiyorsanız gidin” demesi üzerine film okulundan ayrıldığı söylenen yönetmenin bu muazzam başarısı, neredeyse üç saati bulan filmi seyir deneyiminin izleyici için bir saat hissi vermesine olanak sağlıyor. Bu bile başlı başına büyük bir başarı elbette. PTA -sürekli ve sonsuz bildirimleriyle sosyal medyada beynini çürütmüş izleyiciye -hepimize diyebilir miyiz?- neredeyse unuttuğu bir deneyimi tozunu pasını silip, parıl parıl biçimde yeniden hediye ediyor.

Kırmızı bir sabahlık

Kürtaj yasağı destekçisi senatörün seçim bürosunu havaya uçuran, iletişim kulelerini patlatan, göçmen karşıtlığıyla savaşan French 75, politik öfkesiyle günümüz dünyasında dertleri bitmeyen seyirciyle bir paydaşlık kuruyor. Direkt göndermeler barındırmamasıyla dikkatleri daha da üzerine çeken filmin söyleyecekleri özlediğimiz bir kahramanlık anlatısına işaret ederken, gerçekte karşılığı çok net. ‘Büyük Lebowski’ye gönderdiği selamla, sabahlığıyla oradan oraya koşuşturan -sosyal medyayla olmasa da-, çeşitli uyuşturucu ve uyarıcı maddelerle beynini çürüten Bob’u fevkalade büyük bir başarıyla canlandırdığı performansında DiCaprio, beklediğimiz kahramanların çok da ulaşılabilir olmadığını gösterir gibi. Sean Penn’in yine muhteşem bir performansla canlandırdığı “Masal kötüsü kadar kötü adam, katıksız kötü adam, dünyadaki tüm kötülüklerin müsebbibi adam” Lockjaw ise asla taviz vermediği disiplinli görüntüsü (saç-sakal tıraşı yapılmış, jilet gibi ütülü ceketleriyle) her zaman orada, hazır ve nazır, görevinin başında. Sokaklarımızda…

Devrimci hiç unutur mu

‘Devrimci hiç unutur mu?’ derseniz, Bob yaşamlarının ona bağlı olduğu şifreyi bile unutuyor. ‘Devrimci hiç uyuşurur mu?’ derseniz, Bobi ayık gezmeyi seneler seneler evvel bırakmış. ‘Devrimci hiç plansız kalır mı?’ derseniz Bob -bilinçli mi bilinçsiz mi bu tercih bilinmez ama- en azından yakınlarında bir plan yapma potansiyeli barındırmış. Kızının dövüş sanatları eğitimi almasını sağlayan merkezin sahibi, Benicio del Toro’nun canlandırdığı Carlos da bu noksanlıklardan aldığı güçle bu ünlü (!) devrimcinin yaşamını kurtarıyor.  Ama Bob ve Lockjaw, ne kadar karikatürize temsillermişçesine, zıtlıkların en ucunda gösteriliyorlarsa, göçmen mahallesinin elebaşı Carlos ve tüm ailesi de o kadar karikatürize bir tanımlama içerisinde sıkıştırılmış.

Tam da bu noktada, Richard Brody’nin “Anderson kötülerini cehaletin ve kibrin istemsiz palyaçoluğu ile tanımlarken, kahramanlarını tüm kusurlarına rağmen hayranlıkla parlatıyor” yorumunu eklemek istiyorum, katılmadığımı söyleyerek. Çünkü, sanki tüm karakterler biraz fazla karikatürize, zaten filmin anlatısının gücü de mizahın aksiyonla ahenk içinde birleştirilmesinde. Ancak eğer bu roller, bu kadar üst düzey başarılı oyunculara teslim edilmeseydi, filmi bambaşka sıfatlarla anacağımıza da hiç şüphem yok. Ancak biz izleyiciler, karakterlerin kişiliğine-kendiliğine değil de, her şeye rağmen inandıkları ideallerinde, o yolda gözlerini daldan budaktan sakınmadıkları cesur davranışlarında buluyoruz hayranlıklarımızın karşılığını.

Her gün yeni bir ödül

Aralık ayı öyle bir başladı ki, gün geçmiyor ki ‘One Battle After Another’ bir ödül almasın diyebiliriz. Film, ödül sezonunu başlatan Gotham Ödülleri’nin 35. yılında altı ayrı adaylık elde edip yeni bir rekor kırdı ve en iyi film dalında ödülü kucakladı. Oscar’ın habercisi olarak görülen Gotham’daki bu başarı, filmin geleceğine dair beklentilerimizi (eğer böyle bir şey mümkünse) daha da yükseltiyor.

Gerçi, ‘Hamnet’ Oscar yarışına dair güçlü bir ipucu olduğuna inanılan Gotham’da ödül almadı ama ‘One Battle After Another’ ve ‘Hamnet’ arasında Oscar’da zorlu bir yarış olacağını bilmiyor değiliz.

Hemen ardından, New York Film Eleştirmenleri Birliği’nin en iyi film ödülüne layık görülen ‘One Battle After Another’, aynı zamanda Carlos rolüyle Benicio Del Toro’ya en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü kazandırdı.

Ve son olarak, yani üçüncü günde, National Board of Review (NBR) sonuçları açıklandı ve törene en iyi film, yönetmen, erkek oyuncu (Leonardo DiCaprio) ve yardımcı erkek oyuncu (Benicio Del Toro) ödüllerini kazanan 'One Battle After Another' damga vurdu; filmdeki etkileyici performansıyla Chase Infiniti de NBR’nin çıkış yapan oyuncu ödülünün sahibi oldu. Herhâlde hangi ödülü yürekten alkışladığımı belirtmeme gerek yoktur.

Başladığım gibi bitirelim: Elbette, daha yeni başlıyoruz.


Ayrıca okuyun