Amerikalı yazar Ben Lerner’in İspanya’da yazdığı ilk romanı ‘Atocha’dan Ayrılış’ klasik bir hikaye anlatmıyor, okuyucuyu derinden etkilemek gibi bir derdi de yok. Sadece karakterin iç sesi ve tuhaf zihin akışı var, sessiz sedasız sizi kendine çekiyor.
Baştan söylemeliyim; ‘Atocha’dan Ayrılış’, herkesin seveceği ya da bir çırpıda sıkılmadan bitirebileceği türden bir kitap değil. Heyecanla takip edilecek klasik bir hikaye anlatmıyor, okuyucuyu derinden etkilemek gibi bir çabası da yok. İşte bu hafiflik beni o kadar kendine çekti ki, ‘acaba’larla başladığım kitap, nefis bir akışta devam etti. Beklentisizce, insanda tuhaf hisler uyandıran bir karakterin iç sesini dinledim ve karmaşık dünyasına sessizce eşlik ettim.
Amerikalı yazar Ben Lerner’in A’tocha’dan Ayrılış’ta yarattığı karakter Adam Gordon, kazandığı bursla New York’tan Madrid’e giden genç bir şair. İlginçtir ki, Ben Lerner de tıpkı Adam gibi aynı bursla bir süre Madrid’de bulunmuş ve ilk romanı ‘Atocha’dan Ayrılış’ı da orada yazmış. Lerner’le Adam arasında başka ne gibi benzerlikler var bilmiyorum ama epey merak ediyorum.
ŞİİR YAZMAK DIŞINDA HER ŞEYİ YAPIYOR
Kendini Amerikalı genç bir şair olarak tanıtan Adam, şiir yazmak ve dil öğrenmek için Madrid’de. Yani teoride böyle. Ama günleri pek öyle geçmiyor. Kiraladığı küçük çatı dairesinde kahve ve sigarayla güne başlayıp; gündüzlerini Madrid’in güzelim sokaklarında, parklarda, müze ve galerilerde geçiriyor. Bunu da, “Günlerin çoğunda siestamdan uyandıktan sonra espresso makinesini ocağa koyar, kahvenin hazır olmasını beklerken bir esrarlı sigara sarardım. Hazır olduğunda duşu açar ve su ısındığında duşa girip kahvemi orada içerdim. İçtikçe su espressoyu sulandırır, buhar ve kafein yavaş yavaş zihnimi berraklaştırırdı” diye anlatıyor kitapta. Geceleri de barlarda ya da yeni tanıştığı insanların evlerinde Madrid kültür-sanat çevresine dahil olmaya çalışmakla geçiyor. Buradan bir grup insanla arkadaşlık kurmak istiyor, onların arasına girmek… Ve başarıyor da.
SİZ HİÇ ‘SAHTE’ HİSSETMEDİNİZ Mİ?
Başta da söylediğim gibi Adam, tuhaf bir karakter. Kendini ‘sahte’ biri olarak görüyor, çok kolay yalan söyleyebiliyor. Sıklıkla da söylüyor. Yazdığı şiirlerin bir kısmını başka şairlerden derliyor mesela ve -tuhaftır ki- kimse bir şey fark etmiyor. Bulunduğu ortamlarda mimiklerini, el-kol hareketlerini bile özellikle seçiyor, önceden ezberlediği bazı İspanyolca cümlelerle nokta atışı yapıp, her duruma uyum sağlıyor, dile hakim olduğunun düşünülmesini istiyor. Ve bunu epey ustalıkla beceriyor. Şiirleri İspanyolcaya çevrilip okunuyor, etkinliklere davet ediliyor, ‘Amerikalı genç şair’. O da kendine şaşıyor.
Ama bu ‘sahtelik’ o kadar her yanını sarıyor ki, zaten ruhen bir hayli dağınık olan Adam, kullandığı ilaçları daha da artırıyor. Hatta cebinde ilaç bulamadığında hissettiği yoksunluk ve yaşam tereddütü bir noktada fiziksel olarak da kendini göstermeye başlıyor. Bulantılar, kopuşlar, Adam tökezliyor. Şair olmak istiyor ama sıkıştığı yerde inanca yer yok. Sanatı ve kendini anlamlı kılmak istiyor ama hiçbir şeyle tam olarak bağ kuramıyor. Böyle zamanlarda yalanla var olmaya çalışıyor, farklı bir hikayeyle. Aslında modern insanın bir temsili belki de Adam. Kendini hiç ‘sahte’ hissetmemiş olan var mıdır? Ben 38 yıllık hayatımda benzerlerini bir hayli hissettim. Başlangıçta oldukça yabancı gelen Adam, işte bazen böyle tanıdıklaşıyor. Ve dili de bir anda tatlılaşıyor. Tuhaf ama bazen komikleşiyor bile.
İKİ AŞK ARASINDA USTA BİR YALANCI
Adam, duygulara da yabancı. Kitap boyunca iki kadın arasında gidip geliyor. Bir anda aşık olduğunu hissedip, işler biraz yokuşa sürülünce bu hissin de sahte olduğu kanısına varıp uzaklaşıyor. İnsanlara olduğu kadar kendine yalan söylemekte de bir hayli usta. Kadınlardan şefkat istiyor; bunu yaparken o kadar acizleşiyor ki, iş çok sevdiği annesinin öldüğünü söylemeye kadar varıyor. Sonra bunun pişmanlığıyla yanıp tutuşuyor ama itirafını bile bir başka yalanla yapıyor. Dedim ya içi darmadağın olmuş ve toparlanamayan biri Adam.
İSPANYA TARİHİNİN EN KORKUNÇ SALDIRISI
Diğer taraftan kitapla ilgili en önemli konu ise politik arka planı. Ben Lerner’in Madrid’de bulunduğu 2004 yılında, başta Atocha olmak üzere Santa Eugenia ve El Pozo tren istasyonlarına yapılan ve 190 kişinin hayatını kaybettiği -İspanya tarihinin en korkunç- terör saldırısı aslında kitabın ana eksenini oluşturuyor. Lerner, şahit olduğu bu faciayı ve toplumda yarattığı tahribatı, Adam’ın iç dünyası üzerinden okuyucuya aktarıyor. Ve kitapta sıklıkla edebiyat ve siyaset arasındaki ilişki özellikle de şiir üzerinden tartışmaya açılıyor. Adam’ın buradaki duruşu ise hep o bahsettiği ‘sahtelikten’ uzaklaşıyor ve gerçeklikle karışmaya başlıyor; sanat, dünyayı anlamakta eksik ve aciz mi kalıyor? Hele ki böyle karanlık bir dönemde ve ardından yükselmeye çalışan yeni düzende. Atocha’dan Ayrılış, bu yönüyle de insanı düşünmeye iten farklı bir deneyim sunuyor.
Ben, Lerner’in Atocha’yı, dönemin siyasi iklimini anlatışını, yarattığı kafası karışık -aylak- Adam’ı ve Atocha’dan zihnen ayrılışını çok sevdim. Adam, nihayetinde kendi sahteliğinin ahenginde ilerledi ve hikaye sona ererken hissettiği gibi, ‘özgürlük yükselişteydi’.
