MEHMET TEZ İLE 90’LARIN BEYOĞLU’NDAN GÜNÜMÜZE

Müzik yazılarıyla tanıdığımız Mehmet Tez, ilk romanı ‘Leopar Selim’in Son Günü’nde, ortadan kaybolan bir müzisyenin izinde 90’ların müzik ortamından günümüze uzanan polisiye tadında bir hikaye anlatıyor. 90’lar Beyoğlu’sunun canlı ve dağınık ruhunu taşıyan romanı, Mehmet Tez’le bir süredir yaşadığı Londra’da konuştuk.
Pek çoğumuzun 2000’lerin başlarındaki müzik yazılarıyla tanıdığı Mehmet Tez’in ilk romanı ‘Leopar Selim’in Son Günü’ geçtiğimiz aylarda Doğan Kitap aracılığıyla yayınlandı. 90’ların müzik ortamından günümüze uzanan kitap, iki eski dostun mazide kalan hikayesini ve içlerinden birinin yıllar içindeki hesaplaşmasını anlatırken sırtını o zamanın Beyoğlu’na yaslıyor. Bir süredir Londra’da yaşayan Tez’le bir araya geldik ve hem kitabını hem de geçen yılları konuştuk. Röportaja geçmeden evvel okurlara küçük bir not, yazar 13 Aralık 16.00’da TÜYAP Kitap Fuarı’nda imza gününde olacak.
Bu kitap fikri nasıl ortaya çıktı sorusuyla başlayalım mı?
Bundan yıllar önce Cem Erciyes beni aradı ve “Sen neden bize bir kitap yazmıyorsun?” dedi, “Ne yazacağım?” dediğimde; 90’larla hayatımızdan geçen şarkıların hikâyeleri gibi bir fikir sundu. O zaman ilk kez aklıma girdi aslında, demek ki ben kitap yazabilirmişim diye düşündüm. Sonra çocuğum oldu, buraya taşındık, araya bir sürü şey girdi. Gazeteciliği biraz rölantiye aldım, Google’da çalışmaya başladım. Dört sene öyle geçti. 2023’te işimden ayrıldım ve tekrar gazeteciliğe yoğunlaştım. Kitap işini yeniden gündeme getirdim ama konuştuğumuz gibi bir kitap yazamayacağımı fark ettim.
Hikâyeler yazayım dediğimde, Cem de “Yaz bakalım” dedi. Fakat hikâyelerden bir tanesi çok uzadı ve yavaş yavaş romanın sularına girdim. Bilmediğim alanlardı ama sevdiğim yazarların içselleştirdiğim şeyleri bana yol gösterdi. O güvenle 80-100 sayfa yazdım, Cem’e yolladım. Cem, “Devam et” dedi. Sonra bir, bir buçuk sene hiç konuşmadık; bir gün kitabı bitmiş hâliyle yolladığımda “Bu olmuş” dedi. Sağ olsun editörüm Nimet’le çalıştık; çok bir şey değiştirmedik, olayların sağlamasını yaptı diyebilirim. Benim için kitap böyle oluştu; bambaşka bir şeyken romana dönüştü.
Peki Türkiye’nin müzik tarihine dair bir kitap fikri duruyor mu?
Hep düşünüyorum ama bir türlü kalkışamıyorum. Öyle işler bana çok kategorik geliyor, onu formüle edemiyorum. Ama mesela bu kitabı çok büyük bir iştahla yazdım. En çok yazmak istediğim dönemi ve yeri anlattım.
Polisiye unsurlar içeren bir anlatı
Kitabın türüne gelmek istiyorum, kitap polisyeye yakın bir anlatıya sahip. Tam bir polisiye diyemeyiz belki ama illa bir dedektif koyacak olsak Barış’ın vicdanını yapabilirdim ben. Siz buna dair ne söylersiniz?
Polisiye gibi, güzel bir gözlem aslında; çünkü ben polisiyeleri çok severim, o kurgular hep hoşuma gitmiştir. Bu süreçte yazarlıkla ilgili pek çok kitap okudum; gerilimle klasik polisiyenin farkı nedir diye hep düşünürdüm. Bütün o yapılarda dikkatimi çeken iki tür vardı: Birinde kahraman her şeyi biliyor ama biz bilmiyoruz, onun çözmesini bekliyoruz. Diğerinde ise kahraman hiçbir şey bilmiyor, biz biliyoruz; hop oturup hop kalkıyoruz. Bu iki yapı hep çok hoşuma gitmiştir. O yüzden yazarken okuru merak ettirip sürüklemek istedim. Bu yüzden polisiye unsurları kullandım. Gerek Barış’ın sonu, gerek Selim’in sonuna giden yolu hep öyle döşedim; bazen biz biliyoruz ama o bilmiyor, bazen tam tersi. Bir yandan da Oğuz Atay’ı çok severim; öykülerinde sağa sola savrulan iradesiz adamlar vardır, Selim’i de biraz öyle kurgulamak istedim. Beyoğlu’nda gezdiği bir sahne var mesela, Beyaz Mantolu Adam gibi adeta; savruluyor. En sonunda Beyoğlu ona tokadı atıyor, siyah torbalarla evine yolluyor.
Ev arkadaşım 27 yaşında hayatını kaybetti, beni çok etkiledi
Kitapta o zamanın Beyoğlu’su çok gerçek. Karaktlerde de gerçek hayatta tanıştığınız esinlendiğiniz kişiler de var mı? Leopar Selim mesela; belki birkaç kişinin toplamıdır, belki sonu aynı olmamıştır ama, gibi.
Birkaç kişinin toplamı daha doğru tabii ama böyle karakterler oldu hayatımda. Sonuçta hayal ürünü de yazsanız, bir hareket noktası oluyor. O kökler benim hayatımda var. Ben müzik yapıyordum; kısa bir dönem barlarda çalıyorduk. Bir ev arkadaşım vardı, gitaristti; ben bas çalıyordum. Ev arkadaşım 27 yaşında hayatını kaybetti; o olay beni çok etkilemiştir mesela. O, Beyoğlu’nda hayatta kalamayanlardan biriydi. Bu kitap onu mu anlatıyor? Hayır. Ama kitabın anlattığı şeylerin içinde, o da var. Sembolik bir şekilde, o dönemi atlatamayan ama izleri bugüne gelen insanları da anmak istedim. Biraz da şöyle: Barış’ın yeteneği daha az ama hırslı; öbürü kaybolmuş ama yetenekli. Bunlar aynı insan da olabilir. Hepimiz bir noktada içimizdeki bir şeyi öldürmek zorunda kalıyoruz; çünkü hayat sert, yolunuza devam etmek istiyorsanız arkanızda cesetler bırakıyorsunuz. Selim de o cesetlerden biri gibi düşünülebilir. Aynı insanın iki parçası olarak da yorumlanabilir. Benim hayatımda böyle insanlar oldu; barlarda gördüklerim, etrafımdakiler, kafamda yarattıklarım. Ama bir gerçek var: O yıllarda yolları oradan geçenler için bu karakterler tanıdık gelecektir.
O zamanlar her şey daha hamdı, daha sertti
Yakın tarihte İstanbuldaydınız sanırım, çıktınız mı Beyoğlu’na, nasıldı?
Çıktım tabii, baya değişmiş, hiç tanınmayacak halde. Ama ben uzun zamandır Beyoğlu’ndan kopmuş durumdayım. Fiziksel olarak gidip görmek başka, ama o kültürün içinde değilim. O yüzden sadece görüntüsüne bakarak nasıl olduğunu anlayamam. Kitaba hazırlanırken Beyoğlu’nda geçen romanlar, gezi yazıları okudum. 1860’lardan, yani Pera zamanlarından itibaren araştırdım. Semtin psikolojisini anlamaya çalıştım: 40’larda nasıldı, 20’lerde işgal altındayken nasıldı… Hep kendine has, herkesin “Allah kahretsin bunları” dediği ama yine de merak edip gittiği; içinden bir şeylerin hep yeşerdiği bir yer burası. Kimi zaman lanetlenmiş, kimi zaman “günah yuvası” damgası yemiş ama her dönem bir özelliği olmuş. Beyoğlu’nun her 10 yılı öncekini özletmiş. O zamanlar birileri de bizim için “Biz eskiden takım elbiseyle Beyoğlu’na çıkardık, bu saçlar ne böyle,” diyordu. O yüzden şimdi baktığımda ben o duruma düşmek istemiyorum. Ama şunu düşünüyorum: Keşke sermaye biraz daha şefkatle yaklaşsaymış. Baltayla girmişler. Beyoğlu’nda şu an alternatif kültür muhtemelen arka sokaklarda vardır ama ana cadde markalarla kuşatılmış adeta. Sergi salonları, kitapçılar, tiyatrolar hâlâ var ama markalar çok domine ediyor. 90’larda öyle değildi; o zamanlar her şey daha hamdı, daha sertti. Kaba saba, işlenmemişti biraz.
Sizin zamanınınızın Beyoğlu’su nasıldı?
Biz “Beyoğlu ne güzel bir yer” demiyorduk aslında. “Biz” dediğim, 20’lerinde olan, öğrenci, müzikle, sinemayla ilgilenen insanlar. Zaten İstanbul’da o zamanlar üç merkez vardı: Kadıköy, Beyoğlu ve biraz da Bakırköy. Online bir dünyanın olmadığını düşünün; biriyle iletişim kurmak için fiziksel olarak bir araya gelmeniz gerekiyordu. O dönem Ankaralı, Bursalı, Eskişehirli bir grubun müzik yapabilmesi için Beyoğlu’na gelip çalması şarttı. Şimdi öyle bir şeye gerek yok; nerede olursanız olun Instagram, Spotify, TikTok var. Artık fiziksel olarak bir yerde bulunmaya gerek yok ama o zaman vardı. Bu yüzden o merkezler canlıydı. Sadece “bir araya gelelim” hoşluğu değil, bu gerçekten bir ihtiyaçtı.
O anlamda Beyoğlu çok farklıydı; insanların oraya gitmeye ihtiyacı vardı. Müzik dinlemek, birileriyle tanışmak, kitap, CD ya da plak bulmak istiyorsanız mutlaka oraya giderdiniz. Biz kasetçiydik çünkü CD ve plak pahalıydı; her şey kaset üzerinden yürürdü. İnsanlar benzer zevklere, bakış açılarına sahipti ama aynı zamanda bir arada olma arzusu da vardı. Mekân sayısı az olduğu için insanlar aynı yerlerde buluşurdu. Farklı müzik türlerine göre ayrışma 2000’lere doğru başladı. Öncesinde aynı mekânda Depeche Mode çalarken ardından Bob Dylan, sonra Barış Manço çalardı. Daha karma, karışık ama canlı bir kültür vardı.
Şimdi ise her şey algoritmalarla, küratörlü içeriklerle geliyor. “Bunu sevdiysen bunu da seversin” diye karşımıza hep benzer şeyler çıkıyor. Belki hiç caz dinlemedim ama dinlesem seveceğim; algoritma bana o şansı vermiyor. Eskiden radyolar bizim zevkimize göre değil, kendi politikalarına göre yayın yapardı; biz ona maruz kalırdık. O zaman bu hoş gelmezdi ama şimdi dönüp bakınca farklı türlere maruz kalmak güzeldi. Bugün her şey elimizin altında, evet, ama bu kadar farklı müziğe maruz kalabiliyor muyuz emin değilim.
Londra’da hayat nasıl peki?
Buraya geldiğimde küçük bir çocuğum vardı. Çocuğunuz olunca her şey onunla ilgili hale geliyor. Onun büyüme döneminde benim için o defterler kapandı: dışarı çıkmalar, konserleri takip etmek, sosyal hayat… Hem çocuk sahibi olup başka bir dünyaya giriyorsunuz hem de şehir değiştiriyorsunuz. Yeni şehirde tanıdığınız az, yol yordam bilmiyorsunuz. Londra çok güzel ama turist değilsiniz artık; burada başka bir yaşam biçiminin içine girince farklı bir boyut açılıyor. Bununla baş etmek de her zaman kolay değil. Buraya gelir gelmez YouTube Müzik’te çalışmaya başladım. Hep müzikle iç içeydim; bu bir şanstı. Hem işime devam ettim hem de yazılar yazdım.
Benim için her şey asıl o rutin çalışma dönemi bittikten sonra başladı. O zaman Londra’yı keşfetmeye başladım. İstanbul’dayken de aslında şehrin tamamına gitmezdik; üç semtte takılırdık. Burada da benzer bir hayatım olduğunu fark ettim. Şimdi de en fazla beş-altı semte gidiyorum, sadece o çember biraz genişledi. Hayat nasıl gidiyor derseniz… Benim yaşımda biri için bu yaştan sonra Londra’ya taşınmak, yeni bir hayata başlamak kolay değil. Hep İstanbul’dayım aslında, aklım da kalbim de Türkiye’de. Çocuğum için öyle olmayacak ama benim için değişmez bu. Hayat biraz Türkiye’yi takip etmek ve buradaki rutin işleri yapmak arasında geçiyor. Haber kovalamak, röportaj varsa onları yapmak, Substack’teki bültenimi doldurmak, köşemi yazmak ve son iki yıldır da kitapla uğraşmak… Şimdi de yeni bir fikir var kafamda, umarım ona devam edebilirim.
Yine kurgu mu olacak?
Evet çok yazmak istediğim bir roman var. Ama şu anda çok karışık. Sevdiğim yerlerini yazarak ileriliyorum ama ne başı belli ne sonu belli. Fakat 2026 gibi bitirmeyi düşünüyorum.
O da müzikle mi alakalı?
Yok, o müzik hakkında değil. Türkiye ve İngiltere arasında geçecek ama asıl meselem şu: Dünya çok hızlı değişiyor. Oyunun kuralları, sistem, teknoloji, yapay zekâ… her şey dönüşüyor. Hep iki arada bir derede, bir şeylerin eşiğindeyiz. Eski dünya bir türlü bitmiyor, yeni dünya da tam başlayamıyor. Ben de o arada kalmış birini anlatmak istiyorum. O soruların yanıtlarını, yaratacağım karakterlerin arasında arayıp dolaştırmak istiyorum.
Günümüzde yeni ve taze olan şey rap
Kitaba dönersek…Bir yanda şimdiki zamana yaklaşınca beliren sınıfsal olarak aşağılardan gelip bir anda şöhret ve parayla karşılaşmış bir rapçi karakter var. Diğer yanda 90’larda genç olmuş, daha “eski usul” bir rockçı personası var. Bu iki karakter üzerinden kurduğunuz sınıfsal ve kültürel karşıtlığa dair örtük bir analiz de yapıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Orada biri gelecek, biri geçmiş diye düşünebiliriz. Rock artık biraz geçmişte kaldı. Günümüzde yeni ve taze olan şey rap. Beğenelim ya da beğenmeyelim, 90’larda rock neyse, şimdi de rap o rolü üstleniyor. İkisinin kökeni farklı. Rock daha çok orta sınıf çocuklarının müziğiydi. Rap ise ilk başta yine şehirli, orta direk ailelerin çocuklarıyla başladı — mesela Fuat’a ya da Ceza’ya bakın. Çok zengin insanlar değiller ama kentli bir arka planları var. Sonra gelen yeni dalga ise bambaşka: drill ve benzeri türlerle birlikte, doğrudan kenar mahallelerden, suçun içinden gelen, büyük yokluklarla büyümüş bir kuşak var. Bu gençler bir anda paraya kavuşuyorlar ve o parayla ne yapacaklarını da pek bilmiyorlar. Sosyal medya sayesinde bu çok hızlı oluyor.
Ortada bir kültür şoku var ve bu günümüzün gerçeği. İnsanlar beğenmeyebilir ama İstanbul’da arabaların içinde gençler LevelC5, Uzi dinliyor. Yapacak bir şey yok; bu bir realite ve büyük bir ekonomi. Sosyal medya olduğu sürece de devam eder. Öte yandan indie müzik de 90’lardaki Türkçe rock’ın açtığı kapıdan yürüyüp geldi. Dolu Kadehi Ters Tut’un 10. yılı, Nilipek’in 15. yılı kutlanıyor; biletler tükeniyor. Onlar artık alternatif değil, yeni ana akım. Arkadan gelen alternatif ise rap. Kitaptaki hikâyede de Barış geçmişi özlediğinde, o duyguyu yakalayacağı yer rap dünyasıydı. Pelin de bugünün müzik piyasasına yatırım yapacaksa, rap’e yönelmek zorundaydı. Rock elbette hâlâ var, hiçbir zaman da geçmez. Ama bugün yatırım yapılan şey rap. Barış’ın o sofrada kendine yaşlı hissettirecek biri olmalıydı. Onun gençlik karşısındaki kırılganlığını göstermek istedim. Bu da ancak bir rapçi, hatta bir drill’ciyle mümkündü.
Yine kitaptaki bir diğer şey, Türkçe rock meselesi. Bu soru aslında yanıtını çoktan buldu ve mümkünlüğünü gösterdi, ama o yıllardaki Türkçe rock olmaz tartışmasına dönelim mi?
Çok komikti, bu tartışma gerçekten de vardı. “Türkçe rock olur mu ya?” deniyordu ve çatır çatır da oldu! En çok karşı çıkanlar, sonra en çok sahiplenenler oldular. Bu durum aslında 12 Eylül’le başlayan kültürel kesintiden kaynaklanıyor. O dönem Barış Manço’ların, Erkin Koray’ların müziği öndeydi, üstelik İngilizce de değildi. Ama darbe sonrası kuşak bambaşka şeyler dinleyerek büyüdü; kültürel akış bir anda bıçak gibi kesildi. Cem Karaca’yı sanki sadece solcular dinlermiş gibi bir algı vardı. O müzik, siyasi otorite tarafından istenmedi; devlet apolitik bir gençlik istiyordu. O sırada biz özel radyolarla, kanallarla, teknolojiyle dünyaya açıldık ve yabancı müziğe yöneldik. Led Zeppelin’ler, Pink Floyd’lar dinledik. (Gerçi Erkin Koray da Led Zeppelin dinliyordu, o ayrı mesele.)
O dönem “Türkçe rock olur mu?” tartışması çıktı ve saçma bir hâl aldı. Çünkü elbette olurdu, olmuştu da. Ama o eşiğin açılması çok büyük bir kapıydı. Gerçek anlamda bir yeniden doğuş gibiydi. Bugün bakınca, indie gruplarda o ruhun devamını görebiliyorsunuz. Çok çeşitli müzik yapan, denemekten korkmayan gruplar var, Türk müziğine isterse Japon müziğini bile katabiliir. Kulaklar artık her şeye açık, bu geniş fikirlilik güzel bir şey. 90’larda Beyoğlu öyle değildi. Her şey daha kompartımanlıydı: rockçı, metalci, hatta “sen death metalcisin, ben glam’ciyim” diye ayrımlar vardı. Arkadaşlıklar bile bu yüzden biterdi.
Kitap şimdiye dek nasıl yorumlar aldı, 90’lara duyulan özleme dair bir misyon da yüklendi galiba biraz.
Okuyan insanlar genel olarak 90’lara ışınlanma hissini sevdiklerini söylüyor; o dönemi yaşayanlar kendilerinden bir şeyler buluyor. Ama “Hayatımda kaset görmedim, Beyoğlu’nun o zamanlarını bilmem ama oralarda dolaşmak çok hoşuma gitti.” diye mesajlar da aldım. Bunlardan bağımsız, merak ederek okuyanların yorumlarını da almaktayım.
Kitabı yazarken size eşlik eden müzisyenler kimlerdi ya da sizin için ilham olan yazarlar?
Kitabı yazarken Selim'in zihnine girip onun dinleyip seveceği şeyleri dinlediğim zamanlar oldu. Bu 90'ların Beyoğlu'suna ışınlanmanın da bir yoluydu. Pek çok isim arasında Bob Dylan, Leonard Cohen, Neil Young, Led Zeppelin ve Bülent Ortaçgil bana çok eşlik etti. Bu isimler 90'ların öncesinden geliyorlar elbette ama o dönem üzerinde etkileri büyüktür. Kitabın müzikal ayağını derleyip topladığım geniş bir liste Spotify'daki hesabımda var. Dileyenler bu listeyi kitabı okurken dinleyebilirler. Yazım sürecinde bana her zaman ilham veren yazarları ve kitapları yanımdan eksik etmedim. Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Sevgi Soysal, Kemal Tahir hep elimin altındaydı. Ayrıca Tolstoy'un hikayelerini, Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ını ne zaman sıkışsam ve ilham arasam okurum. Sanırım en ilham verici bulduğum eserler herkesin gözü önündeki klasikler. Bu eserlerin söyleyecekleri hiç bitmiyor.
Önemli Not – Spoiler içerir: Henüz kitabı okumayanlar bu soruyu atlayabilir.
Bu kitaba başlarken Selim’in sonunu zaten biliyoruz, Barışın kaybolduğu ya da öldüğü ihtimalini de. Bunu planlamış mıydınız yoksa yazarken mi gelişti?
Selim’inki planlıydı, Barış’ınki değil. Başta Barış’ın vicdan azabıyla her şeyi itiraf ettiği bir son düşünüyordum. Kitabın ilk notlarında, Barış Instagram’da her şeyi açıklıyor, ardından herkes onu linç ediyordu. Ama bir grup insan da “Helal olsun sana” diyordu ve Barış, müzik kariyerine değil ama sosyal medya fenomeni olarak hayatına devam ediyordu. Düşündüğüm son buydu ama sonra bir kitapta her şeyi anlatamayacağıma karar verdim. Sosyal medya fenomenliğini irdelemeye kalksaydım odağını kaybederdi kitap. O yüzden orayı çok kurcalamadım. Onun yerine, Barış’ın bir yerde görülme ihtimalinden bahsederek o fikri biraz “gıdıklamakla” yetindim.
Belki de ölmemiştir.
