“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

FUARLAR, FUARLAR VE KİTAPLAR VE TARTIŞMALAR

Eleştirmen geleneğimizin geleceğinden şüpheliyim. Şüpheye kapılmama sebep olan X’te karşılaştığım Ayfer Tunç yorumları. Romanın ilk elli sayfasını okuyup atarlanan, yazarı yerden yere vuran, beğenmedim, olmamış diye ahkam kesen onca sosyal medya eleştirmenini görünce hayrete düştüm.

Güya ayda bir yazacaktım. İki ay sürdü yeni yazıyı yazmam. Bunda en etkili sebep yoğun bir sonbahar geçirmem. Ekim başında Frankfurt Kitap Fuarı’na gittim, oradan geldim ve bir hafta sonu İzmir’e, daha sonra da Diyarbakır kitap fuarlarına gittim. Ekim ayı böylece geçiverdi. Bu arada Frankfurt’tan topladığımız sayısız yeni kitabın pdf’lerini okumak ve ne zamandır benden yanıt bekleyen yerli yazar dosyalarına vakit ayırmak da beni serbest okumalardan uzaklaştırdı. Bu nedenlerle iş dışında hem az okuyabildim hem de yazacak vaktim olmadı. 

Kitap okumak için uçak yolculukları gibisi yoktur. Zaten saatlerce o bekleme salonlarına, uçak koltuklarına mahkumsunuzdur. Genelde ortam temiz pak, gürültüsüz ve sarsıntısızdır. Böylece sayfalar önünüzde akar gider. Benim Ekim ayındaki ilk uçak kitabım George Saunders oldu. 

Son yıllarda çeviri edebiyat yeni bir hamle yapmış durumda. Sadece büyük, yıllardır çeviri kitaplar yayımlayan yayıncıların değil, butik yayıncıların, yani birkaç kitapseverin çalıştığı küçük yayınevlerinin ustalıkla seçtiği, özene bezene hazırladığı kitaplardan bazıları da gerçekten çok ilgi görüyor. İzmirli TUDEM grubunun alt markası DeliDolu’nun bastığı George Sanders de ilgi gören isimlerden biri. Adını çok duymuş olmalıyım ki ‘İkna Ulusu’ adlı kitabını Kitapyurdu’ndaki favorilerime eklemişim. Bir ara nasılsa sepete girmiş, parası ödenmiş, eve gelmiş. Yolculuğa çıkarken sırt çantama attım. 

İKNA ULUSU: SOĞUK, KESKİN VE MİZAHİ

‘İkna Ulusu’ distopik öykülerden oluşuyor. Gerçekten kendine özgü bir mizahı var Saunders’in. Soğuk, keskin ama yine de içerdiği zeka ve alaycılık nedeniyle dudağınızın kenarında bir tebessümle okuyacağınız öyküler bunlar. Tüketim toplumunun buyurgan ve otokratik yönetimler, onlardan aşağı kalmayan şirketler aracılığıyla insanları köleleştirdiği bir dünyadan öyküler anlatıyor. Keskinliği garipliğinden, soğukluğu ise öykü kahramanlarının bu garipliği sıradanlaştırmalarından kaynaklanıyor. Ben çok çok bayılmadım. Bir süre sonra bu kadar iyi fikir ve yaratıcılık gösterisinden yorulduğumu hissettim. Kalın olmamasına rağmen kitap çok zor ilerledi, kendini merak ettirtmedi ve koskoca beş günlük Frankfurt seyahati boyunca neredeyse sadece onu okumuş oldum.

İzmir yağmurluydu, fuar alanında çok gezemedim, oradaki eski dostlarıma ve yazar arkadaşlarıma vakit ayırdım daha çok. Ama Diyarbakır Kitap Fuarı yeni tanışıklıklar ve eski dostlar açısından epey verimli geçti. Bana armağan edilen ve satın aldığım pek çok kitapla döndüm eve. 

YEDİLER TEKNESİ: Kitabın yazarı Abdullah Aren Çelik imzalayıp armağan etti. Ben de iyi bir yazarla tanışmış oldum. Ben yeni tanıştım ama Abdullah Aren Çelik’in beş kitabı var yayımlanmış. Everest Yayınları’ndan çıkan bu kitabını zevkle okudum. Kule’nin korku dolu ikliminde ve hep savaşta olan bir ülkede yaşananları biraz destansı, masalsı bir üslupla, merak öğesini canlı tutarak anlatıyor. Severek okudum. 

KİMSENİN ÖLMEDİĞİ BİR CİNAYET ÖYKÜSÜ: Yazar Ali İpek’le, Kemal Varol’un yeni romanı için düzenlediği etkinlikte tanıştım. Kitabını İletişim Yayınları standından satın aldım. Devlet memurluğu yapan ve bir yandan da edebi üretimini sürdüren genç bir yazar. Etrafa yaydığı neşesi romanına da sirayet etmiş. Sert bir konuyu, dertli karakterler aracılığıyla ama alaycı hatta garip bir neşesi olan üslupla anlatan iyi bir yazar. Ali İpek’in kısa ama yoğun romanlarını takip etmek gerektiğini düşünüyorum.

İNTİHAR: Diyarbakır fuarında biraz Enver Aysever’le gezindik. Sel Yayınları’nın çeviri kitaplarını neredeyse ezbere biliyor. Doğrusu Sel’i kıskandım. Bu duyguyla olsa gerek bana şiddetle tavsiye ettiği Edourad Leve’nin iki kitabını hediye etmesini sağladım; yani paralarını o ödedi. İnsanın sevdiği bir yazarı hediye etmesi güzel bir duygudur, Enver bu duyguyu yaşasın istemiş olmalıyım. Diyarbakır dönüşü ‘İntihar’ adlı kısa kitabı merakla okudum. Kendisi de intihar ederek ölen Leve, günümüzün alttan altta kültleşen isimlerinden biri. Bu kitabında bir arkadaşının intiharını anlatıyor gibi, ama herkes onun aslında kendi intiharını kurguladığına emin. Sadeliği ve inandırıcılığı hayranlık uyandırıcı… 

YAZARLARIN YAZARINDAN ‘SIRLARIN SIRRI’

Aslında Dan Brown’ın yeni romanı Sırların Sırrı bütün bu seyahatlerden önce elime geçmişti. Kitabı bana veren Altın Kitaplar Yayınevi’nin altın kalpli iletişimcisi Ecem Kodak biraz da torpil geçip romanın ciltli versiyonu vermişti. Gerçek bir Avrupa ‘hard cover’ kitabı gibi büyük boy, iyi kağıda ciltli ve şömizli basılan kitap biraz da kalın olduğu için benim seyahatlerime eşlik edemedi. Onu sonradan okudum ve daha yeni bitirdim. Dan Brown’ın bütün kitaplarını okumadım ama ‘Da Vinci’nin Şifresi’ ile ‘Melekler ve Şeytanlar’ adlı ilik iki kitabı bende daha iyi bir iz bırakmıştı. 

Dan Brown’ın polisiye-gerilim türünde bir çığır açtığı muhakkak. Sadece uluslararası yayıncılık endüstrisiyle çok iyi işbirliği yaptığı için değil. Aynı zamanında kendine özgü bir tarzda yazdığı için. Bu yeni kitabı dünya ile aynı zamanda Türkçede çıktı. Öğrendiğime göre kitabı bir buluta yüklemişler ve gizlilik sözleşmeleri imzalayan çevirmenler o bulutun üstünde çalışarak kitapları farklı dillere çevirmiş. Yani kitabın çıkışını o kadar büyük yaşıyorlar ki hepimiz büyük bir eserin gelmekte olduğuna daha baştan ikna oluyoruz.

Dan Brown’ın bilgi verici roman yazarlarının piri olduğunu düşünüyorum. Günümüzde insanlar bir roman okurken bir şeyler öğrenmeyi de seviyor. Mesela Türkiye’nin en sevilen yazarı Ahmet Ümit de böyle romanlar yazar; onun kitaplarını okurken Beyoğlu’nu, Hititleri’i, İttihat Terakki’yi, Yunan Mitolojisi’ni de öğrenirsiniz. Dan Brown da bizi gizemli kültler, sanat tarihi ve komplo teorilerinin özgün bileşimleri arasında ustalıkla gezdiren bir yazar. Baş karakteri bilim insanı Robert Langdon neredeyse James Bond kadar ünlü bir maceraperest. Nitekim kitaplarından filmler de çekildi. 

OKURU KİTABIN İÇİNDE TUTAN KURGU

Dan Brown bu kez, tarih, felsefe, teolojinin yanı sıra pozitif bilimlerin sınırlarına da girmiş ve beyin üstüne çalışan nörologların, bilim kadınlarının ve adamlarının karıştığı bir komplo kurgulamış. Bilim insanları içinde tıpkı eski romanlarındaki rahipler gibi iyiler de var kötüler de. Robert Langdon’ın sevgilisi Katherine iyilerden. Yazdığı kitapta CIA’nin bir takım planlarını bozacak gelişmeler olunca kitabı da canı da tehlikeye giriyor. Roman tamamen Prag’da geçiyor ve eski Doğu bloğu klişelerinden de biraz yararlanıyor. Şehrin gizemi bu kitaba da güzel bir atmosfer katıyor. Fakat tüm o nörolojik analizler, beynin çalışma prensipleri hakkındaki anlatılar benim yeterince ilgimi çekmedi. Dan Brown kısa bölümler ve aksiyonu hiç tükenmeyen kurgusuyla sizi kitabın içinde tutuyor; elinize alıp da bitirmemek mümkün değil. Uluslararası yayıncılık endüstrisinin bu en büyük ismi ne yazmış, trendler nereye gidiyor onu görmek için bile okumaya değer. 

Yeri gelmişken, bu kadar büyük bir yazarı uzun zamandır temsil edebilmek de kolay değil. O nedenle yılların yayıncısı Altın Kitaplar’ı da tebrik etmek lazım.

X’TE ATIP TUTMAK BEDAVA

Türk edebiyatında Ayfer Tunç’un günümüzün yaşayan en önemli kadın yazarlarından biri olduğunu düşünüyorum. Çok seviliyor, çok saygı görüyor ve çok okunuyor. Bütün bunları ilmek ilmek dokuduğu uzun, verimli, başarılı bir kariyeri var. Edebiyatçı kimliğini hem yazarak hem de edebiyatın kendisine ilgi ve saygı göstererek oluşturmuş, çok popüler senaryolara imza atarak kurgudaki ustalığını geliştirmiş, ispatlamış, kişisel imkanlarını bir kültür merkezi açarak kamusallaştırmış, toplumsal konularda sesini yükseltmekten çekinmemiş bir yazar. Tüm bu sebeplerle saygınlığının zirvesinde. Kariyerinin bu noktasında ‘Annemin Uyurgezer Geceleri’ harika bir yeni romanla karşımıza çıktı. 

Ben kitabı uzun uzunu anlatmayacağım çünkü Sanatatak okurları zaten Ömer Türkeş’in yazısını okudu. Onun yazdığı her şeye katılıyorum. Ve yazının linkini buraya koyuyorum, mutlaka okuyun.

Radikal Kitap’ta uzun zaman birlikte çalışma şansı bulduğum eleştirmen Ömer Türkeş’in yazısını okurken böyle birikim ve emek sahibi insanlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu düşündüm bir kere daha. Ömer Türkeş’in Türk edebiyatına eleştirmen olarak yaptığı katkı eşsiz. Türk edebiyatının eleştirmen geleneği birbirinden çok farklı personalar ve tarzlarla günümüze kadar geldi. Bundan sonra nasıl devam edecek biraz şüpheliyim. 

Gelecek hakkında şüpheye kapılmama sebep olan X’te (eski Twitter) karşılaştığım Ayfer Tunç yorumları. Romanın ilk elli sayfasını okuyup atarlanan, yazarı yerden yere vuran, beğenmedim olmamış diye ahkam kesen onca sosyal medya eleştirmenini görünce hayrete düştüm. Ayfer Tunç seviyesinde bir yazar hakkında olumsuz görüş serdetmeden önce insan bir durup düşünür, yazacaklarını sorgular… Şimdi bol keseden atıp tutmak bedava. Üstelik kitaplar hakkında paylaşım yapmaya hevesli insanların bu atıp tutmaları coşup taşıp bir dalgaya dönüşebiliyor. Buna karşı, kurumsallaşmış yayınlarda kendini kanıtlamış eleştirmenlerin, yazarların varlığı çok önemli. Ben elimden geldiğince onları okumaya gayret ediyorum.

USTALIĞI İLK SAYFADAN GÖRÜYORSUNUZ

Ayfer Tunç’a ve yeni romanı ‘Annemin Uyurgezer Geceleri’ne gelince. Daha ilk sayfalarından itibaren kitabın ne kadar ustalıkla yazıldığını görüyorsunuz. Ayfer Tunç dört kuşağın hikayesi aracılığıyla kadınların maruz kaldığı ruhsal ve bedensel istismara işaret ediyor. Bunu orta sınıf, güçlü kadınların sırlarını yavaş yavaş açık ederek yapıyor. Paşa kızı annenanne, tipik bir cumhuriyet öğretmeni olan anne ve akademisyen roman kahramanımız Şehnaz Varlı hiç de acınası karakterler değil. Ama onların ilginç hikayesi aslında unutmayı, bastırmayı tercih ettikleri sayısız acı ve keder barındırıyor. 

Şehnaz’ın hiçbir şeyi unutmaması buna karşın her şeyi unutmuş annesinin kendisini uyurgezer gecelerinde ele vermesi romanın hafızayı farklı bir biçimde ele alan ilgi çekici bir katmanı. Bu bahis çok ilgimi çekti ve hemen başta karşımıza çıkan bu her şeyi hatırlayan hafızanın romanın devamında daha etkili biçimde rol alacağını düşündüm. Ayfer Tunç romanı bunun üstüne kurmuyor. Esas hikaye Şehnaz’ın adeta gönüllü bir köle gibi bağlandığı, ömrünün sonuna kadar sevdiği hocası E. ile olan ilişkisi… Tüm karakterler çok canlı ve inandırıcı. Kitabın bir gücü de hepsi birbirini tamamlayan onlarca detay ve yan hikayecikle yüklü olması. Ayfer Tunç hikaye anlatmayı seviyor. Bu kitabı bana çok sayıda hikaye anlattığı ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ kitabını hatırlattı. Benzer bir anlatma coşkusu sezdim bu kitapta da… 

SİNEYE ÇEKE ÇEKE

Günümüzde, pandemi yıllarında başlıyor ‘Annemin Uyurgezer Geceleri’. Kitabın daha ilk sayfalardan itibaren kendini gösteren umutsuzluğun ve sıkışmışlığın Türkiye’nin bugünkü siyasi ortamına bir gönderme içerdiğini de düşünüyorum. Adeta kişisel tarihlerimizle yüzleşmeyi değil unutmayı tercih eden bir toplum olarak her şeyi sineye çeke çeke bugünlere geldik diyebiliriz. Çünkü hayata bir Osmanlı olarak gelen anneanne ve öğretmen anne de kimliklerini üstüne kurdukları bu iki değeri, paşa baba ile eğitimciliği aslında birer perde gibi kullanıyorlar. Burada hem Osmanlıcılığa hem de katı modernleşmeciliğe de eleştirel bir yaklaşım var. Ama tabii inceden inceye. Zaten bu kitabı usta işi kılan da bu. Bize tutkulu bir aşkı, yavaş yavaş aralanan sırları merakla okutabilmesi. Doğrusu ben 440 sayfalık kitabı üç dört günde okuyup bitirdim. Bence mutlaka okuyun; seveceğinizi düşünüyorum.


Ayrıca okuyun