DİKENLERİN ARDINDA BİR KARŞILAŞMA

Zeren Göktan’ın Pilot Galeri’deki ‘Seninle Benim Aramda’ sergisi, kadın bedenini yabani otlar, dikenler, yıldırımlar ve biberonlarla çevreleyen kırılgan bir aralıkta yeniden düşünmeye çağırıyor. Sanatçı, görünürlük ile yokluk, temas ile mesafe arasındaki bu eşikte kadınlığın kişisel ve kolektif hafızasını aralıyor.
Pilot’un beyaz duvarları arasında, kuru bitki dokusunun arasından izleyiciye doğru bakan gözler beliriyor. Bedenler neredeyse tamamen bu örgünün içine karışmış; görünürlük ile kayboluş birbirine değiyor. ‘Seninle Benim Aramda’ tam da bu temas–mesafe aralığında açılıyor: İzleyiciyi hem yaklaşmaya hem duraksamaya çağıran bir eşikte.
Göktan, kadın bedenini biberonlar, yıldırımlar, yabani otlar ve kurumuş bitki formlarıyla yan yana getirirken yalnızca estetik bir sahne kurmuyor; bedenin doğayla, toplumla ve kendi hafızasıyla kurduğu ilişkiyi kuşaklar boyunca iz süren bir anlatıya dönüştürüyor. Bu imgelerin her biri, kadınlık deneyiminde taşıdığımız görünmez savunma katmanlarına, kırılganlıkla direncin iç içe geçtiği alanlara işaret ediyor.
Bu aralığın nasıl oluştuğunu, fotoğrafların taşıdığı hafızayı ve serginin düşünsel temelini Zeren Göktan’la konuştuk.
BAKIŞIN GÖZETLEYİCİ OLDUĞU GEÇMİŞLE HESAPLAŞMA
‘Seninle Benim Aramda’ başlığı hem bir mesafe hem bir temas alanı açıyor. Bu karşılaşma mekanını kurgularken, kadın bedeninin tarihsel olarak maruz kaldığı bakış rejimleriyle nasıl bir hesaplaşmaya girdiniz? Bu mesafe sizin için bir koruma, bir sınır mı yoksa yeni bir ilişkisellik önerisi mi?
‘Seninle Benim Aramda’ ifadesi hem bir mesafe hem de bir temas alanı öneriyor. Burada mesafe, kadın bedeninin tarih boyunca nesneleştirildiği, bakışın gözetleyici ve çoğu zaman kontrol edici olduğu bir geçmişle hesaplaşmanın alanı olarak okunabilir tabi, ama aynı zamanda bir koruma ve kendini yeniden konumlandırma işlevi de görebilir. Başlıktaki ‘aralık’, benim için bir korunma mesafesi kadar, seyirciyle kurulan yeni bir ilişkiselliğin de alanı. Aynı zamanda bu aralık, temasın da mümkün olduğu bir alan. Çünkü ben bu mesafeyi bir engel olarak değil, karşılaşmayı dönüştürmeyi mümkün kılan bir boşluk olarak düşünüyorum. Seyirciyi dışlamayan, ama onu konumunu sorgulamaya çağıran bir alan. Kısacası “Seninle Benim Aramda”, beden ile bakış arasında süregelen karşılıklı ilişkiyi yeniden müzakere eden; hem koruyucu hem açıcı hem de dönüştürücü bir ara-mekân kuruyor. Bu mekânda beden artık edilgen bir görüntü değil, kendi sınırlarını belirleyen, kendi koşullarını dayatan bir özne olarak karşımıza çıkıyor. Burada 'Seninle Benim Aramda' ismini koyduğum bu sergi hem izleyiciyle bağ kurmaya çalışırken hem; burada ‘sen’ ve ‘ben’ yalnızca iki insan değil; insan ile doğa, özne ile çevre, beden ile dış dünya, hatta benlik ile öteki arasındaki ilişkiyi temsil ediyor.
BEDENİN HAFIZASININ ÇATLAKLARINA SIZMAK
Sergide sıkça karşılaştığımız yabani otlar, dikenler, yıldırımlar ve biberonlar yalnızca imgeler değil bedenin hem bireysel hem kolektif hafızasına dokunan nesneler. Bu nesneler sizin pratiğinizde nasıl bir düşünsel arka plana sahip?
Sergide fotoğraflarımda yer alan yabani otlar, dikenler, yıldırımlar ve biberonlar benim için yalnızca görsel motifler değil; bedenin hem bireysel hem kolektif hafızasında açılan çatlaklara işaret eden taşıyıcı nesneler. Bu nesneler, fotoğraflardaki bedensellikten ayrı düşünülemeyecek kadar içsel; hem kişisel deneyimlerime hem de kuşaklar boyunca aktarılan kadınlık anlatılarına temas ediyorlar. Kuru dikenler ve otların ölü doğayı değil, doğanın hafızasını taşıdığıyla ilgili bir makale okudum. Bu beni çok etkiledi.
Âtıl görülen bu yabani otlar aslında doğanın özü, evcilleştirilmemiş hali; kontrol edilemeyen, ‘düzene’ sığmayan, yok edilmeye çalışıldıkça yeniden büyüyen bir direncin sembolleri. Doğanın yabani olarak dışlanan ve tehdit olarak kodlanan parçalarıyla kadın bedeninin yan yana gelmesine alan açmak benim için önemliydi. Çünkü bu bitkiler, tıpkı kadın bedeninin tarih boyunca geliştirdiği savunma pratikleri gibi, bedeni hem koruyan hem de gerektiğinde diken gibi içeriden dışarı iten, sınırlarını hatırlatan bir içgüdü taşıyor. Yıldırım ve ‘çök–kapan–korun’ jestleri hem kırılganlığın hem de hayatta kalma içgüdüsünün dile geldiği kolektif bir hafızayı temsil ediyor. Afetten korunma pratiğinin bedene öğretilmiş refleksi, benim için toplumsal baskılar karşısında geliştirilen görünmez savunma katmanlarını hatırlatıyor. Biberon ise beslenme, bakım, bağımlılık ve aktarım, annenin toplumda ki rolü gibi çok katmanlı bir hafıza alanını açıyor.
Bu nesnelerin tümü, fotoğraf pratiğimde bedeni yalnızca temsil edilen bir yüzey olmaktan çıkarıp, onun hafızasının, kırılganlıklarının ve direniş biçimlerinin içinden konuşan bir özneye dönüşmesine hizmet ediyor. Beden imgelerle süslenmiyor; aksine bu nesneler bedeni tarihsel yüklerinden soyup ona kendi hikâyesini kurabileceği yeni bir alan açıyor.
KURU DİKENLER BİR ENERJİ ALANI
Bazı fotoğraflarda kadın figürünün dikenlerin arkasında neredeyse tamamen kaybolduğunu, görünmezleştiğini görüyoruz. Bu görünürlük–görünmezlik hâlini nasıl düşünüyorsunuz? Kadının kendini hem koruyan hem de silen bu konumu sizin için ne ifade ediyor?
Triptik olarak kurguladığım bu fotoğraflarda, ilk çerçevede kadınlar dikenlerle fotoğraflanıyor ve sonra gittikçe, dikenlerin ve otların çok katmanlılığıyla görünmez olmaya başlıyorlar. Bunu ikinci ve üçüncü çerçevede daha fazla hissediyoruz. Ama sonuncusunda izleyiciye bir göz teması bırakıyorum; bir göz neredeyse hiç kapanmıyor ve seyirciyle temas halinde kalıyor. Bunu ancak fotoğrafın çok yakınındaysanız görebiliyorsunuz, kendi varlığının orada olduğunu hissettiriyor. Siyah beyaz olan bu eserlerde kuru dikenlerin yoğunluğu gri ve beyazın artmasıyla bir ışık noktasına dönüşüyor.

Görünürlük ve görünmezlik benim için karşıt değil, sürekli temas eden iki varoluş hâli. Sergideki bir duvarda bu his daha belirgin: Kuru dikenlerle çektiğim oto portrem ve annemin fotoğraflarından oluşan, aralıklarla bir araya gelen triptikler var. Annemin dikenler içinde kaybolduğu son fotoğrafın, benim dikenlerle göründüğüm ilk fotoğrafın yanına düşmesi, ‘Seninle Benim Aramda’ ifadesinin işaret ettiği gerilimi somutlaştırıyor. Arada bir şey vardır ve bu hem bağ kurar hem ayırır. Kuru dikenler bu gerilimin görsel karşılığı; bir enerji alanı gibi okunduğunda sevgi ya da empatiye, kalkan gibi okunduğunda uzaklık ya da korkuya işaret ediyor. Siyah beyaz tonlar yakınlık ile yabancılaşma arasında bir his yaratıyor. Tarih boyunca kadın bedeni aşırı görünürlükle veya aşırı görünmezlikle kontrol altına alındı. Bu fotoğraflarda beden her iki uçla da pazarlık içinde: Kendini geri çekerek bir korunma katmanı oluşturuyor ama tamamen silinmiyor; başka bir varoluş önererek yeniden görünür oluyor. Dikenlerin ardındaki figür bakışı yönlendiren özerk bir özneye dönüşüyor. Bu mesafe onun ele geçirilemeyeceği bir alan yaratıyor ve bu “görünmeme”, aynı zamanda bir dönüşüm ânı. Beden sahneden çekilirken doğa konuşmaya başlıyor: Dikenler, yabani otlar, gölgeler… Böylece figür kendini bastıran sistemlere karşı başka bir görünürlük biçimi kuruyor.
VAROLUŞUN, DİRENİŞİN VE DOĞANIN SESİ
‘İlk Hayal Kırıklığ’, ‘Venüs’ün Yeniden Doğuşu’ ya da ‘Siyah Kuğu’ gibi işler hem kişisel hem mitolojik hem de feminist okumalara açık. Bu sahnelerdeki kadın figürlerinin kırılganlıkla güç arasında kurduğu denge sizin için nasıl bir düşünsel hat oluşturdu?
'Siyah Kuğu' ifadesi, hem doğrudan doğadaki nadir bir varlığa hem de sembolik olarak 'beklenmedik, olağandışı, karanlık ama büyüleyici bir ‘dönüşüm'e gönderme yapar. ‘Siyah Kuğu’daki figür, klasik balede var olan Beyaz Kuğu–Siyah Kuğu ikiliğini taşır: Siyah Kuğu (Odile) hem baştan çıkarıcı hem aldatıcı hem de bastırılmış arzunun, gölgede kalan özgürleşme isteğinin beden bulmuş hâlidir. Fotoğraftaki kadın da bu ikili yapıyı tekrarlar; çıplak ve kırılgan görünürken, elindeki dikenli otları bir kalkan gibi tutarak karanlık ama dönüştürücü bir güce dönüşür.
Klasik sanat tarihinde ‘Venüs’ün Doğuşu’, güzelliğin, doğanın, arzunun ve kadın bedeninin idealleştirilmiş bir temsilidir. Botticelli’nin ünlü tablosunda Venüs, deniz köpüğünden doğar, zarif, saf, tanrısal bir beden olarak karşımıza çıkar, bakışa sunulmak üzere yaratılmıştır. Benim fotoğrafımda ise bu mit radikal biçimde ters yüz edilir. Buradaki Venüs, artık idealize edilmiş bir tanrıça değil; yeryüzünün, doğanın, bedenin ve tarihin içinden yeniden doğan bir figürdür. Klasik anlatıdaki bakış nesnesi olan kadın, burada kendi bakışını geri alır saçların yüzü gizlemesi, bu geri alma eyleminin en güçlü jestidir. Elindeki cadı süpürgesi, bu yeniden doğuşu sıradan bir ‘yenilenme’ olarak değil, bir direniş ve dönüşüm ritüeli olarak tanımlar, çünkü cadı süpürgesi, Batı ikonografisinde kadın bedeniyle ilişkilendirilen güç, tehdit ve özerklik sembolüdür. Yeniden doğan Venüs artık arzunun nesnesi değil; varoluşun, direnişin ve doğanın sesidir.

ÇALI SÜPÜRGESİ: ANITSAL KARŞI HAREKET
Çalı süpürgesinden ürettiğiniz ‘Nasıl Var Olursun? Kendi Süpürgeni Nasıl Yaparsın? Nasıl Yok Olursun?’ enstalasyonu, gündelik bir nesneyi direnişin, geri dönüşümün ve kolektif sorumluluğun bir sembolüne dönüştürüyor. Bu işin arkasında nasıl bir araştırma ve nasıl bir politik motivasyon vardı?
Kamusal alanda sıkça karşılaştığımız kürek ve çalı süpürgesi hem varlığıyla hem de dönüştürülmüş, atık malzemelerden oluşmasıyla ilgimi çekmiştir. Bu konuyu araştırmaya başladığımda temizlik işçileriyle park ve bahçelerde sohbet ederek motivasyonlarını anlamaya çalıştım. Aslında çok basit bir ihtiyaç var: Temizlik işçileri, işlevsiz ve maliyetli ürünlere ekonomik, fonksiyonel ve sürdürülebilir bir alternatif sunmak için kendi kürek ve çalı süpürgelerini üretiyorlar. Pratikliği ve düşük masrafı nedeniyle bu yöntem yayılıyor ve bir norm hâline geliyor; hatta bazı belediyeler süpürgenin malzemesi olan çalıyı özel olarak tedarik etmek zorunda kalıyor. Ben de kendi içinde dönüşüme ve değişime açık bir nesne olmasından ilhamla kamusal alanda alışılmadık bir dayanışma ve direniş biçimi yaratmak istedim.
‘Kendi süpürgeni nasıl yaparsın?’ derken, aslında kendi alternatif dünyalarımızı ve direnişimizi küçük bir jest ya da taktiksel düşünme biçimiyle nasıl kurabiliriz sorusunu yönelttim. Her bir küreği gökkuşağının farklı renklerine boyarken, bu doğal olguyu çağdaş tartışmaların sığlığından çıkarıp toplumdaki çoğulluğun, farklılıkların ve iyi bir gelecek umudunun ifadesi olarak yeniden konumlandırdım. Bunlara Anıtsayaç sitesinin QR kod ile bağlantısını da ekledim. Süpürge, yani ‘silme, temizleme’ nesnesi burada bir tür anıtsal karşı-harekete dönüşüyor: toplumun bastırdığı, unuttuğu, ‘temizlemek’ istediği şiddet hikâyelerini hatırlatıyor. Feminist bellekte süpürge aynı zamanda bir cadı simgesidir patriarkanın bilgi, şifa ve doğa ile kurduğu korku ilişkisinin bir kalıntısı. Bu nedenle kendi süpürgesini yapmak, bilgi, güç ve dayanışmanın yeniden sahiplenilmesi anlamına gelir. Sergide kullandığım bu malzemelerin üretim süreçlerinde temizlik işçilerinden yardım aldım, diyalog kurarak, tanışarak, konuşarak bana bidonları yapma aşamalarını gösterdiler.

FOTOĞRAFI ZİHNİMDE GÖRÜRÜM
Fotoğraflarınız sıklıkla kurgusal sahnelere, ışığın ve doğal formların yarattığı ritme dayanıyor. Bu sahne kurma pratiğiniz nasıl gelişti?
Fotoğraf çekmeden önce zihnimde sahneyi görürüm, canlandırırım. Örneğin, figürlü bir fotoğraf çekmeyi planladıysam, zihnimdeki o uygun kişinin peşine düşerim, öte yandan vermek istediğim duyguya, kavrama göre bir ışık, sahne ve drama düşünürüm. Bunu da fotografik olarak gerçekleştirecek teknik bilgiye sahibim. Mesela açık renkli kuru otların fotoğrafta nasıl bir his yaratacağını öngörebiliyorum, sahneye ve ışığa da ona göre karar veriyorum. Hele ki bu bir seriyse, en baştan karar veririm. Çoğu işimi de bütünden gelerek kurgularım. Sanki bir hikâye, roman yazıyormuş gibi. Fotoğraflar da birbiriyle konuşur. Sergi mutlaka bir hikâye anlatır. Edebiyatçı Beliz Güçbilmez her romanın gizli bir manyetik alanı olduğunu söylüyor. Her şeyin birbirine kenetlendiği bir görünmez alan. İşte o manyetik alanı hissetmezsem ilerleyemem, o alana girdiğim anda her şey akar zaten. ‘Kırık Beyaz’ serisine başlarken ilk önce adını koydum, kadınlarla ilgili bir seri olacağını biliyordum, sonra doğa, objeler, nesneler, figürler içine girdikçe seri çoğaldı, dili oturdu. Bazı sahneleri daha sakin, şiirsel bazı sahneleri daha provakatif çekebilirim. Serilerimi, bunlara vermek istediğim anlam, his üzerinden kurgularım. Bir fotoğraf farklı okumalara, çarpışmalara aynı anda yer verebilir mi? Bu bir kareye sığar mı? İşte, bunların peşinden giderim. Üretmenin en zevkli ve en sancılı kısmı da budur benim için.
Zeren Göktan’ın ‘Seninle Benim Aramda’ sergisi, 4 Kasım - 6 Aralık tarihleri arasında Pilot Galeri’de görülebilir.