Andrew McMillan, bir İngiliz maden kasabasında geçen ilk romanı ‘Burukluk’ta, üç kuşağın hikayesini anlatıyor. Farklı anlatım teknikleriyle okuru erkeklik, kimlik inşası, sınıf bilinci gibi konular üzerine düşündürüyor. Kesinlikle politik bir tavır sergiliyor.
Bir kasaba karakter olursa ne anlatır? Hiç anlatılmayan bir yere nasıl ses olunur? Geçmişle yüzleşmek neden zordur? Kaçmak yerine kalmayı tercih ettiğinizde savunma mekanizmanız ne olur? Kendinizi ararken neleri kaybetmeyi göze alabilirsiniz? Bazı şeyler babadan oğula mı geçer yoksa alnımızda çoktan yazılmış mıdır? Andrew McMillan, ilk romanı ‘Burukluk’ta bunları irdelemekle kalmıyor, çoğu soruyu içe doğru esneterek edebiyatta ender bahsedilen kasabasının geçmişiyle yüzleşmeye çalışıyor.
28 Ekim 1988’de Barnsley’de doğan McMillan, Manchester Metropolitan Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık bölümünde profesör ve bugüne değin şair kimliğiyle ön plâna çıkıyor. Güney Yorkshireli şairin ilk şiir kitabı ‘physical’, 2015’te Guardian İlk Kitap Ödülü alan ilk şiir koleksiyonu oluyor, sonrasında Somerset Maugham Ödülü de kazanıyor. İkinci şiir kitabı ‘playtime’ 2018’de üçüncüsü ‘pandemonium’ ise 2021’de yayımlanıyor. Fakat 2024’te yayımlanan ilk romanı ‘Burukluk’la epey ses getiriyor. Livera Yayınları’ndan Berfin Bahçekapılı çevirisiyle yayımlanan ‘Burukluk - Bir Kasabadan Notlar’ı McMillan, bir kasabaya benzetiyor ve 94 yaşında ölen anneannesi Margaret Goldthorpe’a ithaf ediyor. Böyle bir bilginin ehemmiyetini romanı okuyup bitirdikten sonra anlıyorum, çünkü romanın kahramanlarından Barnsley, Margaret gibi kasaba sakinlerinin yaşamları üzerine inşa edilmiş bir yer, McMillan da yazdığı romanla bir nevi borcunu ödüyor bu insanlara.
‘Burukluk’ bir üç kuşak anlatısı: Maden kazasında hayatını kaybeden Brian Banks, iki oğlu Brian ve Alex, üçüncü kuşak olarak da Alex’in oğlu Simon. Brian ve Alex’in de babaları gibi madende çalışması pek şaşırtmıyor bizleri. Lâkin bu döngüyü kıran Simon oluyor; bir çağrı merkezinde çalışıyor ama geçinmek için hem drag şov yapıyor, hem de OnlyFans’ta içerik üretiyor.
KASABANIN GEÇMİŞİYLE YÜZLEŞMESİ
Andrew McMillan’ın şiirlerinde görülen alametifarikalardan erkeklik olgusu, cinsiyet, kimlik inşası, politik duruş, sınıf, şiddet gibi temalar romanına da yansıyor. Barnsley’de geçen, takriben bir haftaya yayılan olayların anlatıldığı ‘Burukluk’, bir yandan da kasabanın geçmişiyle yüzleşmesini konu alıyor. Bu anlamda Barnsley kasabası, romanın dördüncü karakteri olarak nitelendirilebilir. Olaylar arasında kömür kokulu sesi yankılanıyor kasabanın ve bunu, italik bölümlerde okuduğumuz geçmişte gözlemliyoruz: Madencilerin yaşamlarından kesitler sunan bu bölümler şiirsellikten uzak, gerçekçi ve lirik. Güney Yorkshire’in dört kasabasından biri olan Barnsley, İngiltere’nin kömür madenciliği alanından başı çeken yerlerden; bugün bile kömür ocakları görülebiliyor orada.
Romanın bir diğer önemli karakteri ise Simon’ın sevgilisi Ryan. McMillan’ın erkeklik temasının nüvesini oluşturan hikâye ona ait: Bir alışveriş merkezinin güvenlik bölümünde çalışan Ryan’ın amacı polis olmak. Bunun için mümkün mertebe temiz bir yaşam sürmek gayretinde fakat Simon’la ilişkisi bu duruma bir parça gölge düşürüyor. Sözgelimi bir geceki şovundan sonra Simon’ın makyajını tam silmemiş olması Ryan’ı rahatsız ediyor, çünkü hem onunla görülmek hem de farklı değerlendirmelere maruz kalmak geleceğini tehlikeye atıyor. Ryan, görevi gereği CCTV vasıtasıyla izliyor alışveriş merkezini, nitekim bunun polisliğe geçmeden evvel iyi bir talim imkânı sunduğunu düşünüyor. Buna paralel olarak Simon’ın şov yaptığı barın sahibi Trip’in de kameradan olayları izlediğini görebiliyoruz.
SIMON GÖRÜLMEK İSTİYOR
Bu iki noktadan hareketle romanın yapmaya çalıştığını bariz biçimde gözlemliyoruz; görmek ve görülmek, bakmak ve bakılmak. Kimin neyi nasıl gördüğüne göre değişen bakış açıları da bunu destekler nitelikte. Hatta görmek istemediklerimizi bile temsil eden durumlar anlatılıyor. Bir noktada tatsız bir hadiseyi kamera kayıtlarından siliyor Trip. Yine bu bağlamda, Simon’ın OnlyFans için içerik üretmesi salt para kazanmak amacıyla olmuyor. Yahut Margaret Thatcher olarak yapacağı drag şovuna babasını, Brian’ı ve Ryan’ı davet etmesi de başka bir şeye işaret ediyor: Simon görülmek istiyor. Arayışını, varoluşunu, kimliğini kabul ettirmekten ziyade hayatın akışı içerisinde çevresindekilere göstermek arzusunda. En fazla da babası Alex’in onayı onun için büyük önem taşıyor.
BAKMAK VE GÖRMEK ARASINDAKİ FARK
Gören ve görülen, izleyen ve izlenenin mütemadiyen yer değiştirdiği bir seyir var romanda ve bu da okuru bakmak ve görmek arasındaki fark üzerinde düşünmeye itiyor. Dahası, bir başka göz de romanda Brian’ın katıldığı toplantılarda yer alan akademisyenler. Bu kişiler, kasabanın geçmişin trajedisiyle nasıl yüzleştiği üzerine bir araştırma yapıyor, toplantılar düzenleyip kasaba sakinlerinin fikirlerini alıyorlar. İçeriden değil de dışarıdan bir göz olarak olaylara objektif bakmaya çalışıyorlar fakat kol kırılıp yen içinde kalır mı? Brian tüm bu toplantılarla beraber bunu sorguluyor esasında.
Barnsley gibi ete kemiğe bürünen bir başka karakter daha var; dedikodu. İnsanın olduğu her yerde mevcut olan bu mefhum Barnsley’de de etkin rol oynuyor hâliyle. Romanın bir iki noktasında bazı kasabalıları dinliyoruz, tanıdıklarına bir olayı aktarıyorlar. Fakat bunu yaparken ne kadar güvenilir olduklarını sorguluyoruz. Küçük yerlerde, büyük yerlerden daha fazla rol oynayan dedikodu, olayların akışını değiştirdiği gibi kişilerin yaşamına da nüfuz ediyor. Her ne kadar bu bölümler ana karakterlere tam tesir etmese de, okurun bu şaibeli bakış açısını anlaması açısından önemli bir yer tutuyor.
KAÇIŞ DEĞİL KALIP MÜCADELE ETMENİN ROMANI
Saha notları bölümleri ise Barnsley’e dair kitabi bilgiler diyebileceğimiz bir anlam taşıyor fakat romanın karakterlerini düşündüğümüzde, bu bölümler gerçeklikte esneklik payı bırakmamış olmayı sembolize ediyor. Britanya tarihinde çok da yer edememiş, kömür madenleriyle ünlü, futbolda pek başarısı olmayan, geçmişinde birkaç trajedi barındıran bu kasabanın bireyleri geçmişe uygun bir yaşam mı sürüyor? Hiçbir farklılık yok mu? Tam da bu noktada McMillan, romanı diğer kuir kitaplardan ayrılan bir şey yapıyor, bir kaçış hikâyesi değil, kalıp mücadele etmeyi anlatıyor. Simon, büyük şehre gidip çalışmaktan ziyade kalıp kimliğini aidiyet hissettiği yerde inşa etmeyi amaçlıyor. Bunu yaparken görünür-görünmez ananelerin ağırlığını üzerinde hissediyor. Her halükarda onun azimli olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Romanın bir de siyasi dokunuşları var. Fakat bunu sert bir dille yapmıyor McMillan, romanın doğasına uygun bir yumuşaklıkla böylesi yerlerde yaşamı zorlaştıran politik gerçeklikleri satır aralarına yedirmeyi tercih ediyor. Açık Margaret Thatcher eleştirisiyle bilhassa İskoçya, İngiltere ve Galler’de uygulanan 28. Madde dokunuşları örnek niteliği taşıyor. Bu maddeye göre eşcinselliği kasten teşvik etmek ve bu niyetle materyal yayımlamak suç teşkil ediyor. Simon üzerinden, kimliklere uygulanan siyasi baskıların birey bazında nasıl bertaraf edilebileceğini ustalıkla gösteriyor yazar. Böylece esas devrimin bireyin içinde gerçekleştiğini görebiliyoruz. Elbette bunun gibi bıçak sırtı konularda genelleme yapmak kolay değil fakat bu roman özelinde Simon gibi, Alex gibi, Ryan gibi insanların kişisel devrime iyi birer örnek olabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
DİNAMİK BİR ANLATI
Romana dair söylenebilecek bir başka özellikse anlatının bir pinpon topu misali oradan oraya gitmesi ama hiçbir biçimde eğreti durmaması. Bu tarz metinlerde tercih edilen tanrı anlatıcının yerini farklı anlatım ttekniklelerinin harmanlanması almış ve bu şekilde, dinamik bir anlatı yelpazesi sunulmuş okura. Tabii sıkılmaya imkân bırakmadan sona ermesi de büyük bir bonus olmuş denilebilir.
Aslında şair olan bir yazarın şiirsel dilden ilk romanında kurtulması, McMillan’ın bir tür olarak romana da hakim olduğunu gösteriyor. Okurun keyfini de artıran bir husus bu. Bazı bölümlerde erotik anlatının da pornografik olmaması, bilakis edebi bir anlatı aracılığıyla okura ulaşması da bu keyfe dahil oluyor, hiçbir biçimde okuru rahatsız etmiyor, olanı olduğu gibi anlatıyor.
İSTEDİĞİ HER ŞEYİ BAŞARIYOR
Sonuç olarak ‘Burukluk’ta Andrew McMillan istediği her şeyi başarıyor. Basit bir İngiliz kasabasında bile geçmişin ne denli büyük rol oynadığını gösteriyor. Finaliyle de her koşulda umudun olduğunun sinyalini veriyor. Bu kasvetli geçmişin nihayetinde kötücül bir son beklesek de tatmin oluyoruz roman sona erdiğinde. Nitelim Alex de kimlik inşasını tamamlamış oluyor. İnsan olmaya dair bir roman okuduğumuzun bilincinde son sayfayı kapatırken derin bir iç çekiyoruz açıkçası. Simon’ın da derin bir ‘oh’ çektiğini duyabiliyoruz.
