“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

ANNEMİN UYURGEZER GECELERİ: EŞİTSİZ İLİŞKİLER

Ayfer Tunç

Ayfer Tunç, sekizinci romanı ‘Annemin Uyurgezer Geceleri’nde bir kadının, geniş bir tarihsel döneme ve başta kadınlık halleri olmak üzere yakıcı toplumsal meselelere açılan hayat muhasebesini anlatıyor. Sıradan kötülük hallerimizi sözünü hiç sakınmadan, cesaretle sergileyen Tunç, eşitsiz bir ilişkinin de eksiksiz analizini yapıyor. Yazarlık mesleğinin hakkını veren, gerçekten usta işi bir roman.

Ayfer Tunç’un hayat hikayesini kısaca özetlemek yerine iki yıl önce ‘Kuru Kız’ hakkındaki değerlendirme yazımın son paragrafını yinelemek daha anlamlı olur: “Yazar sıfatını kadın, erkek, genç, yaşlı, İstanbullu, taşralı ya da benzeri eklerle sınıflandırmak pek doğru gelmese bile Ayfer Tunç’un Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Tomris Uyar gibi edebiyat tarihine damgasını vurmuş, çığır açan kadın yazarların günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olduğunu söyleyebilirim.” Elbette bu niteleme onu -erkek ve kadın ayrımı yapmaksızın- edebiyatımızın en önemli isimleri arasına da yerleştiriyor. ‘Annemin Uyurgezer Geceleri’ni okuduğunuzda söz konusu değerlendirmenin hiç de abartılı olmadığını anlayacaksınız.

MUTSUZ VE YALNIZ

Romanın kahramanı, “Kendini kötülüğün egemenliğine gönüllü olarak teslim eden ülkesinin, deliliğin eşiğindeki en büyük şehri” İstanbul’da yaşayan, 50’li yaşların sonlarına yaklaşmış bir kadın; Şehnaz Varlı. Geçip giden zamanın kendisinde ve ülkede yaptığı tahribatı deneyimlemiş, bir iktisat profesörü olarak dünyanın gidişatındaki karanlığı görmüş, geleceğe ilişkin beklentisi kalmamış, mutsuz ve yalnız. Koronavirüs salgınının Uzakdoğu’da yayıldığı ama henüz Türkiye’ye ulaşmadığı günlerde (muhtemelen 2019’un son günlerinde) başlıyor anlatmaya hikayesini. 

“Gözüme süslü deniz kabukları gibi görünen, içleri acınacak kadar boş lisans öğrencilerim, hâlâ büyük umutlara sahip olmalarını bazen harika, bazen esef verici bulduğum doktora öğrencilerim ve hayatın ucunu salmış, akışına yaşayan meslektaşlarım dışında hayatımda kimse yok; olmasını da istemiyorum. Arkamda biriktirdiklerimle kalabalık görünsem de yalnızım.”

Şehnaz Varlı’nın yalnızlık ve mutsuzluk hissinin nedeni yakınlarını, sevdiklerini ve umutlarını yitirmesi. Daha küçük bir çocukken bir trafik kazasında kaybetmiş babasını. Soylu bir aileden gelmesiyle övünen anneannesi ve aydınlanma ideallerine sıkı sıkıya bağlı öğretmen annesi tarafından büyütülmüş. Üniversite öğrenciliği sırasında karizmatik hocası E. ile başlayan uzun birlikteliği iyisiyle kötüsüyle hayatına damga vurmuş. Kendisini akademik çalışmalara vakfetmiş. Ama şimdi: 

“Hepsi de uzaklarda. E. öldü, annem öldü, anneannem öldü. Çok da fazla olmayan eski arkadaşlarımın kimi öldü, kimi emekli oldu, kimi İstanbul’u terk etti. Herkes bir tarafa dağılıp gitti. Mutsuzum, yuvam bildiğim fakültemi yadırgıyorum.”

BİR LANET GİBİ: UNUTAMAMAK

Kadının mutsuzluğunu koyultan, geçmişte yaşadıklarını çok canlı bir biçimde hatırlaması, kendi ifadesiyle ‘unutma yetisini kaybetmesi’. Unutamamaktan muzdarip Şehnaz Varlı’nın ‘adeta dev bir makine’ gibi çalışan belleği hayatını aşırı çoğaltmış, lanetin başladığı günden bu yana ‘otuz yılda otuz hayat yaşamış’ gibi yoğunlaştırmış. 

İşte şimdi bu yoğun hayatın muhasebesini yapmaya karar vermiştir Şehnaz Varlı:

“Hayatımın yapmaktan usanmadığım muhasebesini bu kez de yazarak yaparken artık bana dost olan belleğimle tatlı tatlı konuşuyor gibiyim. Unutamadıklarımdan oluşan hayatımın nasıl bir bütün oluşturduğuna dışarıdan bakmak istiyorum.”

Ve böylece Şehnaz Varlı’nın parlak belleği aracılığıyla geçmişle bugün arasında mekik dokuyan bir yolculuğa çıkıyoruz. İlk durak, annesinin uyurgezerliğini fark ettiği gece. Bir düğüm noktası. Zira o gece işittikleriyle, annesinin hiç duymadığı bir ismi -Harun’u- telafuz etmesiyle başlıyor unutamama laneti. 

KADINLIĞIN ACILARLA ÖRÜLMÜŞ EVRENSEL TARİHİ

Romanın geri kalanında Şehnaz Varlı, Harun’un kimliğinin ve başta annesi ve anneannesi olmak üzere yakın çevresinin gerçek hayat hikayelerinin sırrını çözmekle geçirecek, kendi hayat hikayesini kadınlığın acılarla örülmüş evrensel tarihine bağlayarak anlamlandırmaya çalışacaktır: 

“Annem yalnız bir kadındı, anneannem yalnız bir kadındı, ben yalnız bir kadındım. (…) Annemin hikâyesi acıklıydı. Yalnız annemin değil, anneannemin, anneannemin annesinin, büyük ihtimalle onun annesinin ve daha büyük annelerin hikâyeleri de acıklıydı.”

HACMİ GÖZ KORKUTMASIN

440 sayfalık hacmi göz korkutmasın. Bu andan itibaren çok hızlı akıyor hikaye. Diğer roman ve öykülerinden bildiğimiz üzere Ayfer Tunç, iyi bir hikaye anlatıcısı. Yan öykücüklerle genişleyen, ayrıntılarla zenginleşen, kırılma anlarıyla sürekli yeni yönlere akan, merak duygusunu bir sırra bağlayarak sürekli diri tutan anlatım tekniğiyle yakıcı meseleleri kolay okunur kılıyor. ‘Annemin Uyurgezer Geceleri’nde de Şehnaz Varlı, annesi ve anneannesi arasındaki karmaşık ilişkiyi, aile tarihini, Şehnaz’ın evli bir adam olan E. ile yaşadığı çalkantılı aşkı, içi içini yese de ikinci kadın olmayı sessizce kabullenişini, akademik dünyayı ve daha pek çok siyasi ve toplumsal meseleyi Cumhuriyet tarihiyle ilişkilendirerek romana yedirmiş. 

EDEBİYAT HAZZI VEREN KUSURSUZ BİR DİLLE

Unutma, hatırlama, iyilik, kötülük, cinsiyet rolleri, aşk, cinsellik, aile, eşitsizlik, sınıfsallık, tarih, edebiyat, iktisat, bütün bunlar geçip giden hayatın akışı içinde birbirine bağlanıyor. Kişilerden olaylara, olaylardan fikirlere, fikirlerden duygulara çağrışımlarla gidip gelen, arada bir süprizlerle şaşırtan, birbirinden bağımsız gibi görünen parçaların aslında bir temayı vurgulama işlevi gördüğü ustalıklı bir kurgu. Şehnaz Varlı’nın ayrıntıları sektirmeyen dinamik belleğinin devinimleriyle zamanın içerisinde mekik dokuyan, yan karakterlerin hikayeleriyle bazen uzak coğrafyalara uzanan anlatı sonunda büyük resmi ortaya çıkarıyor -edebiyat hazzı veren kusursuz bir dille elbette.

YÜZLEŞMEYE ZORLAYABİLİR; ZORLAMALI

Tadında bir hüzünü de eklediğimizde edebiyatseveri doyuracak her şey mevcut ‘Annemin Uyurgezer Geceleri’nde. Ama Ayfer Tunç’un diğer romanları gibi bu romanı sindirmek o kadar kolay değil. Zira kadın-erkek, zengin-yoksul, cahili-aydın her kesime, genel olarak toplumun ahlak, moral ve zihniyet biçimlerine yönelik keskin eleştiriler ister istemez sizi de düşünmeye ve yüzleşmeye zorlayabilir; zorlamalı. 

‘Annemin Uyurgezer Geceleri’nde çok şeyle yüzleşmek durumundayız; öncelikle romana adını veren uyurgezerlikle, unutmayı bir hayat biçimi haline getirmekle… Şehnaz Varlı’nın unutma yetisini kaybetmesi, annesinin gerçekleri ancak uyurgezer halden söze dökmesi hikayenin taşıyıcı motifleri ama aynı zamanda güçlü metaforlar. 

UNUTANLARA İNAT

Uyurgezerlik -tarihi ya da güncel- irili ufaklı pek çok olayın su yüzüne çıkmasını engelleyen, gerçeklikten kaçmayı, ‘mış’ gibi yapmayı alışkanlık haline getiren, unutmayı bir tür resmi din olarak benimseyen toplumsal zihniyetin metaforu. Bu aynı zamanda travmalarla baş etmenin en kolay/kestirme yolu; bastırmak ve unutmak. Şehnaz Varlı’nın unutma yetisini kaybetmesi işte bu mekanizmaları açığa çıkarma işlevi görüyor. Başkalarına, resmi tarihe, tarihin resmisini sevenlere, geçmişe toz kondurmamak adına akademik ahlakı ayaklar altına alanlara ya da aynı mekanizmaya sığınarak kendisini ya da ailesine başka bir kimliğe sığdıranlara inat gerçeği hatırlamayı sürdürüyor Şehnaz Varlı. Ancak annesinin, anneannesinin ve anneannesinin annesinin çektiği acıları hatırladığında kadınların ancak unutarak ayakta kalabileceğini de anlayabiliyor. 

EŞİTSİZ İLİŞKİNİN EKSİKSİZ ANALİZİ

Onların sığındıkları hafızasızlık yüzyıllara uzanan ataerkilliğin yol açtığı eşitsiz ve hiyerarşik toplum düzenin sonucudur. Buradan yüzleşilmesi gereken yeni bir temaya geçiyoruz; eşitsizlik hallerine. Elbette ilk sırayı kadın erkek ilişkileri alıyor. Moderniyle, muhafazakarıyla her kesimin kadın erkek ilşkisinde gözlenebilecek bir eşitsizlik romanda Şehnaz Varlı ve E. arasındaki efendi-köle ilişkiyle somutlanmış. En kötüsü ise kadının farkındalığı, kabullenmişliği. Ayfer Tunç, iki roman karakterini de çok iyi gözlemleyerek eşitsiz bir ilişkinin eksiksiz analizini yapıyor.  

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAŞMASI ÜZERİNE CESARETLE GİDİYOR

Eşitsizlikler anne-kız ilişkilerine, akademi dünyasına, fırsat farklılıklarına ve en nihayetinde sınıf ilişkilerine kadar uzanırken bu eşitsizliklerden kaynaklanan kötülük yayılıyor hikayeye. Steroetipleştirilmiş ve basite indirgenmiş allah vergisi kötücül karakterlerden bahsetmiyorum.  Normal dışılıkla kavranacak şeytani bir kötülük de değil kastettiğim. Bu hayatın içinde filizlenen, serpilip gelişen, toplumsal norma dönüşen bir kötülükten, böyle bir kötülüğün sıradanlaşan dinamiklerinden söz ediyorum. Şehnaz Varlı’nın ailesinin üç kuşak kadınının bizzar maruz kaldığı ama toplumun, hatta kendilerinin bile hatırlamaktan imtina ettikleri kötülükler -hasetle, kinle, düşmanlıkla yoğrulmuş ruh halleri… 

Ayfer Tunç, sözünü hiç sakınmadan sergiliyor söz konusu sıradan kötülük hallerini. Belki de bu romanı ayrıcalıklı kılan en büyük etken, yaşanan bu anda açıkça ortaya çıkmış ama aslında tarihsel/toplumsal bir geri planı olan kötülük olgusunun üzerine cesaretle gitmesi.

‘Annemin Uyurgezer Geceleri’, yazarlık mesleğinin hakkını veren, gerçekten usta işi bir roman.


Ayrıca okuyun