Danimarkalı yazar Solvej Balle’in yedi cilt olarak tasarladığı ve ilk üçünü kendi imkanlarıyla yayımladığı ‘Hacim Hesabı Üzerine’, neredeyse 30 yıllık bir edebi fenomen. Şöhreti kulaktan kulağa yayıldı, son yıllarda edebiyat dünyasında ilgi odağı haline geldi. Her sabah aynı güne uyanan Tara’nın hikayesi, spekülatif bir anlatı ve kendine has hipnotik bir kurguya sahip. Ve el arttırıp kesinlikle bir başyapıt demekten geri durmayacağım.
Richard Linklater’in pek de popüler olmayan ‘Everybody Wants Some’ filminin sonlarına doğru kız ve oğlan gölde konuşurlarken, oğlan Sisifos’tan bahseder ve şöyle der: “Sisifos her gün aynı kayayı en tepeye çıkarmakla lanetlendi ama belki de acı çekmiyordu; tanrılar aslında ona odaklanabileceği bir şey vermişlerdi, onun anlam bulabileceği bir şey.” Filmdeki bu kısa ama pırıltılı diyalog Camus’nun teorisiyle de örtüşür. Çünkü Camus’ya göre Sisifos, eylemin kendisinde anlam yaratabilir. Taşla olan mücadelesi ona kendi yaşamının farkında olma ve kaderini sahiplenme olanağı verir. Bu yüzden Camus, Sisifos’u çilekeş değil mutlu hayal etmemizi ister.
Peki bu kayanın yerine zamanı koysak. Her gün aynı güne uyanan bir karakter hayal etsek? Bizde Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan ilk cildi çıkan Danimarkalı yazar Solvej Balle’in ‘Hacim Hesabı Üzerine’si de en basit ifadeyle bu fikirden hareket ediyor ama ‘Groundhog Day’ (Bugün Aslında Dündü) filmi gibi popüler kültüre mal olmuş pek çok benzeri fikirden ayrışıyor. O, neredeyse 30 yıllık bir edebi fenomen. Spekülatif bir anlatı ve kendine has hipnotik bir kurguya sahip. Bunlar bir kitap için iddialı sözler gibi gelebilir kulağa ama el arttırıp kesinlikle bir başyapıt demekten geri durmayacağım. Roman, tek bir günün içine sıkışmış bir yaşamı kayda geçiriyor. Tara, aynı günü umutla ve umutsuzlukla yazıya döküyor; bu çıkışsız günde yol ararken zamanı da yazının kendisiyle ölçüyor.
Kitapla ilgili eleştirilerde en çok Einstein ve görelilik teorisine gönderme yapılıyor. Çünkü zaman üzerine düşüncelerimiz, onun sayesinde köklü biçimde sarsıldı. “Dünyada her yerde zaman olarak kabul edilebilecek duyulabilir bir tik tak yoktur,” derken kastettiği mesele “Saniyelere, dakikalara, saatlere bölerek ölçtüğümüz şey doğada var olan bir madde değil. Zaman, yalnızca bizim icat ettiğimiz, hayata düzen vermek için kurduğumuz ortak bir kurgudur” olarak özetlenebilir.
Zaman, yazarlar için hep ilgi çekici bir oyun alanı oldu. Yazarın elinde yavaşlayan, parçalanan, hızlanan ya da çağlar arasında yolculuk yapabilen anlatı, okur için de mevcut andan çıkıp başka bir ana geçmenin, hatta zamanı durdurmanın aracı haline geldi. Danimarkalı yazar Solvej Balle, ‘Hacim Hesabı Üzerine’de bu alanı sonuna dek genişletiyor. Kahramanı Tara Selter, Fransa’da nadir kitaplar satan sıradan bir kadınken bir gün fark ediyor ki takvim yaprakları artık dönmüyor: “Her gece yatarken 18 Kasım’dır ve her sabah uyandığımda yine 18 Kasım.”
ZAMANI BÜKEN ANLATI
Okur, Tara’yla onun 121’inci 18 Kasım gününde tanışır. Her 18 Kasım’da hem onu ve zihninden geçenleri takip ederiz hem de ilk 18 Kasım’dan bugüne neler yaşadığını yavaş yavaş öğreniriz. Tara, kocası Thomas’la birlikte T. & T. Selter adlı şirketin sahibidir; özellikle 18. yüzyıldan kalma eserlerde uzmanlaşmışlardır. 17 Kasım günü, birlikte yaşadıkları kuzey Fransa’daki evlerinden ayrılır ve Bordeaux’da düzenlenen bir nadir kitap müzayedesine katılır. Ertesi gün, yani son 18 Kasım’ında, müşterileri için çeşitli kitaplar keşfeder; ardından eski arkadaşı Philip ve onun sevgilisiyle buluşur. Philip’ten Thomas’a hediye etmek üzere bir antik Roma sikkesi alır ve onlarla yemek yediği akşam, eski bir gazlı ısıtıcıda elini yakar. Sonra oteline döner ve uyur.
Bir sonraki sabah otelin kahvaltı salonunda birinin ekmek kırıntıları yere düşer, tam da bir önceki sabah olduğu gibi. Ve Tara etrafındaki diğer şeylerin de birebir aynı ritimde izlediğini fark eder. Çünkü aynı gündedir. Zaman çökmüştür. Fakat sadece Tara için. Diğer herkes için zaman kendi normalinde akmaktadır. Her gece makara geriye sarılır ve her şey silinir. Sadece Tara, önceki 18 Kasım’(lar)da neler olduğunu hatırlar.
SÜREKLİ BİR ŞİMDİKİ ZAMAN
Artık geçmiş ya da geleceğin olmadığı bu yeni düzlemde, kendi iç kuralları olan sürekli bir şimdiki zaman vardır. Belirli nesneler ve oluşlar, Tara günleri tekrar ederken onunla gelirler ve hatta dönüşebilirler; mesela, yaşadıklarını kaydettiği defterler gibi. Ya da elindeki yanık izinin günden güne iyileşmesi gibi. Balle’nin anlatısı ‘tekrar eden zaman anlatıları’ndan farklı olarak, fiziksel sınırlara hapsolmamıştır: Başka bir şehirde uyursa o yeni yerde uyanır; en azından olayların başladığı otel odasına dönmekle lanetlenmemiştir.
Tara, mekansal bir bağlılığın olmadığını, daha en başında evine dönmeyi başardığında keşfeder ve bir süre her sabah Thomas’a ne olduğunu ve olacağını açıklamak zorunda kalır. Fakat bu zaman tekrarının tek bilincinde olan kişi o olduğu için, bu yöntem pek işe yaramaz. Sonunda yazmaya başlar. Günlerini kaydederek, hem kendine düzen kurar hem de yazıyla bir tür zaman yolculuğu yaratır. Meteorolojiden sokaktaki konuşmalara kadar en küçük ayrıntıyı not eder. Zamanda bir bükülme yaratıp yaratamayacağını bilmez; ama eğer bir gelecek olacaksa, bunun kendi yazısıyla var olacağını hisseder.
KULAKTAN KULAĞA YAYILAN ŞÖHRET
Solvej Balle, kitabın çıkış fikrini şöyle anlatıyor: “Kitabım sadece başka bir zaman döngüsü hikâyesi: Bir kadın, Tara Selter, 18 Kasım’da sıkışıp kalıyor. Aslında bu hikâyeyi anlatmak istemiyordum. Fikri 1987’de buldum. Muhtemelen ilk kitabımı yazdıktan sonra zaman üzerine yaptığım bazı düşüncelerden ve o sırada okuduklarımla karışarak ortaya çıktı. Ama üzerine ne kadar çok düşünürsem bana o kadar saçma geliyordu. Hele ki Hollywood komedisi ‘Groundhog Day’ çıktıktan sonra. Bu fikirden kurtulmaya çalıştım ama sürekli geri geldi. Sonunda fark ettim ki bundan kurtulmanın tek yolu onu yazmaktı. Fikir o kadar çok malzeme üretti ki, sadece onu keşfetmek istedim.”
Kuzeyli bir yazarın çok parçalı, deneysel bir destanla uluslararası edebiyat sahnesini sarsması şaşırtıcı değil. Nitekim ilk üç cilt, yazarın kendi imkânlarıyla yayımlanmasına rağmen Danimarka’da kulaktan kulağa yayılarak fenomen hâline geldi ve 2022’de İskandinavya’nın en prestijli ödüllerinden Nordic Council Literature Prize’ı kazandı. O zamandan beri İngilizce hakları için yoğun bir rekabet yaşandı ve seri 25’ten fazla ülkeye satıldı. Bu senenin Uluslararası Booker Ödülleri’nde kısa listeye girerek şöhretini perçinledi. En büyük hayranları arasındaysa Karl Ove Knausgård ve Rachel Cusk var.
Diğer yandan Balle de en az kitabı kadar merak uyandırıcı birisi. 1993’te yayımladığı kısa öykü koleksiyonu ‘According to the Law: Four Accounts of Mankind’ ile uluslararası bir ün kazanan Balle, şimdi 63 yaşında ve uzun bir aradan sonra yeniden edebiyat sahnesinde. Fikri erken bulsa da serinin ilk cildini yazmaya 1999’da başlamış. Yazma sürecinin bu kadar uzun sürmesini ‘kendini sabote etmesine’ ve eski Yunanca çalışmalarına bağlıyor. 2016’da Danimarka gazetesi Politiken’e verdiği röportajda “Her yıl, hatta her iki yılda bir kitap yazabilen insanları anlayamıyorum,” diyor.
Balle bugün Ærø adasında yaşıyor; burada oğluyla birlikte kendi yayınevini yürütmeye ve kendini yazmaya zorlamaya devam ediyor. Yedi cilt olmasını planladığı serisi henüz bitmedi. İlk beş cilt Danimarka’da yayımlandı, yazar ise altıncı üzerinde çalışıyor. (İngilizce konuşulan ülkelerde üçüncü cildin kasım sonunda çıkması bekleniyor.) Geçimini ise Danimarka Sanat Vakfı’nın yaşam boyu bursuyla sağlıyor.
TARA’NIN YALNIZLIĞI
‘Hacim Hesabı Üzerine’ varoluşun tuhaflığını yoğun şekilde sunan eşine az rastlanacak bir anlatı. İnsan doğasının anlaşılmazlığına uzun süredir ilgi duyan Balle ile zamanda sıkışma hâli başka bir boyut kazanıyor. Çünkü burada romanın odağı sadece Tara değil, deneyim ve tepkiler üzerinden dünyanın detaylarının farklı ölçeklerde gözlemlenmesi de anlatıya dahil.
Tara’nın yalnızlığı, Balle’nin romanının merkezinde atıyor. Zaman döngüsü içinde, diğerleriyle kurduğu bağlar giderek değişiyor ve çözülüyor. Bir yandan çevresiyle sürekli temas hâlindeyken, diğer yandan ondan tamamen kopuk olması, onun yalnızlığını daha da derinleştiriyor. “Bir canavarım ve dünyamı yiyip bitiriyorum” sözü, bu çözülmenin ve sürekli tüketmenin bir yansıması. Zamanın akmadığı bir yerde, her gün dünyayı yeniden deneyimlemek zorunda olmak, onun hem çevresiyle hem de kendisiyle ilişkisini baştan kurmasına yol açıyor. Balle, bunu şaşırtıcı bir maharetle aktarıyor.
Tara’nın günü hep aynı olsa da onu yaşayışı farklıdır, çünkü artık aynı kişi değildir. Sadece çevresindeki insanların değil, nesnelerin ve doğanın hareketlerini de bilir. Aynı kalan her şeyden küçük de olsa bir yenilik çıkarır; aynı anda var olan diğer ihtimalleri keşfeder. Döngü başta çıldırtıcı görünse de zamanla türlü anlamlar ve yollar bulduğu bir maceraya dönüşür. Hepsi o günden çıkmak içindir ve Tara bunun yolunu dikkat kesilmekte bulur. Bu dikkat onu başka mümkünleri keşfetmeye yönlendirir. ‘Hacim Hesabı Üzerine’ böylece zamanın algısına dair bir deney defterine dönüşür. Ve belki de Tara Selter’ı mutlu hayal etmemek için bir sebep kalmaz.
Not: İkinci cilde dair küçük bir ipucu, Tara tek bir güne sıkışıp kaldığı yaşantısına mevsimleri katabilmek için coğrafyalar arası bir yolculuğa çıkacak.
