Maggie O’Farrell, tarihin kıyısında unutulmuş kadınlara kulak veren, sessizlikleri hikâyeye dönüştüren bir yazar. ‘Hamnet’ın sinema uyarlamasının vizyonunun heyecanla beklendiği bu günlerde biz de O’Farrell’ın edebiyat evrenine yeniden bakıyoruz. Önce ‘Hamnet’ ve ‘Evlilik Portresi’ üzerinden onun tarihsel kurgularını; ardından ‘Esme Lennox Nasıl Yok Oldu’ ve otobiyografik ‘Ben, Ben: Ölümle On Yedi Karşılaşma’ aracılığıyla unutuluş, hatırlama ve bedenin hafızası temalarını inceliyoruz. Bu evreni, O’Farrell’ın Türkçedeki sesi çevirmen Kıvanç Güney’le yaptığımız söyleşiyle tamamlıyoruz.
Maggie O’Farrell’ın romanlarını okurken ilk fark edilen şey, insan hayatının kırılganlığını sezgisel bir kesinlikle yakalayabilmesi. Onun hikâyelerinde hastalık, yas, aşk ya da tesadüf, bir ömrün akışını değiştiren sıradan ayrıntılar olarak çıkar karşımıza. Büyük laflarla değil, hayatın içinden konuşur gibi. İster 16. yüzyıl Floransa’sında, ister 20. yüzyıl Edinburgh’unda, ister Shakespeare’in evinin mutfağında geçsin, anlattığı hep aynıdır: Kader çoğu zaman küçücük bir anda gizlidir.
O’Farrell’ın edebiyatında yaratmak bir hayatta kalma biçimidir. Agnes’ın şifalı otlarla kurduğu bağ, Lucrezia’nın resimleri, Esme’nin kendisi olmaktaki ısrarı ya da anı kitabında ölümle burun buruna gelen yazarın belleği söze dökmesi… Hepsi dış dünyanın baskılarına karşı bir dirençtir.
Zaman da onun dünyasında doğrusal işlemez; geçmiş ve şimdi sürekli birbirine dokunur. Bir kayıp başka bir hatırayı çağırır, bir sessizlik yıllar sonra yankı bulur. Bu parçalı yapı, hafızanın işleyişine de çok yakındır. Beden ise yalnızca bir varoluş alanı değil, aynı zamanda hafızanın arşividir. Travma, hastalık, arzu ya da kayıp bedende iz bırakır. Kadın karakterler bu bedenin içinde hem dirençli hem de tehdit altındadır. O’Farrell onları tarihin kıyısında bulur ama orada bırakmaz; onlara ses, hafıza ve irade verir.
1972’de Kuzey İrlanda’da doğan yazar, çocukluğunu farklı coğrafyalar arasında geçirir. Çocuk yaşta atlatmak zorunda kaldığı ciddi bir hastalık, kırılganlığa ve ölüme dair duyarlılığını kalıcı kılar. Gazetecilik ve editörlükten sonra edebiyata yönelir; 2000’de yayımlanan ‘After You’d Gone’la başlayan yolculuk onu çağdaş İngiliz edebiyatının özgün seslerinden biri haline getirir. Kendi yaşam deneyimleri, romanlarında sıkça karşımıza çıkan ölüm, risk ve kırılganlık temalarını da besler.
Bu izleklerin en yoğun biçimde işlendiği roman, hiç kuşkusuz ‘Hamnet’tır.
BİR ÇOCUĞUN ARDINDAN YAZILMIŞ SESSİZ AĞIT: HAMNET
William Shakespeare, tüm zamanların en büyük oyun yazarı olarak biliniyor. Ancak hayatına dair bildiklerimiz şaşırtıcı derecede sınırlı: Stratford-upon-Avon’da doğdu, genç yaşta Anne Hathaway’le evlendi, üç çocuğu oldu. Bu çocuklardan biri, Hamnet, 1596’da henüz 11 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölüm nedeni kayıtlarda yer almıyor; sadece bir isim, bir tarih ve ardından gelen sessizlik.
Maggie O’Farrell, bu sessizlikten yola çıkar. Yıllar önce okulda Hamlet üzerine işlenen bir derste “Shakespeare’in ikiz çocukları vardı, Hamnet 11 yaşında öldü” cümlesiyle karşılaşır. Kısa ama çarpıcı bu not, zihninde kalır. Kendi hayatında da kayıp, hastalık ve kırılganlıkla defalarca yüzleşen yazar için bu dipnot zamanla bir romana dönüşür: ‘Hamnet’.
O’Farrell’in romanının merkezinde Shakespeare değil, eşi Anne Hathaway vardır. Bu tercih tesadüf değil. Feminist yazar Germaine Greer, 2007’de yayımladığı ‘Shakespeare’s Wife’ adlı eserinde Hathaway’in tarih kitaplarında küçümsenmiş bir figür olarak resmedilmesini sert biçimde eleştirir. Onun, ‘yaşlı dul, genç dâhiyi tuzağa düşüren kadın’ klişesine sıkıştırıldığını, oysa kırsal İngiltere’de güçlü ve bağımsız bir kadın olduğunu söyler.
O’Farrell, bu eleştiriden yola çıkarak Hathaway’i romanında ‘Agnes’ adıyla yeniden kurar. Onu doğaya yakın, sezgileri güçlü, şifacı bir kadın olarak anlatır. Tarihte sesi bastırılmış bu figüre kurgunun gücüyle yeni bir hayat verir.
YASIN ZAMAN DIŞI DOĞASI
Roman, iki katmanlı bir zaman örgüsüyle ilerler: Agnes ve Will’in flörtü ve evliliği ile Hamnet’ın hastalığı ve ölümünün yaşandığı günler. O’Farrell, bu geçişlerle yasın zaman dışı doğasını gösterir. Kayıp doğrusal değildir; bir koku, bir eşya, bir boşluk, yıllar sonra bile aynı acıyı yeniden çağırır.
“Bütün hayatların, her şeyin oradan dışarı aktığı ve her şeyin oraya geri döndüğü bir çekirdeği, merkezi, sıfır noktası vardır. Evde olmayan anneninki de bu an: çocuk, boş ev, ıssız avlu, duyulmamış haykırış.”
‘Hamnet’, yalnızca Shakespeare’in oğluna yazılmış sessiz bir ağıt değil; aynı zamanda tarihin kıyısında bırakılmış kadınlara, anneliğin direncine dair bir roman. Agnes’ın bilgeliği, anneliği ve direnci Shakespeare’in gölgesinden çıkarılarak merkeze yerleştirilir. O’Farrell böylece yalnızca bir hikâye anlatmaz; unutulmuş bir hayatı, unutulmuş bir sesi edebiyatla görünür kılar.
‘Hamnet’ı etkileyici kılan yalnızca anlattığı hikâye değil, anlatma biçimidir. Shakespeare’in adını romanda bir kez bile anmayan yazar, onu yalnızca ‘koca’ ya da ‘Latince hocası’ olarak tanımlar. Bu sessizlik, ismin yokluğunu bir tür varlığa dönüştürür. O’Farrell böylece okuyucuyu, gölgede bırakılan bir annenin dünyasına taşır.
Romanın duygusal gücü, O’Farrell’in kendi yaşamıyla da örülüdür. Çocukluğunda ölümcül bir hastalık atlatmış, kızının bağışıklık sorunları nedeniyle sürekli tetikte yaşamış bir yazar olarak ‘kayıp’ onun için yalnızca tarihsel değil kişisel bir deneyimdir. Bu yüzden ‘Hamnet’ hem geçmişe dair bir ağıt hem de bugüne yazılmış bir anne hikâyesi gibi okunur.

BİR PORTREYE BAKARKEN BAŞLAYAN HİKAYE: EVLİLİK PORTRESİ
Maggie O’Farrell, tarihi romanı alışılmışın dışında bir yerden kuruyor. Onun ilgisini çeken kralların zaferleri değil; unutulmuş kadınların hayatları. ‘Hamnet’ta Shakespeare’in gölgede kalan eşi Anne Hathaway’e sesi veren yazar, bu kez 16. yüzyıl İtalya’sına, Medici ailesinin trajik figürlerinden Lucrezia de’ Medici’ye uzanıyor.
Romanın çıkış noktası, Robert Browning’in ünlü şiiri ‘My Last Duchess’. Bu şiirde bir İtalyan dükü, eski eşinin portresini bir ziyaretçiye gösterirken, “Ne güzeldi, değil mi? Bazen sinirimi bozardı. Bu arada, onu öldürdüm” der. O’Farrell, bu dizelerin ardında gerçek bir hikâye olup olmadığını merak eder ve karşısına 15 yaşında evlendirilen, kısa süre sonra da ölen Lucrezia çıkar.
GÖZLERİNDE ENDİŞE TAŞIYAN GENÇ KADIN
Araştırmalar sırasında karşısına çıkan bir portre, romanın yazılma anını belirler. Ağır mücevherlerle süslenmiş ama gözlerinde endişe taşıyan genç kadın. O’Farrell bu tabloya bakarken “Onun hakkında yazacağımı biliyordum,” der. Çünkü yalnızca portre değil, onun unutulmuşluğu da bir hikâyeye işaret eder. Palazzo Pitti’nin köşesinde, yangın söndürücünün yanında duran küçük bir tablonun sessizliği, kadınların tarihten nasıl dışlandığının simgesine dönüşür.
Roman, Lucrezia’nın gözünden anlatılır. Bir yanda Floransa sarayında sanatla ve gözlemlerle dolu çocukluğu; diğer yanda evliliğin ardından kapandığı sessiz ve gözetlenen yaşamı. Bu çift zamanlı kurgu, O’Farrell’in kadın karakterini yalnızca ‘kurban’ değil, dikkatli bir gözlemci, direnen bir ruh olarak inşa etmesini sağlar.
Alfonso d’Este, O’Farrell’in kaleminde tek boyutlu bir kötü karakter değildir. Kontrol arzusuyla karışmış şefkati, iktidarı kaybetme korkusu ve soy takıntısı, Lucrezia’nın hayatını daraltır. Ama roman, bir kadın karakteri yalnızca acı çeken değil, aynı zamanda yaratıcı, resmeden ve gözlemleyen biri olarak var eder.
“Lucrezia parmak uçlarıyla kuşun kuyruğuna dokundu. Kuşu o sabah erken saate, asma katta bulmuştu. Sığırcık açık bir pencereden içeri girmiş ve tekrar dışarı çıkmayı becerememişti. Bütün gece oraya buraya uçmuş, gagasını tekrar tekrar camlara vurmuş, kanatlarını çaresizce çırpıp durmuş muydu acaba? (...) Camdan dışarı bakıp palazzo’nun üstünde dalgalanan büyük bir bulut halinde toplanmış arkadaşlarını görmüş müydü? Onu orada, binanın içinde kapana kısılmış şekilde bırakarak uçup gidişlerini mi izlemişti? Lucrezia buna katlanamadı; kuşa karşı duyduğu ani sevgi içine sığmadı.”
‘Evlilik Portresi’, Avrupa saraylarının politik evlilik sistemine dair keskin bir gözlemdir. Portre, bir sevgi hatırası değil; kadının kimliğini mühürleyen bir belge, kimin ‘mülkü’ olduğunun kaydıdır. O’Farrell bu çerçevenin içinden Lucrezia’ya yeniden ses verir.
Tıpkı Hamnet’ta olduğu gibi, tarihte bir kenara itilmiş bir kadının susturulmuş hayatını edebiyat aracılığıyla görünür kılar. Sessiz bir tabloya bakar, oradan bir roman yaratır.

MODERN ÇAĞDA BİR KADININ SİSTEMLİ BİÇİMDE SUSTURULMASI: ESME LENNOX NASIL YOK OLDU
Maggie O’Farrell, ‘Hamnet’ ve ‘Evlilik Portresi’ gibi tarihi romanlarıyla geniş okur kitlesine ulaşsa da onları hazırlayan yaratıcı duyarlılığın izlerini önceki eserlerinde bulmak mümkün. ‘Esme Lennox Nasıl Yok Oldu’, bunun erken ama çarpıcı bir örneği. Yazarın odağında yine kadınlar, sessizlik ve unutuluş var.
Edinburgh’da yaşayan genç kadın Iris, bir gün aldığı telefonla hiç bilmediği bir aile sırrıyla karşılaşır. Kapatılmak üzere olan akıl hastanesinden arayan görevli, Iris’ten büyük teyzesi Esme Lennox hakkında karar vermesini ister. Oysa Iris, böyle bir akrabasının varlığından bile habersizdir. Çok geçmeden öğrenir ki Esme, gençliğinde ‘uyumsuz’ olduğu gerekçesiyle ailesi tarafından hastaneye kapatılmış ve 60 yıl boyunca orada unutulmuştur.
HAFIZA DAİMA EKSİKTİR
Roman, Iris’in bugünü, yaşlı Kitty’nin bulanık belleği ve Esme’nin iç sesiyle üç farklı koldan ilerler. Anlatı parçalıdır; zaman kayar, perspektifler aniden değişir. Bu biçimsel tercih, romanın anlattığı şeyi de hissettirir: Hafıza daima eksiktir, hayat daima yarım kalır.
Esme’nin çocukluğu Hindistan’da başlar, ardından aile Edinburgh’a döner. O ise fazla soru soran, fazla özgür bir kızdır. Bir gece yaşadığı istismar aile için ‘utanç’ sayılır ve hızla susturulur. Çözüm olarak genç kız akıl hastanesine kapatılır. Gerisi sessizliktir. Ailenin saygınlık hikâyesi devam ederken Esme’nin varlığı sistematik biçimde silinir.
Romanın en etkileyici katmanlarından biri, Kitty’nin Alzheimer’la parçalanan zihnidir. Onun kopuk anlatısı, yalnızca kişisel bir çözülüş değil, aynı zamanda aile hafızasının nasıl bastırıldığını da gösterir. Esme’nin ‘ortadan kaldırılışı’ ile Kitty’nin belleğinin kayboluşu birbirini yankılar.
UYUMSUZLARIN SİSTEM DIŞINA ATILDIĞI DÖNEM
O’Farrell, yalnızca bireysel bir trajediyi değil, bir dönemin toplumsal mekanizmasını da açığa çıkarır. 20. yüzyıl ortalarında ‘uyumsuz’, ‘histerik’ ya da sadece fazla bağımsız kadınlar kolayca sistem dışına atılabiliyordu. Bu roman, o sessizliklerin ne kadar organize ve ne kadar kırıcı olabileceğini gösteriyor.
Kitabın finali sessiz ama etkili bir yüzleşmeyle kapanır. Esme’nin hikâyesi, onu sessizliğe mahkûm edenlere karşı açılan bir davadır sanki. Yazar, tüm roman boyunca sessizliği işitilebilir kılmayı başarır. O’Farrell’ın romanı, sadece bir geçmişi değil, unutturulmuşluğu da görünür kılar. Sessiz kalan bir hayatın, sessiz kalmaya razı olmadığını gösterir.

BEN, BEN - ÖLÜMLE OH YEDİ KARŞILAŞMA: BEDENİN ARŞİVİ
Maggie O’Farrell, anı kitabı ‘Ben, Ben - Ölümle On Yedi Karşılaşma’da okuru ölümle yüz yüze geldiği on yedi ‘an’a götürüyor. Boğulma tehlikesi, trafik kazaları, çocukluk hastalıkları… Ama anlatının tonu asla dramatik değil. O’Farrell, büyük bir cesaret öyküsü değil; ölümün gündelik hayatın içine nasıl sızdığını, küçük ayrıntılarla nasıl hafızada yer ettiğini gösteriyor.
Kitap kronolojik ilerlemiyor. Her bölüm bir beden parçasının adıyla açılıyor: Boyun, akciğer, ayak… Beden, burada yalnızca bir varlık değil; geçmişi taşıyan, unutsa bile kaydı tutan bir arşiv. Okur, ölümle karşılaşmanın izlerini doğrudan anlatıda değil, satır aralarındaki duyumsamada buluyor.
YAZARIN KURMACA DÜNYASININ ANAHTARI
Son bölümlerde yazarın kızının nadir bir bağışıklık hastalığıyla yaşadıkları yer alıyor. Sürekli bir hazırlık hâli, her an çalabilecek bir telefon, yanından eksik etmediği iğneler… Anne olarak tetikte yaşamak zorunda kalışı, O’Farrell’in romanlarında da sık sık karşımıza çıkan ‘bedenin hafızası’ fikrini en çıplak hâliyle ortaya koyuyor.
‘Ben, Ben’ yalnızca kişisel bir otobiyografi değil; yazarın kurmaca dünyasına da anahtar sunuyor. ‘Hamnet’taki yas, ‘Evlilik Portresi’ndeki sıkışmışlık, ‘Esme Lennox Nasıl Yok Oldu’daki unutuluş hep bu kişisel deneyimlerden besleniyor.
‘Ben, Ben’, her şeyin bir dakika içinde değişebileceğini bilerek nasıl yaşadığımızla ilgili kitap. Kitabın başlığında tekrarlanan ‘Ben’, bir hatırlatma gibi: Hâlâ buradayım. Değiştim. Dikkat ediyorum.

O’FARRELL’IN TÜRKÇEDEKİ SESİ KIVANÇ GÜNEY: ‘HAMNET’IN İLK CÜMLESİNİ ÜÇ AY ÇEVİREMEDİĞİMİ HATIRLIYORUM

Bu sessiz ama derinlikli anlatıların Türkçeye ulaşmasında elbette çevirmenin payı büyük. Maggie O’Farrell’ın dilindeki ritmi, sessizlikleri ve katmanlı duyguları Türkçede yeniden kuran kişi Kıvanç Güney. Onun çeviri sürecine dair düşüncelerini dinlemek, yalnızca O’Farrell’ın değil, çevirinin kendisinin de nasıl bir yaratıcı eylem olduğunu gösteriyor.
Edebiyat ve çeviriyle yolunuz nasıl kesişti?
TED ve Hacettepe İngiliz Dili Edebiyatı mezunuyum. İlkokuldan beri İngiliz edebiyatı okudum sayılır. Edebiyat çevirisi yapmam benden hep istenen bir şeydi fakat uzun zaman direnip çeşitli masa başı işler denedikten sonra ne yapacağımı bilemediğim bir dönemde, 1998'de ilk kez Irvine Welsh çevirmeyi istedim. ‘Ectasy: Three Tales of Chemical Romance’ çok sevdiğim bir kitabıydı. Onu çevirdikten sonra ‘Trainspotting'in devamı ‘Porno’ (Siren Yayınları) da bana teklif edildi ve böylece başlamış oldum. Devam etme niyetim yoktu ama şu an 70 civarı çevirim var. Kendimi bildim bileli kitap kurduyum, edebiyatı seven biriyim tabii. Bu gibi şeylerin DNA'larımıza kodlanmış olduğunu düşünüyor ve hissediyorum. Yani bir çeşit kader!
O’Farrell’ı çevirmeye ilk nasıl başladınız?
O'Farrell'ın ‘Esme Nasıl Yok Oldu'su acemilik dönemim diyebileceğim bir zamanda bana teklif edildi. Biçemini, cümle yapılarını Türkçeye olduğu gibi aktarabilmeye takarak kötü denebilecek bir metin çıkardığımı ancak kitabı yıllar sonra Domingo için tekrar okurken anlayabildim.
Kadın karakterlerin iç dünyasını odağa alan bir kadın yazarı çevirirken, bir erkek çevirmen olarak bu metinlere yaklaşımınızı nasıl şekillendirdiniz?
Şimdiye dek bunu bir kadın çevirmeli diyerek geri çevirdiğim kitaplar oldu fakat O'Farrell'da böyle bir şey hiç hissetmedim. Benim çevirdiğim dört kitabında hep sessiz çoğunluktan farklı, toplumla sorun yaşayan, doğuştan ‘o ışığa sahip’ ve bu yüzden bastırılmaya hatta yok edilmeye çalışılan kadın baş karakterler var. Erkek olduğum halde topluma uymayan çeşitli özelliklerim sayesinde bu benim de anlayabildiğim bir şey. Gündelik hayatımda sakladığım şeyler değilse de böyle bir ülkede yazılı olarak yayımlanacak bir metinde ancak bu kadar açık olabilirim diyeyim. Özet olarak, kendini kadın ya da erkek gibi hisseden ve öyle tanımlayan biri değilim diyeyim ve sanırım bu bana bir çeşit avantaj sağlıyor.
Britanyalı/İrlandalı olduğu halde çaydan nefret etmesi gibi ortak özelliklerimiz ve çevirmem gereken kitapların bana geleceğine dair biraz mistik bir inancım da var. Çevirdiğim ilk kadın yazar da O'Farrell değil, Anne Rice'tı, yanlış hatırlamıyorsam. O tereddüdü Rice sayesinde üstümden atmıştım.
‘Esme Nasıl Yok Oldu'nun geçmişe dönüşlerle de olsa günümüzde geçmesi, günümüzde geçen bölümlerin genelde pembe roman tadında olması, torunun butik sahibi olması, hikâyedeki aşk üçgeni falan kişisel olarak bana eğlenceli gelmişti. O'Farrell'a başlamak isteyenler için iyi bir kitap. Yine de diğer bölümlerde sağlam ve iyi bir yazarı çevirdiğimin farkına varmıştım tabii.
AKAN KARANLIK BİR NEHİR HİSSİ
O'Farrell, hastalık, keder ve kırılganlığı sansasyonel bir üslupla yazmıyor. Bunu nasıl yansıttınız?
Domingo'dan gelen teklifle yıllar sonra çevirdiğim iki tarihi romanında, ‘Evlilik Portresi’ ve ‘Hamnet'da pembe roman tarzı bölümler yoktu. Evet, bazı şeyleri iyi bir yazarın yapması gerektiği gibi okurun gözüne sokup duygu sömürüsü yapmadan, ufak ufak dokunuş ve detaylarla, ima ederek veriyor.
Yine de pandemi dönemine rastlayan ‘Hamnet'ın ilk cümlesini üç ay boyunca çeviremediğimi hatırlıyorum ki yazmak istediğini bildiğim ve yıllardır beklediğim bir romandı. Yani alttaki acıyı, dışlanmışlığı, bazı durumlardaki çaresizliği bu şekilde daha iyi veriyor. Metinleri bende çoğu zaman akan karanlık bir nehir hissi uyandırıyor; yani ara ara ışık ve parıltılar var. Buna rağmen benim çevirdiklerim arasında umutlu sonu olan tek romanı ‘Evlilik Portresi’, diğerlerinde çok gerçekçi, adeta ‘Böyleyken böyle, ne bekliyordun ki?’ diyen sonlar var. Bu da okuru bir şeyler yapmalı noktasına getirmek için iyi bir taktik belki.
Dört kitap boyunca, Türkçede tek tip bir ‘O'Farrell üslubu’ mu hedeflediniz, yoksa her kitap kendi üslubunu mu kazandı?
Sabırla metnin içine girebilmeyi bekleyen, işini içgüdüleri ve sezgileriyle yapan bir çevirmenim. Önceden beni etkileyebilecek, yönlendirebilecek detaylı araştırmalar yapmayı, metnin başka çevirileri varsa onları okumayı da pek sevmiyorum. Bazen kimi çevirdiğimi, çevirdiğim kitabın adını bile unutabiliyorum. Metne ‘dalabildikten’ sonra o empatiyi kurmam da çok zor olmuyor sanırım. Dolayısıyla O'Farrell'ın bütün kitaplarına da farklı birer metin gözüyle baktım ve O'Farrell biçemi oluşturmak gibi bir amacım hiç olmadı. Olmuşsa, kendiliğinden ve bilinçdışı bir düzeyde olmuştur, önceden formüle ederek değil.
Maggie O’Farrell’ın Türkçedeki sesi size göre nasıl bir ses? Onun üslubunu Türkçede tanımlamak için iki kelime seçecek olsanız, bunlar ne olurdu ve neden?
Maggie O'Farrell'ın Türkçedeki tarzını iki kelimeyle tanımlayacak olsam, tatlı SERT olurdu sanırım. Sert büyük harfle. Ya da hüzün ve ışık.