“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

NİLBAR GÜREŞ: SANATÇI SANATÇIYA AİT DEĞİL, AYRI İŞLEYEN BİR MEKANİZMA

Nilbar Güreş
Nilbar Güreş

2026 Venedik Bienali Türkiye Pavyonu için seçilen Nilbar Güreş’in 25 yılı aşkın sanat pratiğini tek çatı altında buluşturan, sanatçının Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergisi ‘Kadife Bakış’, 12 Nisan 2026'ya kadar Arter’de ziyaretçilerini bekliyor.

Nilbar Güreş’in ‘Kadife Bakış’ı görünenin arkasına bakmayı hatırlatarak şeyleri en baştan algılayıp anlamlandırma yolculuğuna bir davet. Hayvanları, bitkileri, türleri, kimlikleri, fiziksel formları ve varoluş biçimlerini, kısacası bildiğimiz anlamda dünyamızı tanımladığımız çerçevelerden çıkarıyor Güreş. Bu çerçevesizlik, şeyler arasındaki sınırları belirsizleştirmekle kalmıyor, yarattığı sıradışı varlıklar ve fantastik boyutlarla ontolojik sınıfları tanımlanamayan bir konuma yerleştiriyor. Kulağa yepyeni bir macera gibi geliyor, ki çok doğru. Zira ‘Kadife Bakış’ zihnimizi, insanlığın tarih boyunca aktardığı bütün ön bilgi ve önyargılardan azade kılıyor, yeni anlamlandırmaların kapısını aralıyor.

ÇOK DÜŞÜNÜYORUM, DÜŞÜNMEKTEN UYUYAMIYORUM

Üretim sürecinizi merak ediyorum. Sanatçı kimliğiniz nerede devrede giriyor, günün akışı içerisinde üretim pratiğiniz nasıl bir süreçte ilerliyor? 

Ben çok şanslı biriyim (hemen koşarak bir duvarın dibine gidiyor ve kulağını çektikten sonra nazar değmesin tıktıkını vurup hızlıca yanıma geliyor, herhalde bu rengarenk dünyanın mimarı, zaten kendinden gelen renkli bir enerjiyi eserlerine yansıtmış diye düşünmeden edemiyorum), çünkü fotoğraflar ve imajlar geliyor gözümün önüne. O açıdan çok şanslıyım herhalde. Ama çok düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum… Düşünmekten uyuyamıyorum, mesela gece dörtte bir fikir geliyor, kalkıyorum, çiziyorum, yazıyorum tekrar yatıyorum. Tabii çok farklı bir süreç o, yönetebildiğin ya da etki edebildiğin bir akış değil. Sanatçı, sanatçıya ait değil aslında. O, sizden ayrı işleyen bir mekanizma. Uykunuza, dikkatinize, sağlığınıza, her şeye o karar veriyor. İçinizde biriyle sürekli mücadele haldesiniz. 

BİRİLERİ FİKİR, BİRİLERİ YALNIZCA ONU EĞLEMENİ İSTİYOR

Çok çalışıyorum, bir fikir geliyor, gidiyorum, araştırmalar yapıyorum, onun fotoğraflarını çekiyorum, tekrar üzerine düşünüyorum. Bu süreç hiç bitmiyor. Ben tam 20 sene hiç tatilsiz çalıştım, hayata yalnızca bir defa geldiğimizi düşünürsek çok şey feda ettim sanat pratiğim için. Ama artık tatillerimi de öncelemem gerektiğini öğrendim. Mesela sergi kuruldu, ben tatile gittim, o yüzden bugün bronz bir tenle karşınızdayım (gülücükler), ardından döndüm kitap hazırlandı, ben tekrar tatile gittim. 20 senenin sonunda bazı prensipler koymak gerekiyor, doğum gününde çalışmamak mesela. Çünkü sanatçı, sanki herkesin böyle minicik bir parça kopartmaya çalıştığı da biri gibi. Birileri enerjini istiyor, birileri fikir istiyor, birileri yalnızca onu eğlemeni istiyor -ki bu benim hiç ama hiç yapmadığım bir şey.

En çok da tabii kendimi koruma amaçlı düşünmek zorundayım. Çünkü sizi Türkiye’den çağırıyorlar mesela ve sizden klişe ve egzotik bir şeyler bekliyorlar. Ben onu hiç vermemeye çalışıyorum, birilerinin gözünde belli bir kategoriye sıkıştırılmaktan kaçınıyorum. Aslında hem kendi işini yapmak istiyorsun, hem özgünlüğü muhafaza etmek istiyorsun, hem de beklentilere yönelik çalışmaman gerekiyor. Bu bile üretim sürecine dahil büyük bir çaba aslında, büyük bir efor. Onların seni koymak istediği yerde bulunmaman gerekiyor. 

RESİM YAPMAKTAN ÇOK KORKMUŞTUM

Beklentilerle inatlaşmayı sevdiğinizi, sergi deneyiminin izleyicide birden fazla sanatçının işini seyrediyor hissi yaratmasını istediğinizi söylüyorsunuz. Apaçık Radyo’da, Çelenk Bafra’nın ‘Hariçten Sanat’ programında, yağlıboyanın aslında sizin üretim pratiğinize upuzun bir süre hiç dahil olmadığını anlattınız ki siz resim bölümü mezunusunuz. Kendini tekrar etmeyen, -eski- kendinizden uzaklaşıp bambaşka, yeni bir yöne gitme arzunuzu dile getiriyorsunuz. Sergideki resimler bu sürecin neresinde?

Pandemiye kadar 20 sene resim yapmamışlığım var. Resim yapmak benim için ilk başta kaygı ve endişe yaratan bir pratikti. Çok korkmuştum. O kadar ciddi bir şekilde eğitimini alınca insan, o kadar uzun süre öğrenince farklı bir sorunsala dönüşüyor o pratik. 

Resmin tarihi de çok etkileyici. İlk insanların yaptığı mağara resimleri var, nasıl bu kadar uzun süre süregelmiş olabilir? Günümüzde hala resim kadar eski bir pratik nasıl olabilir? Etkilenmeden, yepyeni bir yol bulmak, kendi resim dilini yeniden yaratmak zorundasın. Dolayısıyla bu noktaya gelmem, bu rahatlığa da diyebiliriz, bir süreçti. Ve bunlar performatif resimler, ben konuşmalarımda da yaşayışımda da performatif bir insanım. Bunlar günlerce uğraşılmış resimler değiller ancak günlerce hatta aylarca düşünülmüş resimler. 

Ben fikir kısmındayım, her zaman. Ben ressam değilim ama ressam gibiyim. Fotoğraflarımda bile resim kompozisyonları vardır. Zaten tek bir teknikle kendimi ifade edebildiğimi düşünmediğim için bu kadar farklı üretimler yapmayı tercih ediyorum. Rüyalarımdan da tabi çok etkilenirim, esinlenirim. Çünkü görürüm ve hatırlarım. Sanat pratiğimin değişeceğini de gördüm ve sahiden de değişti!

KENDİSİNİ SAVUNMAK ZORUNDA KALIP SAÇLARINDAN YILANLARI SALMIŞ KADIN: MEDUSA

Serginin girişinde siyah beyaz insanımsı/hayvanımsı figürlerin olduğu ‘Gravürler’, önüne bırakılmış kuru mamayı yemeye çalışan rengarenk, parıltılı ‘Monstera’ ve bu iki eseri seyrederken arka planda fevkalade rahatsız edici sesini (inleme/hırlama) duyduğumuz, yine insanımsı-hayvanımsı ‘Kurt ve Kuzu’ yer alıyor. Hissettirdiği en güçlü duygu tekinsizlik. ‘Kadife Bakış’ın ilk intibası tekinsizlik hissine temelleniyor ve herhangi bir tanımlanma, sınıflandırılma arzusuna baş kaldırıyor. Bu açıdan, serginin kavramsal çerçevesi itibarıyla en dikkat çekici işlerinden ‘Medusa, Çünkü Bizi Şeytanlaştırıyorsunuz!’, kendisine atfedilen tüm sıfatları reddetmekle kalmıyor, buna cüret edenlere de haddini bildiriyor. Kadının ötekiliği arkaik dönemden beri sürekliliğini koruyor, ataerkil toplumsal normlar hala gündelik yaşamımızı belirliyor. Özellikle son zamanlardaki ifşaların da kanıtladığı gibi kadın bedeni bir tahakküm alanı olarak görülüyor ve biz hala rızanın ne olduğunun tartışıyoruz. Demek ki hala net olarak algılanmıyor. Sizin eseriniz bağlamında ‘Medusa’ nasıl bir figür?  

Medusa, insan ile hayvan arasında, saçlarından yılanlar fışkıran bir kadın. Bu açıdan form olarak çok başarılı. Sanat tarihinin en etkileyici figürlerinden, formlarından biri. Hayal gücü geniş bir form. Pan’ın geldiği yeri de arada olmayı gösteren yapısıyla severim. İnsan olma ya da hayvan olma sınırlarını muğlaklaştırıyor ve bu açıdan türleri eşitleyen bir yanı var. İnsan ile hayvan arasında olmak zaten çok etkileyici bir oluş ve çok etkileyici bir fikir.

Ama aslında mitolojiye baktığımızda, canavar olduğu söylenen bir kadın var. Bu hikayenin gerisine bakmak önemli, Medusa neden korkunç? Kadınları canavarlaştıran şeyin aslında ne olduğuna bakmak asıl mesele. Bu canavarı yaratanın ne olduğuna baktığınızda bir istismarla karşılaşıyoruz, bir tecavüz. Yani temelinde erkek toplumu olduğunu okuyorum ben hikayesinin gerisinde. Kendisini savunmak zorunda kalıp saçlarından yılanları salmış bir kadın.

MİTOLOJİ TECAVÜZ HİKAYELERİYLE DOLU, İNANILMAZ

Farklı bir arkeolojik okuması yapılması gerek, ben artık naif okumalara tahammül edemiyorum. Mitoloji tecavüz hikayeleriyle dolu, inanılmaz bir şey. Kadınları bu hale ne getirmiş ve getiriyor? Arkeoloji müzeleri gezilirken bunun turu verilmiyor. Halbuki hikayenin gerisinde Zeus’un istismarı var ama bu normal bir şeymiş gibi anlatılıyor. Günümüzde bile, arkeolojik tur organizasyonlarında sanki bunu normalleştirme, sıradanlaştırma çabası var. Artık acilen feminist okumaların yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bu işin ismi kendisini özetliyor ve son derece doğru bir okuma sağlıyor: ‘Medusa, Çünkü Bizi Şeytanlaştırıyorsunuz!’, aslında faile dikkat çekiyor. 

Hemen yanında da ‘Leda’ isimli işim var. Bu yine mitolojide çok sık anlatılan bir istismar hikayesi; Zeus, Leda ile birlikte olabilmek için kuğu kılığına giriyor. Yine biraz ‘Kurt ve Kuzu’ gibi aslında; kurtken kuzu kılığına girmek, nasıl göründüğü ve ne olduğu. Yine bir istismar, tecavüz, ancak yine normalleştirilen bir hikaye, yine feminist okuması yapılmayan mitoloji. Buna karşı ben de lirik bir göl yarattım ancak Leda, bu defa isyan ediyor ve Zeus’tan intikamını alıyor. 

Aslında hepsi yekpare bir anlatının parçası gibi bütünleşiyor derinleştikçe.

Ben tabii, ifşaları özellikle takip etmekten kaçındım. Sinirlerimi korumaya çalışıyorum. Ama ifşa kültürünün Amerika’dan geldiğini de sürekli göz önünde bulundurmamız gerekiyor bence, her zaman temkinli olunmalı. 

‘KADİFE BAKIŞ’IN PARILTISININ ALTINDAKİ KATILIK

Buradan sergiye de ismini veren ‘Kadife Bakış’a bakalım isterim: Palmiye formunda, gözlerini üzerimize dikmiş ama aslında yersiz yurtsuz gibi. Mesela Alibeyköy’de caddeleri palmiyelerle doldurmuşlar. Anlıyorum, orada o ağaçların varlığı bir refah seviyesi boyamaya çalışıyor ama bakışlarımı indirdiğimde o sokağın öyle bir yaşantısı yok, o yüzden yersiz yurtsuz. ‘Kadife Bakış’ da üstünün alacalı ve şık görünümüne karşın bakışımızı indirdiğimizde gördüğümüz manzarası tezat oluşturuyor.

Evet, sanki o caddede olması absürt, değil mi? Bu işim de biraz öyle. İsmi ‘Kadife Bakış’ ama çok şaşalı bir sütyen tasarımı bize bakıyormuş gibi. Sanki Gucci, Madonna için bir sütyen tasarlamış. Ama biraz daha aşağıya bakınca o renklerin, parıltının ve süslerin akışkan kumaşının altında, içinde katı ve kopkoyu bir demiri var onu tutan. Hiç de dışı kadar güzel görünmeyen, işte böyle bir şey. Aslında birçok insan da ait olmadığı bir yerde. Yani hayatta göç etmek zaten buna dahil. Buradaki endemik bitkileri bilmiyorum ama palmiye zaten kolonyalist bir bitki. Kolonyalist kültürün önemli bir parçası. İngilizlerin ziyaretlerinde götürdükleri en önemli şeylerden, insanlar dışında, sanki bir imza gibi. Hem vizesiz de geçebiliyorlar (gülücükler)...

Nilbar Güreş’in ‘Kadife Bakış’ başlıklı sergisi 12 Nisan 2026'ya kadar Arter’de görülebilir.

Ayrıca okuyun