Arzu Oto ikinci kişisel sergisi “Bir Heykelin Gölgesinde” ile 10 Mayıs – 7 Haziran 2025 tarihlerinde İzmir’de The Letter Art Gallery’nin konuğuydu.
İkinci kişisel sergin olan “Bir Heykelin Gölgesinde”yi yaşadığın şehirde, İzmir’de açtın. Sergi, kent heykelleriyle kamusal alana yerleşmiş tarihsel figürleri, özellikle de politik olarak özneleşmiş kadınları bugünün toplumsal ve politik atmosferiyle yeniden düşünmeye davet ediyor. Bu sergi için çalışırken hayalin neydi? Hangi güncel sorular üretimini şekillendirdi?
Serginin bir bölümü kent belleğinde yer etmiş kamusal alan heykellerinden meydana geliyor. Bunların arasında Kültürpark’ta yer alan yatan kız heykelleri, Dokuz Eylül kampüsünde yer alan Venüs heykeli var. Bir yanda kamusal alanda yer alan kadın heykelleri, diğer yanda kadınların kamusal alana çıkma biçimlerini gösteren, örneğin yıkıma ve talana karşı durmuş, köyünü ve ormanını savunmuş Akbelen mücadelesinde yer alan kadınlar, ya da kadın özgürleşmesinde öncü roller almış yazar, düşünür kadınlar sergide karşılıklı duruyor. Sergi odağına kamusal alanda kadın temsiliyetine ilişkin güncel soruları ve boşlukları koyuyor.
Sergideki portrelerde, doğa mücadelesinin ön saflarında yer alan kadınların yanı sıra, kamusal düşünce üretimine ya da toplumsal değişime katkı sunmuş figürler de var. Bu kadınları seçerken bireysel hikâyeleri mi, sembolik güçleri mi, yoksa kolektif hafızadaki yerleri mi belirleyici oldu? Kriterlerin nelerdi?
Sergi, araştırma yaparken karşıma çıkan öncü kadın figürlerle başlıyor. Nebahat Hamit, Sabiha Sertel, Halide Edip Adıvar gibi kadın özgürleşmesi konusunda düşünmüş ve yazmış kadınlar serginin ana akslarından birini oluşturuyor. Onlar Türkiye’nin birinci kuşak feministleri. Bu seriye “Miss Turkey” adını verdim. Onları seçmemdeki temel sebep, sembolik güçleri, çizdikleri patika ve bugünü aydınlatıyor olmaları.
Bununla bağlantılı bir soru daha sormak istiyorum. Sanatın toplumsal olaylara müdahil olma kapasitesi bugün hem beklenti hem de tartışma konusu. Bugünün sanatçısı nasıl bir etik ya da politik sorumluluk taşıyor sence? Sanatın eleştirel bir araç olarak gücüne inanıyor musun?
Sanatın toplumsal olaylara müdahil olma kapasitesinin büyük olduğunu, eleştirel ve özgürleştirici olması gerektiğine inanıyorum. Türkiye’den de sanat ve aktivizm aksını birleştiren Gülsün Karamustafa, Nil Yalter gibi çok güçlü sanatçılar var. Ben de özellikle kadın mücadelesini büyütecek, dayanışmaya yer açacak çalışmalar yapmaya çalışıyorum.

Heykelin “gölgesi” metaforu serginin başlığına taşınmış durumda. Sergideki işlerinde bu gölgeyi çok tatlı bir şekilde hissediyoruz. “Gölge” metaforu birçok yoruma açık: bir bastırma ve silinmişlik hali, geçmişin bugüne düşen izi ya da kolektif hafızanın karanlıkta kalan yanları… Senin için bu “heykelin gölgesi” neye işaret ediyor? Bu metaforla nasıl bir düşünsel ilişki kuruyorsun?
Gölge metaforunu geçmişle ilişki içinde ele almak da mümkün. Bu sergide bir heykelin gölgesinde olmayı, içinden geçtiğimiz karanlık ve otoriter politik iklimle ilişkilendirdim. Bastırılanın, yok sayılanın büyümesi, ışıması, görünür olmasını işaret ediyor. Işık ve karanlık metaforları hem düşünsel hem de fiziksel olarak sergi kurgusunda yer aldılar.
Son dönemde üretimlerin hem yerelde hem de uluslararası platformlarda görünür oldu. Bir Heykelin Gölgesinde” sergisinin yerel ve uluslararası bağlamda nasıl bir karşılık bulmasını istiyorsun? Gelecek planların arasında bu serginin özel bir yeri var mı?
Bir Heykelin Gölgesinde araştırma temelli, kent belleği, Türkiye’nin modernleşme serüveni ve kadın mücadelesi ile ilişki kuran özel bir sergi. Uzun zamandır yapmayı planladığım, sonrası içinde oldukça belirleyici bir perspektifi var. Yerelle, toplum ve siyasetle ilişki kuran sergimin buradaki mücadeleyi ve dayanışmayı büyütmesi umudu ile dolaşıma girmesini ve karşılık bulmasını çok isterim.