Geçtiğimiz haftalarda yolum New York’tan geçmişken, Sanatatak olarak Osman Can Yerebakan’la buluşmanın heyecan verici olacağına karar kıldık. Osman, çok uzun yıllardır New York’ta yaşayan, 10 yıldır sanat yazarlığını sürdüren, bir yandan küratörlük yapan diline ve eleştirelliğine güvendiğimiz isimlerden biri. Onunla yaptığımız bu röportajın “Pride Özel” kapsamında olması daha içimize sindi. Kuir eleştirmenlerin ve yazarların birbirleriyle kuracağı bağların ve bunun okura ulaşabilmesinin dünyayı büyüleyecek bir akışa fırsat tanıyabileceğine çok inanıyoruz. Osman’la Central Park’ın gölgeli bir kısmında oturup hem kendi deneyimlerini, hem yaratıcı endüstrinin organizasyonunu, biraz Mark Armijo McKnight’ı, biraz Patti Smith buluşmasını konuştuk.
Ayrımcılığın, homofobi ve transfobinin, LGBTİ+ düşmanlığının olmadığı; soykırımsız, şiddetsiz, nefretsiz bir dünya mümkün!
Can Memiş: 10 yıldır New York’ta sanat eleştirmenliği yapıyorsun. Pek çok yayında yazıların yer aldı; Artforum, Artsy, Wallpaper, New York Times, Art Newspaper gibi. Nasıl zorluklarla karşılaştın?
Osman Can Yerebakan: En basitinden başlarsam, ismimin çoğu insan tarafından telaffuz edilemiyor olması bile, Can’ı soyadım sanmaları, ya da benim eklediğim bir isim sanmaları, karşı tarafa e-posta attığımda, kim olduğum, nasıl biri olduğum konusunda hiçbir fikirlerinin olmaması bile bir zorluk. Gözlerinde hiçbir şey canlanmıyor. Bu insan mı yoksa bir Bot hesap mı gibi… New York, hem olasılıklarla dolu bir yer hem de senin gibi çok insanın olduğu bir yer. Kimse özel değil ya da kimse olağandışı değil. Özellikle de sanat gibi “cool” gözüken, çoğu insanın içinde olmak istediği bir dünyada yapmak istediğini yapmak isteyen çok insan var. Bu yüzden öne çıkmak tabii ki zor. Ama bir yandan da online dünyada özellikle benim gibi freelance çalışıyorsan, bir yere gidip çalışmıyorsan, bu dünyada kimin olduğunu anlamak için sürekli dışarda olmam gerek. Bu bir yandan da “kiminle yarıştığını” bilmeden yaptığım bir şey. Editöre gönderdiğin dosyayla dikkat çekmek için isminin aşinalık uyandırıyor olması gerekiyor. Aynı dosyayı yollamış belki beş kişi daha olabilir. Editörün de sana güvenmesi, senin o yazıyı zamanında teslim edebileceğini bilmesi gerekiyor. Bütün bunlar zorluk. Bunun dışında finansal zorluklar var. Burası dünyanın en pahalı şehirlerinden birisi. O yüzden burada yaşamak ve hayatta kalmak zor. Hele ki sanat dünyası dışardan “cool” gözüken bir dünyada. Ona ait gözükmek için de senin belli şekilde giyinmen beklenebilir. Yazları Avrupa’da bilmem ne sergisini görmüş olman beklenir. Oradaki fuara katılmış olan, oradaki bienali görmüş olman beklenir. Bunlar senden beklenen şeyler… Konuşmalarda, partilerde bunlardan bahsediliyor. O yüzden o dünyada olmanın da finansal yükü var. Benim anadilim İngilizce değil. İngilizce, sonradan öğrendiğim bir dil. Anadili İngilizce olan insan bile oturup bir yazı yazamıyor. Özellikle sanat gibi ya da mimari gibi, tasarım gibi çok belli bir konuda. O yüzden tabii ki de öğrendiğin bir dili üzerinden para kazanabileceğim, üzerinden bir kariyer oluşturabileceğim bir araca dönüştürmek tabii ki zor bir şeydi en başta. Ama bunu nasıl yaptın dersen ona dair de bir fikrim yok. Kendiliğinden gelişti. Öğrendiğin o dili bu hale getirmenin bir okulu yok bence.
C.M.: Türkiye özelinde söylüyorum: Sanat eleştirileri çok kısıtlı bir okuyucu kitlesine ulaşabiliyor. Sıkı polemikler kendisini okutuyor. Ancak bir sergi yazısı ya da röportaj beklenen okur hedefine ulaşmakta zorlanıyor. Bir eleştirmen ve üretici olarak bu daralmayı nasıl görüyorsun?
O.C.Y.: Bunu bir ateş gibi düşün, sürekli harlanması gerekiyor. Ama bu bence dünyanın çoğu yerinde böyle. Çünkü İngilizce en geçerli dil, bütün kıtaları, bütün ülkeleri kapsayan bir dil. Bunun dışında kalan çoğu dilde yazılan yazılar küçük kitlelere ulaşıyor. Eğer sen Polonya’da yaşayan bir sanat eleştirmeniysen o da sadece Polonya’da kalıyor. İspanyolca yazıyorsan evet belki o da çok büyük etki yaratabilir, ya da Almanca. Ama ne yazık ki büyük olasılıkla bu bir noktada dilin getirdiği bir gerçek. Ama bir yandan tabii ki sanat dünyasının da kendi içinde yaşadığı bir sorun. Çünkü çok basit tabirle “sanata ilgi az”. İnsanlara anlaşılması zor geliyor. Bu bütün dünyada böyle. Çoğu insan bir galeriye bir anda hiçbir ücret ödemeden gelip gezebileceğini bilmiyor. Kesin paralıdır, ya da anlamam gibi bir algı var. Burası dünyanın sanat piyasasının başkenti olmasina rağmen burada da bu olgu var. Sanatın anlaşılamayan bir şey olduğu biraz da sanatın tartışıldığı dilin yarattığı bir sorun da olabilir. Sanat hakkında yazan insanların ya da yayınların onu gerçekten biraz da anlaşılamaz halde tartışıyor olması sebep oluyor olabilir. Bunu Türkiye için söylemiyorum. Özellikle büyük sorunlarla baş eden ülkelerde insanlara sanat öncelikli gelmeyebilir. Üzerine düşüneceği, para ya da zaman harcayacağı ya da konuşacağı şeyler arasında öncelikli gelmiyor. Çünkü insanların daha afyonumsu şeylere ihtiyacı var. O yüzden ciddi bir konudan bahseden bir eser ya da bir yazı onları çekmeyebilir. Ama bir yandan da bu gerçekten anlaşılabilir bir sorun. Sonuçta her şey bir noktada maddiyata da bağlanıyor. Bir yazar eğer bir yayından para alamıyorsa artık orada yazmaz. Ya da bu şekilde hayatını sağlayamıyorsa başka yollar aramaya başlar. Bu açık bir matematik. O yüzden bir yandan da her şey maddiyata bakıyor.
C.M.: Geçtiğimiz aylarda kaleme aldığın bir yazı üzerinden sormak istiyorum: Keşfedilecek pek çok yeni yetenek, çok fazla sanatçı, birçok üretici var. Küratör olarak nasıl bir filtreyle çalışıyorsun?
O.C.Y.: Burada inanılmaz çok sanatçı var. Sayısının bilmiyorum ama tahmin edilemeyecek kadar çok sanatçı var. Aynı şeyi yapan çok insan var. Çünkü sonuçta burası çok maddiyata ve pazara bağlı bir yer. O yüzden ne tutuyorsa çoğu insan onu yapıyor. Bir şeyden çok var. Onun iyisini, orijinalini, özgününü bulmak zor. Özellikle eğer bu piyasadaysan ve sana sürekli bir şeyler sunuluyorsa… Bana sürekli e-mail geliyor, şu sanatçıya bak, röportaj yap gibi. Bunu anlamanın yolu işi online değil yüz yüze görmenin yolunu bulmak. Sana biri anlatmadan, diretmeden senin o işle zaman geçirmen gerek… Arkanda biri konuşmadan, mümkünse sanatçıyla konuşman da aynı şekilde… İşi yakından incelemen aslında… Ondan sonra bu insan hakkında ne yazılmış, hangi sergide yer almış ona bakman… Bir sanatçının çok büyük bir müzenin bir sergisinde yer almış olması da bazen bir şey ifade etmiyor. Ya da belli bir galeri tarafından temsil ediliyor olması da artık çok fazla bir şey ifade etmeyebilir. En iyi yaklaşım zaman harcamak, bakmak, bire bir görmek mümkünse ve benzerlerini de düşünüp bu işte öne çıkan ne var diye düşünmek… Şu an kuir figüratif resim en popüler temalardanbiri, hatta artık duruldu bile. Biraz yavaşlamaya da başladı. O kadar çok bunu yapan var ki, hatta artık sırf bunu gösteren galeriler bile var. O yüzden gerçekten tek tek bakıp anlamak gerekiyor. Çünkü bazıları gerçekten kötü, ama yine de o da satıyor.
“Eserin Karşısında Fikrin Değişsin İstiyorsun”
C.M.: Piyasadan bahsettin. Bunu biraz daha açalım isterim. Yaratıcı endüstrinin işleyişine dair çeşitli tartışmalar var. Gerald Raunig, yaratıcı endüstrilerin aslında doğrudan bir “kitle aldatması” gerçekleştirmediğini öne sürüyor. Isabell Lorey’in “seçilmiş güvencesizlik” kavramına referansla, bireylerin güvencesizliği gönüllü olarak kabul ettiğini ve neoliberal sömürünün bu yolla içselleştirildiğini tartışması gibi, yaratıcı endüstrinin de kitlenin aldatılma arzusuyla işlediğini söylüyor. Sence nasıl işliyor bu endüstri?
O.C.Y.: Yazar olarak ya da küratör olarak sonuçta pazarda aktif rol oynamıyorum. Almıyorum ya da satmıyorum. Ama tabii ki de benim yazdığımın parası da dolaylı yoldan satıştan geliyor. Ben bir dergiye yazdığım zaman, onların bana ödeme yapabilmeleri ve benim hayatımı sürdürebilmemin yolu onlara reklam veren müzeler ve galeriler. Galerinin reklam verebilmesi için öncelikle iş satması gerek. Her şey işin satılmasına bağlı. Sanat piyasasının var olabilmesinin yolu birilerinin bir şey alması. Müzelerin sattığı bilet, onların yıllık giderlerinin onda birini karşılıyor. Müze sonuçta mağaza değil. Bilet satarak ayakta kalamaz. O yüzden ne yazık ki her şeyin dönmesinin yolu birilerinin bir şey alması ya da bağışta bulunması. 10 milyon dolarlık Jeff Koons da olabilir, 5 bin dolarlık fotoğraf da olabilir. Ben aktif bir rol oynamadığım için mutluyum. Çünkü ne satma gibi bir yeteneğim var ne de alma durumum var. Birkaç hafta önce gerçekleşen Frieze’de 15 milyon dolarlık Jeff Koons’lar vardı, Hulk şeklinde. Bir insanın 15 milyon doları böyle bir objeye vermesi çok enteresan bir psikoloji. Ne kadar zengin olduğuna bağlı ama bir şeyi bu kadar istemek senin en başta söylediğin şeye bağlanıyor. O arzu… Ya da bizim bir sergiye gidip o sergiyi görmemiz de o arzudan geliyor. Sonuçta bir şey almıyoruz ama mesela Guggenheim’a gittiğin zaman, sanat eserinin karşısında biraz fikrinin değiştirilmesini istiyorsun. Bir izleyici olarak o müzeye girmeden önceki senle aynı insan olmamayı istiyorsun. Belki de iyi iş, iyi sergi bu. Tabii ki her sergi bunu yapmıyor ama iyi sergi iyi iş bunu vaat ediyor. Dünya o kadar kaotik ki sanat da müzik, sinema, moda gibi bizim bir şeylerden kısa süreli de olsa kaçışımızı sağlıyor. Afyondan kastım da oydu. Gönüllü yaptığımız bir şey. Ben bir sergiye gittiğimde neyle karşılaşacağımı biliyorum. Eğer hiç bilmediğim bir şey karşıma çıkacaksa ne ala.

Sanat Dünyasında Soykırım Sessizliği
C.M.: Trump döneminin popülist, otoriter ve giderek daha da keskinleşen ayrımcı politikalar sanat alanında muhalif ve politik bir kanalı güçlendirir mi? Filistin’deki soykırım sonrası bir dünyada özellikle…
O.C.Y.: Sanat dünyası çok performatif bir dünya. Ahlaki bir performans var. En iyi olanı yapma, en doğru olanı yapma politik doğruculuktan da geliyor. En liberal alanlardan biri sanat dünyası… Eğer sen bir grup doktorla konuşursan onların politik duruşlarının ne olacağını bilemeyebilirsin. Ya da sigortacıyla, borsacıyla… Bazı koleksiyonerler dışında sanat dünyasında konuşacağın kimse sağcı olmayacak ya da Trumpçı olmayacaktır. Bu dünyada bile -ki insan haklarının, ırkçılık karşıtlığının altını çok çizen bir dünya- konu Filistin’e geldiği zaman mesela çıt çıkmadı, çıkmıyor. Rusya-Ukrayna savaşında ya da herhangi bir konuda en önde sanat dünyası vardı. Ama şu andaki konuda sessizlik hakim. Çok enteresan bir gerçek. Hepimizin şaşırdığı bir durum. Hiçbir galeri, müze, kurum hiçbir şey söylemiyor. Bu da her şeyin bağlandığı noktanın fon ve finansal destek olduğunu gösteriyor. Çünkü Filistinli kaç filantropist var, kaç güçlü insan var Amerika’da? Kimse fonunu kaybetmek, desteğini kaybetmek istemiyor.
C.M.: Trump karşıtlığında?
O.C.Y.: 2016’da herkes çok daha vokaldi bu konuda. Bu sefer Trump da çok deneyimli ve planlı geldi. Buradaki devlet müzelerinin bağlı olduğu Smithsonian’a saldırdı mesela. Hirshhorn, Smithsonian’ın çağdaş sanat müzesi… African American müzesi gibi pek çok müzesi var. Onların fonunu kesmekle tehdit ediyor. Herkes bu sefer konu yazılı veya kamusal bir deklarasyona gelince daha sessiz.

“Politik ve Eleştirel İşlerde Estetik Unutuluyor”
C.M.: Geçtiğimiz yıl Whitney Museum’da Mark Armijo McKnight fotoğraflarında sanatçının bedenle yeryüzünün yakaladığı mistik uyum ve siyah beyaz renk paletiyle sunduğu gizem üzerine yazmıştın. Bu fotoğrafların insanbiçimci estetiğe dair eleştirisi bence çok net. İnsan merkezli düşünce sosyal bilimlerde eleştirel olarak ele alınırken, sanatsal üretim ortamında böyle bir eleştirellik ne durumda?
O.C.Y: Şu bir gerçek bence: Güncel sanatta başı çeken bazı temeller varsa, bunlardan iki tanesi: seni düşündürüyor olması ve tartışma yaratıyor olmasıdır… Bu şekilde insan hemkendi içine, hem de topluma bakabilir. Ama ben bir yandan da bir işin güzel olmasını da bekliyorum. Güzel dediğim geleneksel anlamda güzellik değil. İşin kendi içinde bir güzelliğinin, estetik mantığının olması. O bahsettiğin yazıdaki Mark’ın işi de baktığında seni derinden yakalıyor. Bazen bu yan unutuluyor ya da göz ardı ediliyor. Özellikle politik ve eleştiri yanı güçlü işlerde bu yan unutuluyor. İş sadece bir tez yazısı ya da editlenmemiş bir belgesele dönüşüyor. Bunu ben özellikle bienallerde çok görüyorum. Ama Mark’ın işi gibi işler bana tam geliyor—Almanların “Gesamtkunstwerk” dedikleri olgu aslında. Bir iş, temellerine oturmuş ve işlevini tamamlamış gibi geliyor. Özellikle burası gibi insanların sürekli ürettiği ve bazen pişmemiş bir yemek sunar gibi sunduğu bir ortamda bu tür işler tam bir zevk sunuyor.
C.M.: Bedenle doğa arasında varsayılan karşıtlığı da geçirgen bir forma çeviriyordu Mark.
O.C.Y.: Evet, insan bedenleri kaya gibi görünüyordu. Anlayamıyorsun hangisi beden, hangisi doğa. Aslında ben daha önce AnOther Magazine için onun bir monografi hakkındayazmıştım. Onun sujeleri de hep “bear” komüniteyi fotoğraflarında konu ediyordu.
Kuirliğin Açıkça Yaşanamadığı Dönemlere Referansla Soyut Dil
C.M.: Kuir sanatı sormak isterim. Kuir kuram, nasıl politik ve estetik imkanlara kapı aralıyor? Hangi biçimsel tercihlerle heteronormatif ve cinsiyetçi temsillere meydan okuyor?
O.C.Y.: Ben soyutlamayı çok seviyorum. Kuir sanatçıların soyut tekniklerle yaptıkları işler çok hoşuma gidiyor. Sessizlikten güç alan sanatçılar arasinda en öne çıkanı Félix González-Torres benim için… Scott Burton, Harmony Hammond, ya da Tom Burr 70’ler, 80’ler, ve 90’larda bu yaklaşımla çok iyi iş üretmiş diğer isimler. Ama bahsettiğim soyutlama sansür ya da kendini kısıtlamak amaçlı değil. “Çıplak bir vücut gösterirsem belli bir kesimin hoşuna gitmeyecek ya da işim satılmayacak” gibi bir sansürlemeyle calışmıyor bu tarz sanatçılar. Bu tarz işlerin derdi bakan görünenin ötesinde düşünmeye, yavaşlığa, dinginliğe ve daha açık uçluluğa yönlendirmek. Şu an piyasada birbirine dolaşmış kuir vücut betimlemeleri o kadar çok var ki bu motiflerin sulandırılmış hale gelmesi kaçınılmaz. Donald Moffett’in işleri mesela glory hole gibidir ama değildir. Bu tarz direkt referansla soyut arasında gidip gelen, flört eden, gören ve anlayanın gülümseyebileceği, göz kırpmayı anlayabileceği işler hoşuma gidiyor. 50’lerde, 60’larda, 70’lerde kuirlik açıkça yaşanamaz bir ifadeyken insanların bu şekilde de iletişim kurmuş olmalarına referans da yok degil. Burada Türkiye’de olduğu gibi bir Lubunca dili yok, ama soyutluk sanki kendince işlev gören bir ikinci dil durumunda. Ama bir yandan da kuir ifadenin ancak yüksek sesle bağırarak ve söke söke ele geçirilmiş bir hakolduğunu da biliyoruz. Tarih bunu gösteriyor. O yüzden bağıran, yüksek sesle kendini ifade eden, yüksek sesle bir şey isteyen işlerin de önemi tartışılamaz. Ama dinginlik benim hoşuma gidiyor, özellikle şu anda etrafımızı sarmış olan internet odaklı sonsuzca akan görüntü çağında…

“Bohem Dönem Nostaljisi Devam Ediyor”
C.M.: Patti Smith’le tanışmanı en “New York” an olarak tarifliyorsun.
O.C.Y.: Patti Smith’le Financial Times için bir röportaj yaptım. New York’da 2010’ların başında yaşamış ve bir şekilde sanat dünyasına dahil olmuş herkes gibi Smith’in Just Kidsromanınından zamanında kendimi alamamıştım; Chelsea Hotel’in her önünden geçerken uzun zaman boyunca o 80’ler Downtown’unu düşünmüştüm. O bohem döneme ait bir nostalji hala devam ediyor aslında, özellikle de New York’un sanatçılar için maddi açıdan gittikçe zor bir yere dönüşmesinden dolayı. Aslında daha da komiği ben onunla iki hafta üst üste farklı iki röportaj yaptım. O, ARTNews için olan ilkinin de benimle oldugunu bilmiyordu çünkü telefon üzerindendi. Bir hafta sonra SoHo’da yüz yüze buluştuk ve tanışmamız çok hoştu.
