GÖRÜNMEYEN AMA HİSSEDİLEN BAĞLAR

Akbank 43. Günümüz Sanatçıları Ödülü Sergisi’nin küratörü Ceren Erdem ile, sergide öne çıkan dostluk, yoldaşlık ve “ağ” temalarını merkeze alarak gerçekleştirdiğimiz keyifli röportajda, küratöryel sürecin perde arkasına ve mekanla ilişkili üretim detaylarına da ışık tuttuk. Sergi, İstanbul’da 1200 başvuru arasından seçilen eserlerle, doğrudan bir anlatıdan kaçınarak çağrışımlar üzerine örülü çok katmanlı bir kurgu sunuyor. Sanatçılarla kurulan birebir iletişimden, açılış sırasında ve sonrasında gelişen diyaloğa; mekânsal yerleştirmelerdeki ışık tasarımlarından misel ağ metaforuna dek uzanan bu röportajda, Erdem hem tematik hem de teknik düzlemde aldığı kararlarla dostluk ve dayanışmayı nasıl görünür kıldığını anlatıyor.
Temada üzerinde durulan dostluk ve yoldaşlık kavramlarını küratöryel metodoloji olarak da benimsediniz mi? Bunu nasıl yaptınız?
Evet, dostluk ve yoldaşlık kavramları yalnızca tematik olarak değil, küratöryel süreçte de etkili oldu. Ancak bu serginin hazırlık sürecinden ziyade açılış etrafında kurulan ilişkilerde ortaya çıktı. Bir yarışma sergisi olduğu ve juri ile bir seçim yapıldığı için yapıtların ortaya çıkma sürecinde bulunmam mümkün degildi. Sergi açılışından önce İstanbul’da yaşayan ve şehir dışından gelen tüm sanatçılarla bir araya gelip hem sergi ve üretimlerimiz üzerine hem de genç sanatçı olmak ve sanat alanının dinamikleri üzerine sohbet ettik. Sanatçılarla diyaloğum onların yeni işleri veya portfolyoları hakkında yaptığımız birebir görüşmelerle devam ediyor.
Serginin genel yapısında, sanatçıların eserleri arası ilişkiler gerçekten bir ağ oluşturuyor mu? Bu ağı nasıl tanımlarsınız?
Kesinlikle, serginin yapısı doğrudan doğrusal bir anlatım sunmuyor; aksine, işlerin birbirine dolaylı biçimlerde bağlandığı, çağrışım üzerinden örülen bir ilişki ağı kuruyor. Bu ağ, görsel benzerliklerden çok tematik kesişimlerden, kullanılan malzemelerin sunduğu anlamlardan ve kimi zaman izleyicinin yürüme rotası içinde oluşan mekânsal karşılaşmalardan oluşuyor. Aralarında bariz bir ilişki olmayan işler dahi yan yana geldiklerinde yeni bir anlatı açabiliyor. Bu da sergiyi sabit bir anlamdan çok, çoğul ve katmanlı bir deneyim haline getiriyor.
Dostluk, yoldaşlık ve ağ kavramları bağlamında düşündüğünüzde, burada bulunan eserlerin ziyaretçilerle nasıl bir bağ kurmasını hedeflediniz? Bu bağın sizin için önemi nedir?
Ziyaretçinin sadece izleyen değil, bağ kuran, düşünen, sorgulayan, zaman zaman kendi bedenini ya da duygularını işin içine dahil eden bir konumda olmasını arzuladım. Dostluk ve yoldaşlık kavramları burada sanatçıyla izleyici arasında da bir yakınlık öneriyor: mutlak bir mesafe yerine, kırılganlıkları, arayışları ya da endişeleri birlikte düşünmeye çağırıyor. Bir izleyicinin, bir işin yanında başka bir izleyiciyi fark etmesi dahi bu ağın bir parçası olabilir. Bu bağ kurma hali, bence serginin yaşamasını ve kendi içinde yeniden üretilmesini sağlayan en önemli unsur.
Küratöryel kurguda ağ oluşturma fikrini somutlaştırarak teknik anlamda (ışıklar vb.) ne gibi düzenlemeler yaptınız?
Mekânın tümünü eşit şekilde aydınlatmak yerine, belli bölgelerde geçişkenlikler yaratmak ve işlerin kendi aralarında ‘konuşmasını’ sağlayacak bir atmosfer kurmak istedim.
“Bir insanın desteği, bir bitkinin kökleri ya da bir nesnenin varlığıyla şekillenen bu bağların, hayatı nasıl daha sürdürülebilir ve anlamlı kılabileceğini” kurduğunuz bu cümleye atıfta bulunarak şunu sormak istiyorum; bu sergiye hazırlanırken yaşadığınız en büyük zorluk neydi ve dediğiniz gibi bir insanın desteği, bir bitkinin kökleri ya da bir nesnenin varlığı sizin bu zorluğu aşmanız noktasında size nasıl yardımcı oldu?
Zorluklardan biri bin iki yüz başvuru üzerinden sergiyi oluşturabilecek bir seçki oluşturmaktı. Yapıcı bir jüri toplantısıyla bunun üstesinden geldik. Zorluklardan bir diğeri de mekânsal kısıtlar içinde bu kadar çok katmanlı, çoğul bir anlatıyı tutarlı ve birlikte var olabilecek şekilde sunmaktı. Prodüksiyon ve zamanlama konusunda Akbank Sanat ekibinin deneyimi önemli bir destekti.
Son 5 yılda yarışma sonucu seçilen sanatçı sayısının bu yıl artmış olması, size göre sergide öne çıkan dostluk ve dayanışma temalarıyla nasıl bir ilişki kuruyor? Bu durumu küratoryal kararlarınız bağlamında nasıl değerlendirirsiniz?
Önceki yılları doğrudan kıyaslayacak bir veri elimde olmasa da, bu yıl sergiye katılan sanatçı sayısının fazla oluşu, serginin kurduğu dostluk ve dayanışma temalarını pekiştiren bir unsur oldu. Birbirine temas eden, farklı alanlardan gelen bu kadar çok işin bir arada olması hem yoldaşlık hissini hem de “ağ” yapısını somutlaştırdı. Küratöryel kararlarımda da bu çoğulluğu destekleyecek bir yapı kurmaya çalıştım; yani birbiriyle rekabet etmeyen, aksine birbirini besleyen işlerin bir arada var olabileceği bir zemin oluşturmaya özen gösterdim.
“Dünya yuvarlak değil, bir ağ” cümlesi ve mantarların misel ağı yapısı size ne çağrıştırıyor? Yer altındaki miseller mantarlar arası görünmeyen bir dayanışma ve iletişim biçimi sunar; bilgi, besin ve uyarılar canlılar arasında sessizce dolaşır. Bu görünmeyen iletişim ve dayanışma biçimini sergideki eserler arasında nasıl bir ilişki ağıyla yorumluyorsunuz?
Misel ağı, hem doğada hem bu sergide ilham verici bir metafor. Tıpkı miseller gibi, sergideki işler de görünmeyen ama hissedilen bağlarla birbirine bağlı. Kimisi benzer bir endişeyi paylaşıyor, kimisi aynı malzemeye başka bir perspektiften yaklaşıyor, kimisi izleyicinin bedeni ya da belleği üzerinden diğer işlerle temas kuruyor. Bu bağlar doğrudan değil; kimi zaman dolaylı, sezgisel, hatta sessiz. Ama o misel ağı gibi, serginin bütününe can veren ve işler arasında dolaşan bir düşünsel ve duygusal akış var. Bence serginin en güçlü yanlarından biri bu: görünmeyen ama hissedilen bağları kurmak ve onları izleyicinin deneyimiyle etkinleştirmek.