“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

İTALYA’DA ÖDÜLLÜ BİR TÜRK HEYKELTIRAŞ: ÜMİT TURGAY DURGUN

Ümit Turgay Durgun

Heykel sanatı için önemli bir bölge olan, mermer ocaklarıyla ünlü Carrara, İtalya’nın günümüz Toskana bölgesinin kuzeyinde yer alır. Romalılar tarafından özellikle mermer ocaklarında çalışan işçilerin barınması amacıyla, MÖ 2. yüzyılın başında yaklaşık 55 km uzunluğundaki Apuan Alplerinin kuzeybatı eteklerine kurulmuştur. Şehre adını veren, Antik Roma döneminden beri bu sıradağlardan çıkarılmakta olan mermerdir. Nitekim Carrara isminin kökeninin, Kelt-Ligur kökenli kar sözcüğüne dayandığı ve bu sözcüğün “taş” yahut “kaya” anlamına geldiği düşünülmektedir. Roma İmparatorluğu zamanında bölgeden çıkarılan mermer, önemli yapılar, anıtlar ve heykeller için kullanılmış, zamanla bu yüksek kaliteli beyaz mermer dünya çapında ün kazanarak Carrara şehrinin adıyla anılmaya başlamıştır.

Rönesans döneminde heykel sanatındaki canlanmaya paralel olarak Carrara mermeri yeniden önem kazanmış; saf beyaz rengi, ince taneli yapısı ve kolay işlenebilirliği nedeniyle sanatçılar için ideal bir malzeme olmuş ve Michelangelo, Donatello, Bernini gibi büyük heykel ustaları Carrara mermerini tercih etmişlerdir. Michelangelo, bizzat Carrara’ya giderek dağlardaki mermer ocaklarında kendi mermerini kendi seçmiş ve Davut, Pietà, Musa gibi başyapıtlarını Carrara mermerinden yontmuştur. Yanı sıra aynı dönemde Medici Ailesi, Carrara mermerinin ticaretini teşvik etmiş ve bu ticareti kontrol etmek amacıyla 16. yüzyılda Carrara civarındaki Seravezza’da stratejik bir saray inşa ettirmiştir. Medici Sarayı (Palazzo Mediceo di Seravezza) adıyla anılan saray, günümüzde önemli bir kültür ve sanat merkezidir.

Carrara gibi, Apuan Alplerinin eteklerinde bulunan Seravezza ve Pietrasanta kasabaları da, dağlardan çıkarılan kaliteli mermer nedeniyle tarih boyunca heykel ve taş işçiliğinde önde gelen yörelerden olmuştur. “Küçük Atina” olarak anılan Pietrasanta (isminin anlamı da “kutsal taş”tır), 600 senelik köklü heykel geleneğiyle modern çağda da sanatçıların uğrak yeri olmuş; Botero, Moore, Igor Mitoraj gibi ustalar, buradaki sayısız mermer yontu ve döküm atölyelerinde çalışıp üretmişlerdir. Bugün bu eserlerden çeşitli örnekler, Pietrasanta’nın irili ufaklı güzel meydanlarında görülebilmektedir.

Bu coğrafi ve tarihsel girizgâhın sebebi, aynı rotayı takip eden bir Türk heykeltıraş ve grafiti sanatçısı. Ümit Turgay Durgun, Pietrasanta’ya 10 km uzaklıkta ve Seravezza’nın hemen yakınında, yine tarihsel olarak mermer işçiliği açısından önemli bir bölge olan Stazzema’da yaşıyor. 1984’de İstanbul’da doğan Durgun, lise eğitimini Türkiye’nin en eski sanat-zanaat okullarından biri olan Maçka Sanat Enstitüsü’nde (günümüzdeki adıyla YTÜ Maçka Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi), lisans eğitimini de Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Heykel Bölümü’nde tamamlamış. Ardından yüksek lisans için Carrara’ya giden Durgun, eğitimi bittikten sonra sanatını icra etmek üzere İtalya’da yaşamaya karar vermiş. Durgun, İstanbul sokaklarında grafiti yaparak sanat serüvenine başlamış ve günümüzde kamusal alanda sanat yapmanın daha anlamlı ve etkili olduğunu görerek bu yolda devam etmiştir. Asla tek bir malzemeyle yetinmeyen Durgun, eline geçen her malzemenin olanaklarını coşkuyla araştıran ve hepsinin özgül bir bağlama hizmet ettiğine inanan, yanı sıra heykellerini tek başına inşa eden bir sanatçıdır. Bunu, 2024 yılında onu ve ressam eşini ziyaret edip yaşadığı yöreyi dağlarından ovalarına beraber karış karış arşınladığımızda daha iyi anladık ve onun Toskana coğrafyasını, yanı sıra Apuan Alplerinde çıkarılan her tür taşı ve mermeri ne kadar iyi tanıdığını hayretle gözlemledik.

Durgun’un sanatının ilk dikkat çekici özelliği, onun malzemeye ve her türden malzemeyi işleyebilecek avadanlığa olan hâkimiyetidir. Stazzema’daki hem yaşam alanı hem tam teçhizatlı atölyesi olan mekânını gezdiğimizde, mermer, sert taşlar (granit, kuvarsit, bazalt), ahşap, çelik, alüminyum, metal levhalar, bronz ve kil gibi envaiçeşit malzemeyle rahatça çalışabildiğine ve hepsini bağlamına göre heykele dâhil edişine tanık olduk. Böylesi bir hüner ve becerinin, hayal gücüyle birleştiği yerde yetkin sanat eserlerinin ortaya çıkması beklenen bir durumdur. Durgun’un hayal gücünü belirleyen de, özellikle geçmiş medeniyetlerin sanat ve mitoloji mirasından yola çıkıp insanın uygarlık yolculuğunu hem ilkel hem modern teknikler üzerinden yorumlama arzusu diyebiliriz. Antik uygarlıkların mimarisi, devasa tapınakları ve anıtsal eserleri Durgun’un esin kaynaklarını oluşturur. Elindeki her ne malzeme ise ona ustalıkla hükmetmesi ve malzemenin ruhunu ortaya çıkarma yolunda tekniğin tüm olanaklarını seferber etmesi, Durgun’un sanatının ayırıcı niteliklerinden biridir. Bu uğurda, mekanik ve kinetik de plastik anlayışını şekillendirip geliştiren disiplinlerdir. Formlarına içkin ritim ve devinim, tekniğin gücüyle ansızın harekete geçerek izleyiciyi şaşırtıp kendine çeker. Keza, heykellerinde duyumsanan hem kırılgan hem güçlü denge duygusu da mekanik ve kinetik bilimiyle sıkı fıkı ilişkisinin bir sonucudur. Bir yandan fizikten doğan, öte yandan fiziği aşma yolunda onunla hesaplaşan bu denge arayışı, formun verili sınırlarını zorlarken hem taşı tüy gibi hafifletmeyi hem de dünyanın kaosuna biçim vermeyi amaçlar.

20. yüzyılın başında konstrüktivizmle birlikte heykel kaidesinden inerek özgürleşmiş ve böylece heykelin mekân anlayışıyla mekânla kurduğu ilişki büsbütün değişmiştir. Bundan böyle mekânla doğrudan, vasıtasız ve sınırsız bir ilişki kuran heykel, daha önce kaideyle belirlenen kütlesini artık mekânın tümüne yayabilme imkânına kavuşmuştur. Bu süreçte kütleyle ilişkisi de yeniden tanımlanan heykelin kütlesi tavana asılacak denli ağırlığını yitirmiş ve formun mekânsal hareketi önündeki engeller enikonu ortadan kalkmıştır. Bu köklü mekânsal değişim, heykelde geleneksel yontu veya döküm tekniklerinden daha inşacı tekniklere geçişi de olanaklı kılmış, tek bir malzemeden açığa çıkan formlar yerine çeşitli malzemelerden oluşan kompozit formlara ya da hazır nesnelerden ibaret biçimlere kadar heykelin biçimsel sınırları genişleyip dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Durgun’un sanatında açıkça görülmektedir. Yontudan çok inşacı tekniği tercih eden Durgun, genelde mekân ve kütle ilişkilerinde inşayı, parçayla bütün arası diyalogda ise yontu tekniğini kullanmaktadır.

Durgun’un işleri, antik uygarlıkların devasa mimari yapılarını andırır biçimde anıtsaldır. Fakat bu anıtsallık insanı ezip ona hükmetmez, aksine bu, insanla diyalog kuran, onu keşfetmesi için kendine davet eden interaktif bir anıtsallıktır. Seyircinin içine girip sanat eserini içeriden deneyimlediği kamusal bir heykel olan Bastet mesela, böylesi bir “cana yakın” anıtsallık içerir. Eski Mısır mitolojisinde, bereket, doğurganlık, müzik, neşe ve evin huzuruyla ilişkilendirilen bir tanrıça olan Bastet, kedilerle özdeşleşmiş kedi başlı bir figürdür. Durgun’un paslanmaz çelik ve kortenden yaptığı yaklaşık beş metrelik kedi formu Bastet (2018), içine girilebilir özelliğiyle hem yıkıcı hem koruyucu olan mitolojik anlamını da yansıtır. Durgun Bastet‘i, Seravezza’da Cynthia Sah ile Nicolas Bertoux’nun (mimar ve heykeltıraş karı-koca) dünya çapında önemli bir heykel ve büyük eserler atölyesi (Arkad Vakfı) hâline getirdikleri Medici Sarayı’na ait tarihî binada inşa etmiştir. Bastet, 2021 yılında İstanbul’da, Elgiz Müzesi’nde, sonra ABD’de Orlando, Şikago ve Madison kentlerinde kamusal heykel olarak sergilenmiştir. 2023 yılında, Bastet‘in 1/20 boyutlu modeli, dünyanın dört bir yanından Pietrasanta’ya gelen pek çok heykeltıraşın sanatsal faaliyetlerini belgelemek amacıyla kurulan Museo dei Bozzetti (Model Müzesi) koleksiyonuna dâhil olmuştur.

Durgun’un formları, balıktan insana ve insandan kuşa bir seyir izler. Birbirine geçişen bu formlar, deniz, kara ve havanın füzyonunu, kaynaşmasını anıştırır. Ölümsüzlük fikriyle yola çıkan Durgun, suda ortaya çıkan canlılığın evrimine ilişkin bir dizi form üretmiştir. Bunlardan biri olan X Axis, balık ve kuşu aynı anda imleyen biçimiyle onun hem form hem denge arayışını cisimleştirir. Durgun’un Carrara’daki ilk atölyesinde yaptığı X Axis (2015), ABD’nin Colorado Springs şehrinde sergilenip birincilik ödülü kazanmış, ardından 2017’de Seravezza’daki Medici Sarayı önünde konumlanmış, 2024’de de sergilenmek üzere Marina di Pietrasanta’ya taşınmıştır. Durgun’un interaktif eserlerinden bir diğeri olan Self-Control(2023), izleyiciye göre hareket eden interaktif heykel anlayışına farklı bir yorum getirir. İçindeki motor ve çarklar yardımıyla hareketi olabildiğince yavaşlatan Self-Control, adı üzerinde izleyiciden kendi kontrolünü talep eder, aksi halde izleyici heykelin öylece durup hareket etmediğini düşünür. Oysa otokontrolle kendi hareketini kısıtlayan biri, heykelin ilk baktığı pozisyonda olmadığını, hareket ettiğini fark edebilir. Heykel son derece yavaş hareket ettiği için heykele ancak bir süre sabit bakıldığında hareketi algılanabilir. Bu sabit bakışta karar kılamayanlar, yani onunla eş zamanlı olarak var olamayanlar heykelin oluş ve hareketini algılayamaz hâle gelir. Heykelin manifestosu, hareketi anlamanın en iyi yolunun hareketsizlikten geçtiğidir.

Durgun, heykel yapma sürecini kendisine yeni problemler yaratıp bunları çözümlemek olarak tanımlar. Ona göre çözümlenmiş sorunları tekrar tekrar ele almanın bir anlamı yoktur ve orijinallik esastır. Bu yüzden heykellerinin ortaya çıkış süreci bir tür mühendislik gibidir. Bir Rönesans sanatçısı gibi eliyle zihni aynı anda çalışan Durgun, zihninde tasarladığı disegno‘yu, ileri teknolojik ve mühendislik yöntemleriyle hayata geçirmeye uğraşır. Rönesans’ın yeşerdiği yer olan Toskana topraklarında yaşamayı seçmesi bir tesadüf olmasa gerektir. Sanatla zanaatı eş zamanlı biçimde kavrayan Durgun’a göre, insanın zihninde uyanan hiçbir fikrin uygulaması imkânsız değildir. İmkânsız görünüyorsa henüz uygun koşullarla teknolojik çözümler bir araya gelmediği içindir.

2023 yılında Tayvan’da yapılan 6. Lih Pao Uluslararası Heykel Bienali’nde, bazalt ve paslanmaz çelikten inşa ettiği Kiss of Life adlı heykeliyle üçüncülük ödülü; 2024’te Çin Halk Cumhuriyeti’nde düzenlenen 7. Hui’an Yontu Sanat Festivali’nde de bazalt ve granitten yaptığı Nascence adlı heykeliyle birincilik büyük ödülünü kazanıp heykel alanında ülkemizi başarıyla temsil eden Durgun, bu sene Tayvan’da ilk kişisel sergisine imza atıyor. The Enduring Thread adıyla 4 Temmuz 2025’de Tayvan’ın New Taipei şehrinde, Lih Pao Vakfı’na ait Tsai-Yun Galerisi’nde açılan sergide büyük ölçekli 5 kamusal alan heykeli, 7 iç mekân heykeli ve 2 tablosu olmak üzere toplam 15 adet eseri sergileniyor. 4 Temmuz ile 15 Eylül 2025 tarihleri arasında yolu Tayvan’a düşecek olanlar, eserleriyle Türk sanat dünyasını gururlandıran bu Türk sanatçının sergisini kaçırmasınlar.


Ayrıca okuyun