“...inanırsan vardır, inanmazsan yoktur.” Ayşegül Sönmez, güncel sanatın ve postmodern olanın akıbetinden sanat ürününün-emeğinin değerine, işlevine, niteliğine ve hatta “yenilebilirliğine” uzanan geniş bir çerçevede, “Yoksa artık her şey bir fikirden mi ibaret?” diye düşünenlere rehberlik ediyor. Çağdaş Sanat Var Mı? üreterek, izleyerek ya da paylaşarak sanata taraf olan herkesin kafasını kurcalayan otuz önemli soruyla çalıyor okurun kapısını; bu alandaki imkânları ve imkânsızlıkları cesur bir yaklaşımla tartışmaya açıyor. [...]

EGE GÜR: BEN TAŞKIN SESLERE DOĞMUŞUM

Ezgi Aydoğanoğlu - Ege Gür
Ezgi Aydoğanoğlu - Ege Gür

Yirmilerinde bir besteci düşünün… Eserleri Berlin Konzerthaus ve Amsterdam Concertgebouw gibi Avrupa’nın prestijli salonlarında yankılanıyor, kendisi bizzat orkestra şefliğini üstleniyor ve Avrupa Bestecilik Ödülü’nün sahibi oluyor. Aynı zamanda film müzikleriyle festival seçkilerine giriyor, ödüller kazanıyor, şiir yazıyor, görsel sanatlarla derin bağlar kuruyor ve müziği sadece notalardan ibaret görmüyor.

Ege Gür, çağdaş müzik sahnesinde kuşağının en dikkat çeken isimlerinden. Müzikal kariyerinin temelleri Ankara Güzel Sanatlar Lisesi’nde atılmış, Gür’ün disiplinler arası üretim anlayışı, sadece müziğini değil, düşünme biçimini de özgün kılıyor.

Ege Gür ile kendine has besteciliğini, müziğin şiirle, resimle ve sinemayla kurduğu ilişkiyi, güncel projelerini konuştuk.

Ezgi Aydoğanoğlu: 2017 yılında İngiliz kompozitör Paul Patterson’ın ustalık sınıflarına katıldınız. Bu deneyim müzikal kimliğinizi/kompozitörlük kariyerinizi nasıl şekillendirdi?

Ege Gür: Paul, dramatik müzik konusunda çok yetkin bir besteci. Aynı zamanda H.Ü. Ankara Devlet Konservatuvarı’ndaki kompozisyon hocamın hocasıydı ve doğal olarak bana karşı daha bir ilgiyle yaklaştı. Benim için en önemli etkisi şu diyebilirim, benim bir ismim daha var: Şükrü Ege Gür. O, ilk geldiğinde çeşitli müziklerim üzerine konuşmuştuk. Ardından ikinci gelişindeki karşılaşmamızda, “Ben senin ismini hatırlıyorum Ege Gür,” dedi kendine has aksanıyla, “Bak baştaki ismi kullanma artist name olarak, Ege Gür oldukça akılda kalıcı”. Benim besteci kimliğim böylece Ege Gür oldu, gerçekten de ön adımı daha sonra bu bağlamda hiç kullanmadım.

Bir film müziği yazdım. Orada da Paul’un birtakım sözleri kulaklarımda çınladı. Çok ünlü Kırmızı Başlıklı Kız filminin müzikleri ona aittir. Şöyle bir anımız olmuştu, benim müziklerimden birini alıp Kırmızı Başlıklı Kız’dan bir sahneyi açmıştı ve, “Bak işte oluyor,” demişti. Yani bana daha rahat düşünmem gerektiğini aktarmıştı. Bu sebepledir ki kalemimde yeri çok özeldir.

Sizce müzik zamana nasıl tanıklık ediyor, sesin bir bellek olduğuna inanıyor musunuz?

Ses en çıplak yansıdır. Her şeyi ana kaydeder, ana taşır. Çıkan bir sözün okla imgelendiği bilinir. Sesin organizasyonu düşünü salt müzikal bir temsile indirgenir. Halbuki tüm ifadeler, bilgiler, her biri çeşitli seslerin organizasyonlarıyla aktarılır. Diller de birer ses organizasyonudur. Zamanı taşır, tanır. Bu tanıklık, zamana sesle işlenir.

“Görünmez Olanın İmgesi” eserinizle 2024 Avrupa Kompozisyon Ödülü’nü kazandınız. Bu bestenin oldukça etkileyici hikayesini sizden dinlemek isteriz. 

Görünmez Olanın İmgesi depremzedeler anısına yazıldı. Cem Mansur’un siparişiydi, Türkiye Gençlik Filarmoni Orkestrası için bestelendi. Yazılıp tamamlanması bir-bir buçuk yıllık süreci kapsadı. Oldukça geniş bir enstrümantasyonu var. Kalabalık bir yaylı kadrosu, kalabalık bir üflemeli grubu ve oldukça kalabalık diyebileceğimiz vurma çalgılar grubu. Benim için birçok açıdan önemli bir eser oldu. Birincisi ilk defa böylesi büyük sahnelerde eserim seslendirildi ve sürpriz bir şekilde ben o sahnelerde eserimi yönetmiş oldum. Cem hocayla Concertgebouw’da sahne almadan önce aramızda hoş bir sohbet geçti. Bana “bak, ben bu sahneye ilk defa 66 yaşında çıkıyorum, sense 26 yaşında çıkıyorsun!” demişti. Bu yaşananlar gerçekten de sıra dışıydı. Sağ olsun Cem Hoca bana güvendi ve sahnesini paylaştı. Birlikte de üstesinden hakkıyla geldik diye düşünüyorum.

Orkestra için “Görünmez Olanın İmgesi”:

“YAZDIĞIM MÜZİĞİ HİÇBİR ZAMAN KLASİK MÜZİK OLARAK ADLANDIRMIYORUM. MÜZİĞİMİ TANIMLAMAK İÇİN ÇAĞDAŞ TÜRK MÜZİĞİ’Nİ TERMİNOLOJİK OLARAK DAHA DOĞRU BULUYORUM. BU TANIM BENİ DE DAHA BİR EVİMDE HİSSETTİRİYOR.”

Coğrafyanın sesler üzerindeki etkisini nasıl değerlendirirsiniz? 

Seslerin zamanı, tarihi sırtladığından bahsettik. Kültür de dolayısıyla bu yolla aktarılır. Şans ki, ben taşkın seslere doğmuşum. Salt sesler de değil, renkler, tatlar, kokular… Kimlik bilinci de kişinin arayışlarını yönlendiriyor elbette. Bu taşkınlıkları tatmaya cesaret etmeli.

Türkiye’den Avrupa’ya uzanan yolculuğunuzda bu farklı sesler nasıl duyuluyor?

Avrupa sanatı kendini büyük ölçüde tüketmiş durumda. Bunu bütün bağlamlarda sezmek mümkün. Bir müzik insanı olarak konuşuyor olsam da konuyla ilgili düşüncelerim müzikle sınırlı değil. Sanat tarihinden bahsettiğimizde aslen Avrupa sanatından söz ederiz. Matbu bağlamda müzik tarihini içermese de pratikte hemen her şey paralel ilerlemiştir; iyisiyle, kötüsüyle. Bütün bağlamın temel kaynaklarını tüketmesi, usaresinin biçim değiştirmesine, nitelden kavrama teslimiyetiyle sonuçlanır. Kavramsal niteli desteklemelidir ki bir yapıttan, vurudan söz edebilelim. Diğer türlü edebiyattan öteye geçmek çok da olası değildir. Bu denge sanatta şaşmış durumda. Ama değişmeyen bir şey var ki, o da “değer”. Kültürün vuruya indirgenmemesi gerektiği tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Besteci olmanın ne demek olduğunu, orada besteci olarak var olduğumda anladım, hissettim. Bizim kültürümüzde yüceltme yoktur. Kendi dergahlarımızda çilemizi çekmeye daha bir alışığız. Onlar da yüceltmiyor, neden yüceltsin zaten. Ama değerini veriyor. Benim kendi kültür bakanımla, belediye başkanımla bir tokalaşmışlığım yokken, dünyanın en önemli konser salonunda (Berlin Konzerthaus) onların daveti ve takdiriyle, ellerinden ödül aldım. İşte değer vermek, sahip çıkmak böyle bir şey. Kendini tüketmiş olsa da, bizler bambaşka hayatlardan kopup o ses dünyasıyla bağdaşıyoruz. Yazdığım müziği hiçbir zaman Klasik Müzik olarak adlandırmıyorum. Müziğimi tanımlamak için Çağdaş Türk Müziği’ni terminolojik olarak daha doğru buluyorum. Bu tanım beni de daha bir evimde hissettiriyor. İşte fark tam olarak burada ortaya çıkıyor. Kendi kültürünün bağlamındaki izin bile takipçisi Avrupa. Kültür de demek ki böyle korunup, inşa oluyor.

Şiir yazdığınızı biliyoruz. Edebiyatla müzik bestelemek arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Ben müzik yazarken şiir yazıyor gibi hissediyorum. Şiir yazarken de kesinlikle müzik yazar gibi düşünüyorum. O yüzden şiirlerimde serbest bir akıştan ziyade biçimsel kompozisyonlara daha çok rastlarız. Bestecilikten gelen zorunlu tasarlama alışkanlığıdan olsa gerek. Bu iyidir, kötüdür, tartışılır ama, hal böyle. Bazen yola serbest kompozisyon düşüncesiyle çıkarsın, şiir sana kendini duyurur. Her halükarda kendi bir biçim olan şiiri kompozisyondan ayrı düşünmek benim için pek olası görünmüyor.

Müziklerini bestelediğiniz filmlerden Kayıtsız/Unfeeling, 47. Moskova Uluslararası Film Festivali’nde gösterildi. İzmir Uluslararası Film ve Müzik Festivali’nde Ulusal Yarışma kategorisinde “En İyi Özgün Film Müziği” ödülünü aldı. Bu çok yönlü haliniz sizi nasıl besliyor?

Ben o müziği de çok önemsiyorum. Arp ve yaylı dördül için “Parantezler”. Film için müzik yazarken Paul’un daha önceden sohbetlerimiz arasında kulağıma çaldığı bir-iki cümlenin çok faydası oldu. Ben bir şeyi yapmış olmak için asla yapamam. Bir şey yapmaya, yazmaya karar verdiğimde genellikle bütün vaktimi vakfederim. Aylarca üzerine düşünmekten hiç gocunmam. Bu müziği yazmadan evvel de oldukça uzun bir ön çalışma süreci geçirdim. Bu müzik benim için çok önemliydi, çünkü başka bir bağlamda kendi müziğimi, yani gerçek anlamda kendi müziğimi, kendi ses dünyamı bambaşka bir bağlam olan film müziği biçimi içerisinde kurup kuramayacağım belirsizdi. Yönetmenimiz Özlem Çıngırlar, bu konuda bana açık çek verdi. “Ne yapıyorsan yap,” dedi. Zaten başka türlü kabul edebileceğim bir şey de değildi. Ben müdahaleye çok açık biri değilim. Üstesinden gelebildiğimi düşünüyorum, sonuçtan oldukça tatmin oldum. Bambaşka bir bağlamda inandığım zaman kendi müziğimi yapabildiğimi artık biliyorum. Çok yönlülükten beslenme konusuna gelirsek; bir alanda çok şey bilmenin kısıtlamaları olabiliyor. Bu kısıtlama bazen özgürleşmeyi sağlıyor, bazen de bilginin altında ezilebiliyorsun. Bende müzik konusu için bu geçerli. Şiiri konuştuk örneğin, edebiyat teknik olarak o kadar da çok şey bilebileceğin bir alan değil. Şiirde o ritmi duyman gerekiyor, onu hissedebiliyor olmalısın. Bu da okumakla gelişen bir şey. Özellikle Türk şiiri konusunda iyi bir okur olduğumu düşünüyorum.

Türk şairlerinden kimleri okuyorsunuz?

Ece Ayhan çok severim. İlhan Berk, Lale Müldür, Necip Fazıl okumayı çok severim.

“TANIDIĞIMIZ, MÜZİKLERİYLE BİR BAĞ KURDUĞUMUZ BÜTÜN BU BESTECİLERİN ORTAK NOKTASI YÜZLERCE MÜZİKLERİNİN OLUŞU. ELİ, KİŞİ BİR YERE KADAR DİKTEYLE EĞİTEBİLİYOR. BİR YERDEN SONRA KALEM KENDİ YOLUNU, HIZINI ALIYOR.”

Yakın geçmişte aramızdan ayrılan İlhan Usmanbaş’ı anmadan olmaz. Hem müziğe katkıları hem de sizin hayatınızdaki yeri hakkında neler söylersiniz?

İlhan Hoca’nın yeri bende çok ayrıdır. Hayatta küçük şeylerin çok büyük etkileri olabiliyor. Bende kapılar ancak birine çok inandıktan sonra açılıyor. O inanç da aslında saygı duymakla başlıyor. Öncelikle yapılan işe olan saygıyla, yoksa kimse kimsenin sözünü direkt olarak hayatına dahil etmiyor, etmemeli de. İlhan Hoca ben daha lisede yeni yeni müzik yazmaya başladığımda müzikleriyle tanıştığım bir besteciydi ve dünyayla bu kadar paralel bir insanın bana bu kadar paralel bir hayat yaşadığını bilmek beni çok etkilemişti. O günden itibaren ulaşabildiğim bütün eserlerini detaylıca inceledim, çalıştım. Bestecilikte asıl hocaların her zaman eserler olduğu söylenir. Az önce İlhan Berk şiiri dedim mesela, ben aslında İlhan Berk’le de İlhan Usmanbaş sayesinde tanıştım, Ece Ayhan’la da. Sadece müziğimi değil, şiirimi de zenginleştirdi İlhan Hoca. Kendisiyle birebir tanışmam onun 101 yaşına rastladı. Ben onun öğrencisi olma şansını çok öncesinde eserleri sayesinde edinmiştim. Ona bir eser armağan edebilmiş olma mutluluğu bende saklı kalacak.

Sadık olduğunuz bir çalışma ritüeli var mı?

Genellikle gece çalışıyorum. Belli bir ritüelim yok, yani muhtemelen çok fazla var ama ben bilmiyorum. Çalışmadan önce çok fazla çalışıyorum. Pratik olarak bir şey yapmakla ona hazır olmak arasında çok fark var. Ben her şeyin öncesinde, kaleme sarılmadan önce çok vakit harcıyorum. Bazen hiçbir şey yapmıyor görünürüm. O sırada ya bir şey okuyorumdur ya bir şey izliyorumdur ya bir resmi inceliyorumdur. Oturup saatlerce bir resme bakıyor olabilirim ve onun sonucunda müzik yapıyor olabilirim. Genellikle de bu şekilde oluyor.

Bestecilikte istikrar nasıl sağlanır? 

Her şeyde olduğu gibi sürekli yazıyor olmak çok önemli. İnsan mükemmel kaygısına kapıldığında yanılıyor. Bildiğimiz bestecilerin hemen hepsini düşünelim, Bach, Beethoven, Tchaikovsky, Reger, Mozart, Penderecki… Tanıdığımız, müzikleriyle bir bağ kurduğumuz bütün bu bestecilerin ortak noktası yüzlerce müziklerinin oluşu. Eli, kişi bir yere kadar dikteyle eğitebiliyor. Bir yerden sonra kalem kendi yolunu, hızını alıyor. Çok fazla müziklerinin oluşu mu kıymetli olan, elbette hayır. Size ilişen, dokunan o müziğin yazılması için geçilmesi gereken yollar bunlar. Unutmamalı ki bahsettiğimiz besteci her kim olursa olsun, tanıdığımız yapıtları iki elin parmağını geçmez. Sevdiklerimiz ise… O sebepledir ki, el yazmalı.

“Sessizliğin Soğuk Sularında” eseriniz seslendirilirken siz sahnede değil seyirci koltuğundasınız…

Konserde aktif olarak yer almakla izleyici olarak yer almak bambaşka keyifler. Bu müziğin bir şiiri var, “Sessizliğin soğuk sularında; Ağların pençelerinde, Zaman”. İşin doğrusu müziği mi önce yazdım, şiiri mi hatırlamıyorum. Uzun zamandır duymayı arzuladığım bir müzikti, ta ki geçtiğimiz aya dek. Geçtiğimiz ay Ankara’da, CSO Ada Mavi Salon’da Orkestra Akademik Başkent ile Tolga Atalay Ün’ün yönetiminde ilk seslendirilişi gerçekleşti. Bu müzik yaylı orkestra için. 2020/21’de pandemi esnasında yazmıştım. Benim de hasta olarak içinde bulunduğum bir süreçti. Tadın, kokunun olmadığı bir zamanda yazılmış bir müzik, ve o günden beri hiç duyamamıştım. Yani ben duyuyorum tabii. Müziği elle yazmanın getirdiği bir beceri. Bilgisayarda yazılan müziği daha yazarken duyabiliyorsun, ama bilgisayarın sahip olduğu imkanlar bestecinin fantezisini kısıtlıyor. Kulağı köreltiyor. Lakin istediğin kadar zihninde duy, bağlam her şeydir. Sesi, sessizliği anda işitmek gerek. Şimdi de Süreyya Operası’nda Gedik Filarmoni Orkestrası ile Cem Mansur’un yönetiminde İstanbul’daki ilk seslendirilişi gerçekleşti.

Yaylı orkestra için “Sessizliğin Soğuk Sularında”:

“SESSİZLİK, GÜRÜLTÜ DEMEKTİR.”

Eseriniz çalındığında, en çok neresinden tanırsınız kendinizi, yani bir besteci, kendi müziğine nasıl siner?

Bir besteciden bahsedebilmemiz için “ben” diyen bir ses gerektir. Bu “ben” sesi kimi zaman fikirde, kimi zaman da seste ortaya çıkar. Kendi müziğine sinmekten ziyade kendi müziğinden tüter gibidir. Bunu görselleştirmek faydalı olabilir. Örneğin, şiir zihinde bir araya gelse de, yazıldığında var olur. Şair ritmini, sesini yazdıklarını okuduğunda, sildiğinde, üzerlerini karaladığında keşfetmeye başlar. Kendini kendinden doğurmayı öğrenir. Ya da bir fotoğrafçı düşünelim. Gözün görmesi yetmez. Deklanşöre basması gerektir. Gördüğü değil, çektiği onu var kılar. Bestecilikte de durum farklı değildir. Sinmekten önce, tütmek, tatmak, kokmak gerekir. Benim kendi müziğimdeki tada varmam da öncülünde o tadı uzun uzadıya aramamda yatıyor. Elbette ilk sesin peşinden koşuyor müzik insanı. Ben de öyle yaptım. Ta ki aradıklarımın sessizliklerde saklı olduğu farkına varana dek. Sessizlik, gürültü demektir. Ve ne zaman gürültü bana bir şeyler söylemeye başlıyor, orada ellerim kaşınıyor. 

Gelecek yıl Avrupa’nın en önemli orkestralarından biri olan Staatskapelle Berlin sizin bir orkestra eserinizi seslendirecek. Seslendirilecek eserle ve konserle ilgili bize neler anlatırsınız?

Staatskapelle Berlin dünyanın en önemli orkestralarından biridir. Efsaneleşmiş birçok konser kaydında sıkça karşımıza çıkar. Staatsoper Berlin’in, yani Berlin Operası’nın da orkestrasıdır. Geçtiğimiz yıl Berlin’de bana verilen Avrupa Bestecilik Ödülü üzerine eserlerimi incelemişler. 2021 yılında yazdığım “Silinmiş Figürler” adlı orkestra eserimi çok beğenmeleri üzerine bana aynı eseri bir akustik harika olan Pierre Boulez Saal’da seslendirilmek üzere yeniden düzenlemem için sipariş verdiler. Eserin ilk versiyonu yaylılardaki çeşitli bölünmelerle (divisi) geniş bir yaylı topluluğuna gereksinim duyuyor. Bunlara ek tüm tahta üflemeliler, bakırlar ve arp da çalgılamaya dahil. Pierre Boulez Saal sahneyi çevreleyen seyircileriyle, çıkarılan en küçük sesin bütün salonda gezindiği, akustik olarak eşine az rastlanır bir konser salonu. Müziği salonun akustik ve lojistik olanaklarına uygun şekilde yeniden yazdım. 15 Nisan 2026’da orkestra şefi Tim Fluch yönetiminde Staatkapelle Berlin tarafından ilk seslendirilişi gerçekleştirilecek.

Orkestra için “Silinmiş Figürler” ressam Şeker Ahmet Paşa’nın Ormanda Oduncu tablosundan esinlidir. Ormanda Oduncu tablosunda yeşil ağırlıklı bir peyzaj dokusu hakimdir. Resmin sol altında bir eşek üzerinde odun taşıyan ormancı görünür. Resim bu haliyle oldukça sıradan, çok iyi yapılmış bir peyzaj resmi gibidir. Lakin dikkat, ormancı motifinden, ormanın kendisine doğru yöneldiğinde resim başka bir algı oluşturmaya başlar. Resim sanki usta bir ressamın elinden değil de, amatör bir elden çıkmış gibi görünür. Sanki her şey tepe taklak olmuştur. Tam o noktada resmin ne kadar ustaca inşa edildiği ortaya çıkar. Salt bir motifin zamanı ve mekanı nasıl şekillendirebildiğiyle tanışır izleyen. Resim bu farkındalık ardından bambaşka bir algıyla seyredilir. Orkestra için Silinmiş Figürler’de de tam o silinmişlik, silinebilirlik hali düşlenmiştir. Bir şeyin silinmişliğiyle kaybedilenlerin ardından gelen gerçekler müziği doğurmuş, şekillendirmiştir. Müzik aynı tabloda olduğu gibi silinmişler ardından kendinden taşanlarla var olur.

Bugünlerde gündeminizde neler var?

Yapmayı planladığım birkaç şey var. Şu an bir sipariş üzerine keman konçertosu yazıyorum. 2026 yılının Mart ayında seslendirilmesi planlanıyor, yani benim yaklaşık Ocak ayında teslim etmem gerekiyor. Cem Mansur’un yönetiminde gerçekleşecek ve genç kemancı, benim de çok sevgili dostum Ada Yalın Yücel seslendirecek. Yoğun bir şekilde çalışıyorum. Bir de yazdığım şiirler elene elene elimde bir kitaba dönüştü, yayınlanması söz konusu olabilir. Onun dışında, benim ressamlarla ve resimlerle bağlantılı çok fazla müziğim oldu. Arzularımdan biri hem üzerlerine müzik yazdığım resimleri hem de elyazmalarımı içeren ortak bir sergi… Bu sergide de yazılmış eserlerin seslendirildiği bir konser…

***

STAATSKAPELLE BERLIN & TIM FLUCH konserine dair detaylar için tıklayın.

Ayrıca okuyun