YASEMİN KAYA
Sanatı sevmenin ağırlığı, bazen onu yaratanların gölgesinde kalıyor. Türkiye’de son dönemde kültür-sanat alanında yeni bir ifşa dalgası yaşanıyor. Kadınlar konuşuyor; kapalı kapılar ardında “normal” sayılan davranışları ifşa ediyor, suskunluğu bozuyor. Bu, yalnızca bireysel cesaretlerin değil, kadınların birbirine tutunarak kurduğu dayanışmanın ürünü.
Bu dalgayla birlikte tartışmalar da büyüdü. T24 Platformu’nda yer alan Mine Söğüt’ün yazısı ifşayı “psikolojik şiddet” ya da “yargısız infaz” gibi kavramlarla yan yana anarak gündeme geldi; ardından yine aynı platformdaki Aslı Tohumcu ve Tuğçe Tatari’nin yazıları, beyanın politik özünü hatırlatan bir karşı ses oluşturdu. Ben bu tartışmaları okurken şunu düşündüm: İfşa, kadınlar açısından zaten başlı başına zor bir süreçken, onun anlamını farklı kavramlarla tarif etmek bazen meseleyi bulanıklaştırabiliyor. Gazeteci Pınar Doğu’nun X platformunda yazdığı gibi, “Erkeğin üstünlük kurmak için bağırmasıyla, kadının savunma, hakkını koruma, kendini ezdirmeme amaçlı sesini yükseltmesi arasında dağlar kadar fark var. İlkine psikolojik şiddet, ikincisine özsavunma diyoruz.” Bu ayrımı çok önemsiyorum. Çünkü kadının beyanını erkeğin “itibarı”yla eşit bir kefeye koymaya kalktığımızda, zaten dengesiz olan terazide fail lehine ağır basan yapısal güçleri gözden kaçırma riski doğuyor.
Hayranın İkilemi: Sevdiğimiz İnsanlarla Vedalaşmak
Ama konu yalnızca politik değil, kişisel de. Zira ifşa çoğu zaman hayranlıklarımızı hedef alıyor. Yıllarca izlediğimiz filmler, dinlediğimiz şarkılar, cümlelerini ezberlediğimiz yazarlar… Onlar hakkında ifşa okuduğumuzda ne yapacağız? İşte bu soruyla -yeniden- boğuşurken bana bu yılın başlarında okuduğum Claire Dederer’in Canavar: Hayranların İkilemi (Medusa Yayınları, Türkçeye Berrak Göçer’in çevirdiği) kitabı eşlik etti.
“Canavar”: Cevap Değil, Dürüst Bir Soru Kiti
Claire Dederer, Canavar’da #MeToo sonrası dönemin en zorlu ve kaçınılmaz sorusunu cesurca masaya yatırıyor: Ahlaken sorunlu sanatçılarla ilişkimiz ne olacak? Ürettikleri eserleri hâlâ sevebilir miyiz? Sevmeli miyiz? Dederer bu sorunun etrafında dolaşmıyor, doğrudan içine dalıyor; elinde kesin hükümler değil, dürüst sorular var.
Yazar, Polanski’den Picasso’ya, Michael Jackson’dan Hemingway’e kadar uzanan tartışmalı figürleri ele alırken bir yandan onların eserlerinin kültürel bellekteki yerini didikliyor, bir yandan da kendi izleyici/okur deneyiminden yola çıkarak öfke, suçluluk ve çelişkileriyle hesaplaşıyor. Kitap, böylece kişisel anıyla kültürel çözümlemeyi aynı potada eriten hem içten hem de analitik bir metne dönüşüyor.
Kitabın en çarpıcı tarafı uzlaşmaz gerçekler karşısında bizi, konforlu çözümlerden mahrum bırakması. Dederer “Polanski, çoğunlukla sinema tarihinin en iyi filmi olarak anılan Çin Mahallesi’ni çekti. Polanski uyuşturucu verdiği on üç yaşındaki Samantha Gailey’ye anal yoldan tecavüz etti. Birbiriyle asla uzlaşmayacak gerçekler bunlar. Bu iklimin ortasında nerede duracaktım.?” diye soruyor. Bu soru, aslında kitabın tüm damarını açıyor: sanat aşkıyla vicdan arasındaki kopmaz gerilim.
Bu bölüm, sanat-sanatçı ayrımının aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Çünkü sevgi, her zaman rasyonel değil. Dederer’in hatırlattığı gibi, “Gönül ferman dinlemez.” Nefret etmemiz gereken birini hâlâ sevebiliyoruz, tıpkı nefret etmemiz gereken bir eseri hâlâ izlemeye devam etmemiz gibi. Bu yüzden mesele, salt akıl yürütmeyle çözülemiyor; hissin, çelişkinin, hatta ikiyüzlülüğün içinde kalıyoruz.
Kitap üzerine yazılan yorumlar da bu noktada ikiye ayrılıyor:
Bir grup, eseri “kararsız ama kıymetli” buluyor; çünkü Dederer mutlak hükümler dağıtmıyor, kararı vicdanımıza bırakıyor. “Sevebilirsin ya da vazgeçebilirsin, ama nedenini kendine dürüstçe söylemek zorundasın” diyor adeta.
Bir diğer grup ise Dederer’ı fazla yumuşak buluyor; onlara göre bazı durumlarda mesafe koymak yetmez, doğrudan reddetmek gerekir.
Leke: Sanatın Üzerindeki İz
Bence kitabın asıl parıltısı, gri alanı terk etmeden ruhun derinliğiyle yüzleşme cesaretinde. Dederer, bize sürekli tek bir soru soruyor: Bir sanat eseriyle kurduğunuz ilişki, yaratıcının yaşam öyküsündeki karanlıkla nasıl sınanıyor? Bu sınırın ortasında dolaşırken müdahale edemediğimiz bir “leke” var: bir anda üzerimize çöken ama tercihlerimizden bağımsız, kalıcı ve acımasız.
Dederer’in sözleriyle: “Eserin lekelenmesi, felsefi bir karar meselesinden çok çıplak bir gerçekliktir. Leke ani, kalıcı ve acımasızdır. Birden olur. Bir tercih değildir. Sanatı sanatçıdan ayırın dediğimizde aslında ‘lekeyi silin’ diyoruz. Oysa leke böyle işlemez.”
Leke benzetmesi, sanatla kurduğumuz ilişkinin nasıl dönüştüğünü çok iyi anlatıyor. Çünkü leke yalnızca eserin üzerinde kalmıyor; bize de bulaşıyor. Bir sanatçının hayatına dair öğrendiğimiz karanlık bir gerçek, o eseri artık aynı gözle görmemize izin vermiyor. Polanski’nin suçunu öğrendikten sonra Çin Mahallesi’ni izlemek mesela… O büyü hâlâ orada, ama üzerine sinmiş bir gölge var. Yeni bilgi hem geçmişe hem geleceğe sızıyor; filmi, şarkıyı, resmi geri dönülmez biçimde değiştiriyor.
Bu imgenin kitabın en unutulmaz taraflarından biri olduğunu düşünüyorum. Sanatla yaşadığımız duygusal bağ ile etik sorumluluk arasında çoğu zaman net bir mesafe yok. Hatta o mesafeyi fark etmeden de yaşıyoruz; ama yine de değişiyoruz. Bu değişim, bilinçli bir tercihle değil, lekenin kendiliğinden bıraktığı izlerle oluyor. O yüzden bir şarkı artık aynı tonda gelmiyor, bir resim aynı renkleri taşımıyor. Leke, bizim isteğimiz dışında işliyor ve bizi de dönüştürüyor.
Dederer ayrıca “canavar” figürünün ne kadar sorunlu bir etiket olduğunu da tartışıyor. Canavar, öfkeyle söylenen bir kelime, ama yeterli değil; çünkü çoğu zaman bizi sadece öfkeye kilitliyor. Oysa leke, daha kalıcı bir hüzün uyandırıyor: sevdiğimiz şeyin bir daha hiç eskisi gibi olmayacağının hüznü.
Seyircinin Sorumluluğu (mu)
Dederer’in açtığı sorulardan biri de seyirciye dair. Seyirci ya da okur olarak biz neredeyiz? Kitapta beni en çok düşündüren noktalardan biri de sanat eserini tüketmenin ekonomik boyutuydu. Sanatçı hayattaysa, onun filmini izlemek ya da albümünü satın almak doğrudan para kazandırıyor. Peki o zaman internetten bedava izlemek ya da arkadaşın evinde dinlemek kabul edilebilir mi? Bu sorular, seyirci olmanın aslında ne kadar politik bir tarafı olduğunu gösteriyor.
Ama Dederer’in asıl altını çizdiği şey şu: sanat tüketimimiz tek başına bizi iyi ya da kötü bir insan yapmaz. “Bu filmi izledim” ya da “izlemedim” diyerek büyük bir meseleyi çözmüş olmuyoruz. Yine de ifşa çağında bu tercihler çoğu zaman yalnızca kişisel bir zevk değil, bir tavır gibi algılanıyor. Bir filmi izlememek failden uzak durmak anlamına geliyor; izlemeye devam etmek ise sanki faille aynı safta duruyormuşsunuz gibi görülebiliyor. Oysa mesele bundan çok daha karmaşık.
Dederer “iptal mi edelim, aklayalım mı?” ikiliğini reddediyor. Onun önerisi, daha çok bir vicdan terbiyesi: kimi zaman bir eserden tümüyle uzaklaşmak, kimi zaman da araya görünmez bir mesafe koymak. Karar ne olursa olsun, önemli olan yüzümüzü gerçeğe çevirmekten vazgeçmemek.
Benim için bu, kişisel tercihlerimi küçümsemek değil; aksine onların sınırlarını görmek anlamına geliyor. Tek başına neyi izlediğim dünyayı değiştirmiyor olabilir ama yine de kimin yanında durduğumu, kime alan açtığımı gösteriyor. O yüzden mesele yalnızca bir tüketim kararı değil; vicdanla ve dayanışmayla birlikte anlam kazanan bir duruş.
Son Söz: Sanat Sevgisi Bahane Olamaz
Sanat bizi büyütür, dönüştürür, kimi zaman da gözümüzü boyar. Her duyguya bir isim bulan Almanların dediği gibi Liebe zur Kunst -sanat aşkı- çoğu kez gerçeklikle aramıza perde çeker.
Bugün tartıştığımız mesele “birkaç kötü örnekten” ibaret değil; erkekliğin yüzyıllar boyunca sanat dünyasında ördüğü dokunulmazlık zırhı. Bu zırh yalnızca bazı adamları değil, onların şiddetini ve sus paylarını da görünmez kıldı.
İfşa işte tam da bu zırhı gevşetiyor. O yüzden artık sanat sevgisi bir kalkan olamaz. Bazı eserlerle bağlarımız çok derin olabilir, bizi büyütmüş, ayakta tutmuş olabilirler. Ama hiçbir bağ, bir kadının hayatından ya da incinmişliğinden daha değerli değil. Sanatı gerçekten sevmek, gözümüzü kapamakla değil, açmakla mümkün. Onu dokunulmaz kılan söylemlerden arındırarak yeniden sevebiliriz — ama bu kez sorumluluğu üstlenerek.
Dederer’in hatırlattığı gibi, elimizde kesin kurallar yok. Bu da bizi özgür kılmıyor; tam tersine daha ağır bir sorumlulukla baş başa bırakıyor. Ben bu sorumluluğu duymayı seçiyorum. Ne linç refleksiyle hareket etmek ne de sessizlikle yetinmek… Aradaki o gri alanda, vicdanla ve dikkatle ama aynı zamanda netlikle durmak.
Hayranlıklarımızı yeniden yazacağız, bazı eserleri geride bırakacağız. Ve artık faillerin değil, susturulanların sesi duyulacak. Faillerin uykusu kaçacak, bizim değil.