YEŞİM TABAK
Pilot’ta açılan ‘Yılan Oynatıcısının Bahçesi’nde Akdeniz havzası ile çevresindeki tüm coğrafyaların binlerce yıllık tarihinden tapınma ve ayin biçimlerini, kutsalla kurulmuş ilişkiyi yorumlayan Emir Erkaya’nın bahçeleri, doğanın bahçenin ta kendisi olduğunu, kovulduğumuzu düşündüğümüz cennetin hâlâ burada olabileceğini hatırlatıyor.
Birkaç bin yıldır Ana’mızı reddetmeye çalışıyoruz. Boşuna da değil aslında. Göbek bağımızı koparmaya yeltenip bir maceranın peşine düşmesek, karşılıksız nimetleriyle uyuşmuş, dizinin dibinde çürüyecektik. Dünyanın kaç bucak olduğunu görmeliydik. Ölçtük, biçtik, maddenin kurallarını ve uzak diyarları keşfettik. Doğayla ilişkimizi teslimiyetten egemenliğe çevirebildiğimiz, eril prensibi yüceltebildiğimiz ölçüde, zaferimizi ilan ettik. Kadın, doğa demekti ve biraz da doğu, sezgilerin tanımsız ve güvencesiz yolu. Aklımızı kullanmayı öğrenmek ve Ana’dan kurtulmak için kadınları kurban belledik. Görünmez kılarak, varlığını bilinç düzeyinde değersiz kılarak, kadınsılığı geride bırakmaya çalıştık. Gelgelelim hiçbir çaba, Ana’yı yok edemedi. Yalnızca onun sunabildiği vecd hâline duyulan özlem hiç bitmedi ve ata erkinin kutsal kitaplarıyla fethedilmiş coğrafyalarda bile, türlü şekilde varlığını sürdürdü, bilinçaltından sızmaya devam etti. Adına büyü, sihir, mistisizm, hurafe, paganizm, şamanizm dendi ama hiçbir baskı, gizemle olan gizli bağımızı tam olarak yenemedi. Şimdi de güneş batıda batar iken, Baba’mızı öldürmek istiyoruz; erkeğe dair olan her şey “toksik”. Onu da öldüremeyeceğiz. Peki hangisinden hangi değeri, geleceğe giderken yanımızda götüreceğiz? Emir Erkaya’nın Matar’ının kararlı gözlerinin içine bakarken, bu soru üzerine düşünmek istedim.
UNUTULMUŞ TANRININ ÖFKESİYLE KÜKRÜYOR
Frigler’in sıklıkla tanrıçanın iki yanında uysalca otururken tasvir ettiği aslan, Erkaya’nın “Matar’ın Ayini” resminde hepten vahşice bakıyor bize. Unutulmuş, ihmal edilmiş bir tanrının öfkesiyle kükrüyor. Efendisi, beyazlar içindeki Matar ne Meryem kadar masum ne de gölgesi kadar iblis. Bize yükseklerle dipleri aynı anda vadeden bir bakışla tam merkezde. Sarp kayalıklar, çalgıcılar ve dansçılardan, aşk ile sarhoş olmuş rahiplerden çıkan ne var ise, ondan geldiği gibi yine ona doğru akıyor. Matar’ın varlığı, örtüsüz dağları altına boyuyor. Büyük kayıklara atlayıp Nil Nehri’nde geçit törenine katıldığımız, “Per-Bastt’a Yolculuk” ettiğimiz vakit, sadece bereketin kaynağını kutlamak var aklımızda; özür dilemeden, olduğumuz gibi, selam ediyoruz. “Bastt”ta flütler ve sistrumlar elimizde, gururla sergilemişiz vulvamızı. Öykündüğümüz suret, tahıl ambarımızı koruyan bir kedi. Ve bahçeler var sonra da, tüm bu kontrol edilemeyen Doğa’dan, vahşi olandan arınmış ve ayrıştırılmış. Biri Sümer tanrıçası “İnanna”nın, biri Ege’ye egzotik diyarlardan gelmiş Yunan tanrısı “Dionysos”un, biri Fas çöllerinde ve zamanın dışında konumlanmış bir “Yılan Oynatıcısı”nın, biri de Osmanlı İstanbul’undan bir “Meddah”ın. Hepsinin ortasında birer ahenk havuzu, zihinsel bahçemize doğru kurulmuş bir köprü.
DOĞANIN BAHÇESİ
“Yılan Oynatıcısının Bahçesi”, Erkaya’nın ikinci kişisel sergisi. Üç yıl önce, “Büyücü Eve Geliyor” isimli serisini izlemiştik. Orada yine ritüelleri / kutlamaları tasvir etmiş ama daha çok modern şehrin yeraltı kültürünü görünür kılmıştı. Odağında daha kişisel, daha bu ana ait bir göz vardı. Bu kez bakışını geniş bir zamana yayıyor ve ülkece merkezinde durduğumuz, Akdeniz havzası ile çevresindeki tüm coğrafyaların binlerce yıllık tarihinden tapınma ve ayin biçimlerini, kutsalla kurulmuş ilişkiyi yorumluyor. Zihnimize banyo yaptırdığımız havuzların her biri, bulunduğu coğrafyanın doğal bitki örtüsüyle sarılmış. Erkaya’nın bahçeleri, doğanın bahçenin ta kendisi olduğunu, kovulduğumuzu düşündüğümüz cennetin hâlâ burada olabileceğini hatırlatıyor.
Kabul etmeliyiz ki, ata erki batan bir imparatorluğun son padişahı gibi kendini salıverdi, post-post-post modernizmin içinde bir yerde, bayrağını taşıyarak iktidara geldiği aklı kaybetti. Peki dişil enerjiyi açığa çıkaran ormanda yoga kamplarıyla anamızın rahmine geri dönebilir miyiz? Ya da New York’un meşhur Times Meydanı’nda erkek kahramanların karşısına şişman bir siyahi kadının yoksulluğun giysilerini giymiş heykelini dikersek (bunu yaptık), Çatalhöyük’ten çıkan, etleri her kıvrımından taşan ana tanrıçanın bereketini ve görkemini çağırmış olur muyuz? Sanmıyorum. Hayır, geçmişe geri dönemeyiz. Şimdi harmanlama zamanı. Ananın pasifize eden cömertliğinden, babanın vecdi dışlayarak bizi indirgediği günahla hedonizmden, iki kavramın da karikatüründen yüz çevirme, yeniden düşünme, kadının ve erkeğin bahçesini zihnimizde yeniden kurma zamanı.

* Emir Çaka Erkaya’nın “Yılan Oynatıcısının Bahçesi” sergisi, 4 Eylül – 11 Ekim tarihleri arasında Pilot Galeri’de görülebilir.