BESİM CAN ZIRH *
Metin Yaban’ın kendi göçmenlik deneyiminden tanıklıklarla olgunlaştırdığı ilk romanı ‘Tanrı’nın Yalnız Çocukları’, Midilli Adası’nın yakın tarihi üzerinden Ege’nin iki yakasına dair yüzyıllık bir göç hikayesi anlatıyor. Mülteciler, mübadiller, bizler ve onların ortaklaştığı bu hikâyede Yaban, hikayelerin sonunu büyük bir ustalıkla umutlu bir açıklıkta bırakarak mültecileri derin bir dramın edilgen kurbanları olarak betimleyen dili kırıyor.
Metin Yaban’ın Doğan Kitap’tan çıkan ilk romanı ‘Tanrı’nın Yalnız Çocukları’, pek çok açıdan önemli bir metin. Midilli’de gerçekleştirdiğimiz söyleşide üzerine konuştuğumuz, kendi göçmenlik biyografisinden tanıklıklarla olgunlaşan bir çalışma. Midilli’ye yerleşmek üzere geldiği 2014 yılının hemen ertesi yaşanan büyük mülteci dalgasıyla Metin’in yaşamı da değişiyor. Tanık olduğu insani trajedi karşısında başladığı gönüllülük çalışmaları insani yardım kuruluşlarının çocuk koruma ekiplerinde görev almasına evriliyor. Bir göçmen olarak kendisinin, Ada’ya olan aşinalığı ve Yunanca bilgisi derinleştikçe mülteci dalgasına tanıklığını Midilli Adası’nın tarihsel bağlamına dayalı bir çerçeveden yorumlamaya başlıyor.

ETNO-KURMACA
Siyaset bilimi, sosyoloji ve kültürel çalışmalar gibi alanlarda tamamladığı eğitimi sayesinde Metin, Ada’daki uzun erimli tanıklığından güçlü bir idrak mayalayabilecek donanıma sahip. Tüm bu arka plan verileriyle düşündüğümüzde okuduğumuzun salt bir roman değil, özgün bir sahayla özel bir zamanda gelişen etnografik bir angajmandan pişenleri kurmaca olarak edebi bir anlatıya döken, bir anlamda etno-kurmaca (ethno-fiction), bir metin olduğunu söylemek mümkün.
SUDAN, AFGANİSTAN VE SURİYE’DEN ÜÇ GENCİN HİKAYESİ
Roman; Güney Sudanlı Issa, Afganistanlı (İran ve Suriye’den sonra Türkiye üzerinden adaya varmış) Muhammed ve Suriyeli Ferid isimli üç genç insanın odağında Midilli’deki mülteci yaşamına bakıyor. Bu üç genç insan statüleri nedeniyle özel bir kırılganlıkta duruyor. Söz gelimi Issa, doğum tarihini kanıtlayan bir belgeye sahip olmadığından iltica sistemi onu ‘çocuk’ statüsünde görmeye direniyor. Böyle olunca yola devam edebilmesinin önünde çok muğlak bir süreç başlıyor ve Ada’da kısılıp kalıyor. Diğer yandan geldikleri ülkelerde çatışmalara katılmak zorunda bırakılmış genç insanlar olarak şiddetin tüm travmasını taşıyorlar. Bu travmalar Ada’da yaşadıkları kapatılmayı onlar açısından daha da zorlaştırıyor.
Altı bölümden oluşan kitap Issa’nın Ada’ya şişme botla gelişi, kayıt işlemleri sonrası Moria Kampı’na yerleştirilmesiyle açılıyor. Kamptaki günlük yaşamın içinde gezindiğimiz bu bölümde Issa, Muhammed ile tanışıyor. Birçoğu çocukluğunu Türkiye’de geçirmiş farklı ülkelerden gelen bu genç erkekler kendi aralarında Türkçe sohbet ederken İstanbul referansında ortaklaşıyorlar. Atina’ya gönderilme ihtimali düşük olduğundan Türkiye’ye dönebileceklerini konuşuyorlar:
“Bakışları uzaklara kaydı. Birçoğu kafa sallayarak onu onayladı. ‘İstanbul güzel memleket vallaha.’ ‘Vay İdlibli, sen de mi İstanbul’daydın? Ben Zeytinburnu.’ ‘Afganburnu mu? Orası Türkiye sayılmaz.’ ‘Ben de Kurtuluş’ dedi Nijeryalı bir çocuk. ‘Dolapdere, Tarlabaşı, oraları biliyorum.’ Gruptan başkaları da İzmir, Trabzon, Ordu, Konya ve Kayseri’de kaldıklarını söyleyip kendi aksanlarıyla Türkçe konuşmaya ve bildikleri kadar küfürleşmeye başladılar. İdlibli ‘Bakalım kimler İstanbullu?’ diye sordu. El kaldıranlar arasında Muhammed ve Issa da vardı. İdlibli ayağa kalktı, ‘Vay kardeşlerim’ diyerek Afgan, Nijeryalı, Güney Sudanlı ve Malili hemşerilerine teker teker sarıldı. El çırparak ‘İstanbul! İstanbul!’ tezahüratlarına başladı, diğerleri de ona eşlik etti. Çocuklar omuz omuza girip coşkuyla zıplamaya devam ederken heykelin ön tarafından bir ses gürledi. ‘İstanbul değil, Konstantinopolis!’” (s. 28).

MÜLTECİLERİN TÜRKİYE’YLE KURDUĞU İLİŞKİYİ DÜŞÜNMEK
Bu sahnenin kitabın kurduğu anlatı açısından önemli eksenlerden biri olduğu düşünüyorum. Türkiye’de yıllarca yaşamış farklı ülkeden gelen mültecilerin bize dair aşinalıkları, Türkiye’yle nasıl bir ilişki kurdukları üzerine hiç düşünmediğimizi hatırlatıyor. Türkçe bir dil olarak, İstanbul bir kent olarak milyonlarca mültecinin ortaklaştığı hiç bilmediğimiz kozmopolit bir evren kuran referanslar.
İkinci bölümde Issa’nın gönüllü çalıştığı dernekte Ferid’le tanışıyoruz. Metin, kitap boyunca eleştirel bir tonla sahneye davet edecek ‘dernekleri’ (uluslararası sivil toplum örgütleri) ve bizi gönüllülük meselesi üzerine düşünmeye çağıracak. Issa ve Muhammed’den daha uzun süredir adada olan Ferid kendisi gibi genç erkeklerden oluşan, bir anlamda seçilmiş ailesiyle kampın dışında satın aldıkları kulübede bir düzen kurabilmiş. Issa’nın Ferid’le olan arkadaşlığı üzerinden biz de adada, bu arafta, bir mültecinin iyi kötü kurabileceği hayata konuk oluyoruz.
İLTİCA MÜLAKATI VE MUHAMMED’İN TRAVMALARLA DOLU HAYATI
Üçüncü bölümde ise Muhammed’le birlikte iltica mülakatına giriyoruz. Karşısında soruları soran bir kişi değil, soruların cevaplarıyla çok da ilgilenmeden Muhammed’in travmalarla dolu kısacık hayatındaki detayları derin bir labirente çevirerek, onu öğütmeye çalışan koca bir sistem. Bu zorlu bölümden sonra Issa’nın gitar hocası Stratis’in yaşamı üzerinden adanın ve adalıların gündelik yaşamına dönüyoruz.
Yunanistan’ın üçüncü büyük adası olan Midilli, 2015 sonrası yüzbinlerce mültecinin geçişine tanıklık ediyor. Eski bir askeri alanda aceleyle kurulmuş olan Moria Kampı, gün geliyor yirmi binin üzerinde mülteciye ev sahipliği yapıyor. Seksen beş bin nüfuslu bir Ada için bu oldukça ağır bir yük. Fakat buna karşın mültecilerle gösterilen insani dayanışmayla dünya kamuoyuna önemli bir ders veriyorlar. Elbette ki bu kolay ve kendiliğinden gelişen bir süreç değil. Stratis’in aile tarihçesinde bunu okuyoruz. Ayvalık’tan mübadeleyle gelmiş ve çocuklarını ‘Türk tohumu’ küfürlerinden korumaya çalışmış, kendini “Anadolulu” olarak gören büyükanne ve haç anlamına gelen ismini Lefteris (özgürlük) olarak değiştirmiş Münih’te yaşayan Almancı dayı gibi adanın göç tarihine işaret eden referanslarla romanın ikinci önemli eksenini kuruyor Metin.

AVRUPA YENİ SAĞ SİYASETİNİN ETKİSİ
Adayı ‘Kale Avrupası’nın (Fortress Europe) bir cephesi olarak gören Avrupa yeni sağ siyasetinden etkilenen Midillileri de bu bölümde görüyoruz. Bir akşamüstü oturmasında yaşanan laf atışmalardan sonra tartışmanın yaşandığı mekânın müdavimi Barba Niko’nun ağzından şu hikmetli sözler dökülüyor: “Bunlar zamanında Arnavutlara da aynısını yaptılar. Şimdi bütün bahçe, tartla, inşaat işlerinde onların eline bakıyoruz. İnsanoğlu çiğ süt emmiş evladım. Puşt geldi, puşt gidecek” (s. 140).
Kitabın beşinci bölümünde ise tüm bunlardan habersiz, adayı yeni turizm destinasyonu olarak keşfeden Türklerle, ‘Küçük Asyalı Anne’ heykeli önünde tanıştırıyor bizi Metin. Tur rehberi, 1922 sonrası Midilli’ye sığınan Anadolulu Rumları betimleyen heykelin ne anlattığını sorduğunda: “Suriyeli bunlar, baksana” diyor bir turist önce. Bir diğeri ise “Aynıyız vallahi rehber bey. Biz de baba tarafından Giritliyiz. Dedemgil neleri var, neleri yok bırakıp İzmir’e yerleşmişler. Evde büyükler Rumca küfür ederdi, çocuklar anlamasın diye” (s. 160).
Konu uzayınca bir başkası ise “Rumların gidişi Türkiye için hiç de iyi olmadı aslında. Onlar bizim zenginliğimizdi. Keşke kalsalardı. Ne oldu? İzmir’in yarısı Kürtle doldu” (s. 162) diyor. Yakınlarda bir bankta oturan Ferid; aynı seyahati yapabilmek için binlerce avro ödemiş, ölümü göze almış mültecilerin aksine on beş avroya adaya gelebilen turistlerin konuşmalarını dinliyor ve sonrasında tepki gösteriyor.
İLTİCA EKONOMİSİ
Son bölümde ise umutları giderek azalan Issa, Muhammed ve Ferid’in adadan gidebilmek için çırpınmalarını okuyoruz. Atina’ya gitmek için tüm resmi yolları tüketen Ferid’in görüştüğü bir kaçakçının ağzından iltica ekonomisine dair şu sözleri okuyoruz: “Gene de fırsatçı olan, kötü olan benim, öyle mi? Yatıp kalkıp kaçakçıya dua etmeleri lazım. Hepsi sayemizde ekmek yiyor. O kadar istihdam yarattık, batmış ekonomilerini canlandırdık be!” (s. 206).
Konunun bu kadar ağır olmasına karşın Metin, hikayelerin sonunu büyük bir ustalıkla umutlu bir açıklıkta bırakıyor. Mültecileri derin bir dramın edilgen kurbanları olarak betimleyen dili kırıyor. Tanrı’nın Yalnız Çocukları bir adanın yakın tarihi üzerinden Ege’nin iki yakasına dair yüzyıllık bir göç hikayesi anlatıyor. Mülteciler, mübadiller, bizler ve onların ortaklaştığı bu hikâyede 2020’de vefat eden Midillili türkücü Solon Lekkas gibi isimler de bize eşlik ediyor.

*Besim Can Zırh, Dr., ODTÜ Sosyoloji Bölümü, Göç Araştırmaları Derneği yönetim kurulu üyesi.