Sanatatak editörlerinin radarına takılan ve edebiyatı yakından takip eden okurların seveceğini düşündüğümüz 29 yeni kitabı derledik.

Solvej Balle, Uluslararası Booker Ödülü finalistleri arasında yer alan, dünyada kapladığımız yer üzerine felsefi bir soruşturma niteliğindeki romanının ilk cildiyle zamana ve onun talihsiz tutsaklarının başına gelenlere dair büyülü ve heyecan verici bir hikâye dokuyor.
Tara Selter gizemli bir şekilde zamanın dışına savruldu. Artık her sabah aynı güne; on sekiz kasıma uyanıyor. On dokuz kasıma uyanma umudunu yitirirken on yedi kasımı da dün gibi hatırlamaktan gitgide uzaklaşıyor. Artık uyandığı günü avucunun içi gibi biliyor: Yağmur ne zaman bastıracak, güneş ne zaman açacak, bahçe çiti boyunca yürüyen komşu köşeyi ne an dönecek, kocası elinde torbalarla kapıdan ne zaman girecek.
Fakat zaman akarken içine düştüğü bu uçurumda yapayalnız. Etrafındaki herkes -çok sevdiği kocası dahil- bugünü ilk ve son kez yaşıyor. Kimse yaşadığı farklı on sekiz kasımları hatırlamıyor ve anlattığında ona inanmakta zorlanıyorlar. Tara 365’inci on sekiz kasımına yaklaşırken çaresizce, bu hapishaneden kurtulmanın yollarını arıyor.
“Solvej Balle zaman içinde bir alan açtı ve bu kesinlikle muhteşem. Olağanüstü bir kitap.” –Karl Ove Knausgaard
“Solvej Balle en incelikli, en etkileyici detayları mucizevi biçimde tekrarda bulan muazzam bir yazar. Şimdiye kadar okuduklarınıza benzemeyen, bambaşka bir kitap.” Hernan Diaz
“Dil, insan ilişkileri ve zaman üzerine sorular eşliğinde sarsıcı bir keşif yolculuğu.” The New Yorker

Meksika’nın geçen yüzyıldaki en etkili yazarlarından Jorge Ibargüengoitia, en ünlü yapıtı ‘Ölü Kızlar’la ilk kez Türkçede. Kitaptan uyarlanan dizi de 10 Eylül’den itibaren Netflix’te.
Genelev işleten iki kız kardeş. Aşk, intikam, rüşvet ağı, cinayetler, toplumsal çürüme. Ablasıyla birlikte küçük bir kasabada genelev işleten Serafina Baladro, onu terk etmekle kalmayıp gururunu da inciten eski sevgilisi Simón Corona’dan intikamını almadan huzur bulamayacaktır. Nereye saklanmış olursa olsun onu bulup öldürmeye ant içmiştir. Gerçekten de Serafina, Simón’u sonunda bulur. Ne var ki onu öldürmeyi başaramaz. Üstelik bu cinayet teşebbüsü, işlenmiş çok daha karanlık suçların gün yüzüne çıkmasına yol açar.
“Jorge Ibargüengoitia, ‘Ölü Kızlar’da romanın yazıldığı dönemde fazlasıyla popüler olan büyülü gerçekçilikten kaçınarak, Meksika’da olağan dünyanın bir parçası haline gelmiş zulüm ve cinayetleri anlatabileceği başka bir dil bulmaya çalışmıştır. Bu anlamda, aynı malzemeyi çeyrek yüzyıldan uzun bir süre sonra yayımlanacak son romanında işleyen Roberto Bolaño’ya örnek teşkil etmiştir.” Colm Tóibín

‘Bir Nehir Değil’ kitabıyla öne çıkan Latin Amerika edebiyatının en önemli yazarlarından, aynı zamanda feminist aktivist Selva Almada, bu çarpıcı eserde son günlerdeki ifşalarla yeniden gündeme gelen günümüzün en önemli sorununu, cinsel şiddeti ele alıyor.
Arjantin’in taşra bölgelerini yakından tanıyan Almada, ‘Ölü Kızlar’da 1980’lerin başında, ülkece demokrasiye dönüşün kutlandığı günlerde öldürülen üç genç kadının hikâyelerinin peşine takılıyor. Andrea Danne, María Luisa Quevedo, Sarita Mundín… Feci şekilde katledilen bu üç kadının ardından ne cinayet failleri cezalandırılmış ne de adaletin sağlanması için adımlar atılmış.
Hem araştırmacı yazar hem de usta bir romancı olarak yaşananların izini süren Almada, kadınların günlük hayatta yaşadığı korkuları, dehşet hissini; her an erkek şiddeti tehlikesi altında olmanın, gözetlenmenin, kontrol edilmenin yarattığı ruh durumlarını da çarpıcı bir açıklıkla gözler önüne seriyor.

Cezayir asıllı Fransız yazar ve şair Amina Damerdji, Küba Devrimi’ne katılan şairler üzerine akademik çalışmalarının ardından, ilk romanı ‘Bırakın Size Katılayım’da devrimin kadınlarından Haydée Santamaria’nın hikâyesinden esinle bir kadın devrimcinin arzularını, ikilemlerini ve çabalarını anlatıyor. Devrimin sıcak rüzgârıyla sonrasındaki soğuk idaresi arasında ayazda kalmış bir kadının serüven dolu itirafı.
Cezayir İç Savaşı hakkındaki bir sonraki kitabı Transfuge dergisi tarafından çıktığı yılın en iyi Fransızca romanı seçilen Damerdji, sancılı konulara berrak ve modern yaklaşımıyla dikkat çekiyor.
“Çarpıcı sesi olan bir roman. Nihayetinde genç Kübalı eylemcilerin neler düşündüğüne, bugünün hangi meseleleri açısından nasıl inanılmaz bir biçimde güncel olduklarına odaklanıyor.” Le Monde

Güzelliğin tehlike, genç kız olmanın suç sayıldığı bir yer. Anneler, kartelin eline geçmesinden korktukları kızlarını oğlan çocuğu gibi giydirir, onları ellerinden geldiğince çirkinleştirir. Uyuşturucu baronlarına ait siyah arazi araçları köye indiğinde kızlar toprağın altına gömülür, hayaller tehlike geçene değin ertelenir.
Jennifer Clement, PEN/Faulkner Ödülü’ne aday olan bu sarsıcı ve güzel romanda Meksika’da kadınları, kayıplara karışanları ve kaybedecek pek bir şeyi olmayanları anlatıyor. Akrepler ve akbabalarla, erkekler ve erkek şiddetiyle boğucu bir dünyanın sınırlarını kadın sözleri, kadın sesleriyle genişletiyor. ‘Kadınlar Ormanı’ farklı coğrafyalarda benzer zorluklarla mücadele eden kadınları birbirine bağlayan ve karanlıkların içinde ışıl ışıl parlayan bir roman.
“‘Kadınlar Ormanı’ sanki gizli bir dildeki bir rüyadan tercüme edilmiş gibi. Büyüleyici, hatta çılgınca cezbedici. –The New York Times Book Review

Yine Holden’den çıkan ‘Kış Askeri’ ve ‘Kuzey Ormanları’yla hayli ilgi gören Daniel Mason, yine tarihi bir hikâye anlatıyor; piyano akortçusu Edgar Drake’in İngiltere’den Burma’nın ücra bölgelerine uzanan hikayesi.
1886 yılında piyano akortçusu Edgar Drake, Savaş Bakanlığı’ndan tuhaf bir talep alır: Karısını ve Londra’daki sakin hayatını bırakıp nadir bulunan bir Erard kuyruklu piyanosunu akort etmek üzere Burma ormanlarına gitmelidir. Piyano, savaşın parçaladığı Shan Eyaletleri’nde barışı sağlamayı başaran, ancak alışılmışın dışındaki yöntemleri şüphe çekmeye başlayan esrarengiz bir İngiliz subayı olan Cerrah Binbaşı Anthony Carroll’a aittir.
Böylece Edgar’ın Avrupa, Kızıldeniz, Hindistan, Burma ve nihayetinde Shan Eyaletleri’nin ücra dağlık bölgelerine yolculuğu başlar. Edgar yolculuk boyunca pek çok gizemli olaya tanıklık eder. Asya’nın kendine has doğasını ve insanını keşfederken İngiliz sömürgesinin bu topraklardaki etkisini fark eder.

İngilizce yazan Ayşegül Savaş, son romanı ‘The Anthropologists’ Barack Obama tarafından 2024’ün en iyileri arasında gösterilince Türk okurların radarına girmiş bir yazar. İlk romanı ‘Beyaza Beyaz’ aynı zamanda yazarın Türkçeye çevrilen ilk kitabı.
Sanat tarihi öğrencisi olan isimsiz anlatıcı gotik nüleri ve ortaçağ sanatının hayal gücünü oluşturan unsurları araştırmak üzere bir Avrupa şehrine taşınır. Bir süre için kiraladığı iki katlı daire akademisyen Pascal ve ressam eşi Agnes’e aittir; evi tutarken kendisinden tek istenen şehre uğradığında üst kattaki stüdyoda kalacağı söylenen Agnes’in ziyaretlerine izin vermesidir.
Etkileyici ve gizemli bir kişiliği olan Agnes ile anlatıcının ayaküstü karşılaşmalarla, sanat üzerine kısa sohbetlerle başlayan ilişkisi giderek derinleşir. Agnes, buluşmalarında artık gençliğine, ailesine, evliliğine dair anılarını paylaşmaktadır ve anlaşılan o ki dışarıdan imrenerek bakılan sakin hayatlarda pusuda bekleyen fırtınalar; mutlulukla kırgınlık, dâhilikle delilik, hoşnutlukla karmaşa arasında ipince bir çizgi vardır.
Ayşegül Savaş, sade ve incelikli bir üslupla ördüğü, büyüleyici bir atmosfere sahip bu romanında sanatta ve hayatta göz önüne serilenler ile gizlenenler arasındaki ayrımı ustalıkla ele alıyor .
“Ortaçağda derinin kendisi, gizli içsel hayatı örtmek için gerilmiş bir battaniye olarak görülüyordu, diye yazıyor Ayşegül Savaş. ‘Beyaza Beyaz’ da benim için okudukça tabaka tabaka açılan bir deriyi soymak gibiydi; hassas, gizemli ve derinlikli bir kitap.” Marina Abramović

Gerilim romanlarının tartışmasız ismi Dan Brown’ın uzun aradan sonra çıkan yeni romanı, dünyayla aynı anda 9 Eylül’de Türkçede.
Saygın simgebilim profesörü Robert Langdon, yeni bir ilişkiye başladığı noetik bilimci Katherine Solomon’ın vereceği konferansa katılmak için Prag’a gider. Doktor Solomon insan bilincinin doğasına dair şaşırtıcı keşiflerin anlatıldığı, yüzyıllardır süregelen inançları altüst edebilecek bir kitap yayımlamak üzeredir. Ancak acımasız bir cinayet hayatlarını tam anlamıyla kaosa sürükler ve Katherine kitabıyla birlikte aniden ortadan kaybolur. Prag’ın kadim mitlerinden fırlamışa benzeyen azılı bir katilin peşine düşen Langdon ise kendisini aniden karanlık bir örgütün hedefinde bulur. Bilimin soğuk gerçekleriyle kadim öğretilerin iç içe geçtiği gizemli ve sürükleyici bir serüven.

Deneyimli müzik yazarı, gazeteci Mehmet Tez, arka planda müziğin rehberliğinde 90’ların canlı, hareketli Beyoğlu’sunda dolaştığı ilk romanıyla karşımızda.
Bir rock yıldızının ani kayboluşu, geçmişin kapılarını yeniden aralar. Geride kalanlar sadece birkaç defter, kaset ve yarım kalmış hikâyelerdir. Defterlerde yazanlar, 90’ların Beyoğlu’sunun canlı ve dağınık ruhunu taşır; pavyondan bozma barlarda çalınan şarkılar, dostlukla ve inatla ayakta durmaya çalışan gençler, tost kokulu sabahlar, her şeye rağmen kurulan hayaller… Ve tüm bunların ortasında, leopar desenli gömleğiyle sahneye çıkan Selim.
Bu roman, hem bir kayboluşun peşindeki yolculuk hem de çoktan değişmiş bir şehre yazılmış ağıttır. ‘Leopar Selim’in Son Günü’, okuru artık geri dönmesi mümkün olmayan bir İstanbul’a götürüyor.

İtalyan akademisyen ve Rönesans uzmanı Carlo Vecce, ‘Mona Lisa’nın o ünlü gülümsemesinin izini sürüyor. Yaşamının büyük bir bölümünü Leonardo da Vinci’nin hayatını ve eserlerini araştırmaya adayan Vecce, bu çalışmaları sırasında rastladığı bir belgede, hakkında pek az şey bilinen Leonardo’nun annesi Caterina’nin Kafkasya’dan kaçırılmış bir köle olabileceğini fark ediyor. Yazar bunun üzerine, belgenin söyleyebildikleri kadar söyleyemediklerini de içeren, derin araştırmaları hayal gücüyle taçlandıran bir roman kaleme alıyor.
Beş yılı aşkın bir sürede yazılan ‘Caterina’nın Gülüşü’, Leonardo’nun annesi Caterina’nın hikâyesini ve yaşadığı dönemi edebiyatın diliyle bugüne taşıyor. Kafkasya yaylalarında özgür doğmuş, sonra Don Nehri kıyısındaki Tana’da esir alınmış bir genç kadının, Karadeniz ve Akdeniz üzerinden Floransa’ya uzanan yolculuğu… Bu aynı zamanda, tarih boyu kimliği silinen, görünmezleştirilen, sınır hatlarında kaybolan insanların da hikâyesi.

Martim, karısını öldürdüğüne inanarak şehirden kaçar. Geceye sığınır, kendini doğanın sessizliğine bırakır ve sonunda ıssız bir çiftliğe varır. Burada yaşamdan korkan sert Vitória ve ölümden korkan hassas Ermelinda’yla karşılaşır. Bu üç yalnız ruh, kuraklığın ortasında hem birbirlerini değiştirecek hem de yağmuru beklerken kendi karanlıklarıyla yüzleşecektir.
“20. yüzyılın en gizemli yazarlarından biri.”
Orhan Pamuk’un “20. yüzyılın en gizemli yazarlarından biri” dediği Clarice Lispector’un ABD’de yaşadığı dönemde yazdığı ve “En iyi romanlarından biri” olarak nitelediği ‘Karanlıktaki Elma’, Brezilya romanı derinden etkileyen bir roman. Lispector, roman yapılarını altüst edip tamamen yenilikçi temsil parametreleri yaratarak bambaşka bir edebi gelenek başlattı.

Vernon ailesinin genç, özgüvensiz veliahtı Eric, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, görkemli aile evinin simgelediği köklü yaşam tarzına duyduğu sadakatle yeni bir yaşama duyduğu özlem arasında bocalar. Savaşta ölmüş babasının anısı ve dul annesinin kederi onu gelenekler ve alışkanlıklarla dolu eski yaşama çağırır. Yeni ve daha özgür bir yaşamın nabzı ise ailenin öbür kanadı olan Scriven’ların evinde, bir de babasının en yakın dostu Edward Blake’i çevreleyen gizemde atmakta. Eski kesinliklerin kaybolduğu bir çağda kaderlerini arayan insanların ve çözülmekte olan bir ailenin hikâyesi. Christopher Isherwood’un erken dönem romanlarından ‘Abide’, savaş sonrası derin bir dönüşüm geçiren İngiliz toplumunun canlı bir portresini çiziyor.
“Baş döndürücü… İnce zekâsı, mizahı, üslubunun cazibesi ve hikâyecilik becerisiyle…” The Guardian

Justin Torres, prestijli National Book Award’ı kazanan kitabında, hikâye anlatıcılığının tehlikelerini, bu tehlikeyi meydana getiren kaygan zemini ortaya sererek gösterir: Tarih ve kurgu kitapta iç içe geçer; Jan Gay, Zhenya Gay, Ben Reitman ve Emma Goldman gibi gerçek hayattan karakterler, Torres’in kurgusal karakterleriyle aynı zeminde buluşur. San Diego konuşma özgürlüğü çatışması, Stonewall barında başlayan kuir ayaklanması gibi önemli tarihsel olaylar; kitap boyunca yatak sohbetlerini dinlediğimiz iki dostun hikâyeleriyle kesişir. 20. yüzyılda eşcinselliğin tarihi, iki karakterin kendi kişisel hikâyeleriyle, kendileri ve dünyayla kurdukları ilişkilerle örülü çok boyutlu bir anlatı olarak yeniden kurulur.

Ayşegül Savaş’ın “Zeki, sürükleyici ve fazlasıyla komik” sözleriyle övdüğü ‘Hoşnutsuz’, modern hayatın içten içe kemirdiği ruhlara, görünmeyen yorgunluklara, güçlü görünmek zorunda hissedenlere dair zekice yazılmış, sarsıcı olduğu kadar eğlenceli de bir roman.
Marisa otuzlarının başında, Madrid’de şık bir evde oturuyor, reklam ajansında çalışıyor ve işinden nefret ediyor. Patronunu, mesai arkadaşlarını, kurumsal dile bandırılmış e-postaları da sevmiyor. Yine de her pazartesi sabahı çantasını omzuna takıp işe gidiyor, çünkü bir şeyleri itiraf etmek, bir şeyleri değiştirmek daha zor.
Şirketin düzenlediği bir takım ruhu kampı yaklaşırken, Marisa’nın kırılgan dengesi de sarsılıyor. Bastırdığı geçmiş, bastıramadığı öfke ve artık bastırılamayacak kadar büyümüş bir bıkkınlık, sonunda tokat gibi yüzüne çarpıyor; yalnızca onun değil, etrafındakilerin de.
Beatriz Serrano, başarı, yalnızlık ve aidiyet gibi kavramları incelikli bir mizahla sorgularken, okuru kendi hoşnutsuzluklarıyla göz göze getirmekten çekinmiyor.

Efsane dedektif Rebus karakterinin yaratıcısı İrlandalı Ian Rankin’in William McIlvanney’le birlikte yazdığı ‘Baki Karanlık’, ihanetin, intikamın ve çözülmesi zor bir cinayet sarmalının ortasında kalmış bir dedektifin çarpıcı öyküsünü anlatıyor.
Glasgow’da deneyimli dedektifi Jack Laidlaw, işlenen vahşi bir cinayetin ardındaki sırları açığa çıkarmaya çalışırken kendini şehrin en tehlikeli isimleri arasında, hilelerin ve ihanetlerin iç içe geçtiği ölümcül bir oyunun ortasında bulur.
Bobby Carter’ın kanlı ölümü, yalnızca iki suç imparatorluğunun çatışmasını tetiklemekle kalmaz, ailelerin ve dostlukların parçalanmasına da neden olur. Her adımda belirsizliğin hüküm sürdüğü, suçla adaletin arasındaki çizginin giderek bulanıklaştığı bu kasvetli atmosferde Laidlaw’un zekâsı, işin içinden çıkmasının tek yolu olacaktır.

1960’ların sonlarında bir Meksika hapishanesi. Albino, Polonio ve Hergele: bekleyişin, iktidarın ve kaderin insafına terk edilmiş, uyuşturucu yoksunluğuyla kıvranan üç mahkûm ve hapishane içinde bir hapishane.
1968 öğrenci hareketinin lideri olarak ağır bir bedel ödeyen José Revueltas’ın tek bir paragraf halinde yazdığı, Latin Amerika edebiyatının klasiklerinden biri kabul edilen ‘Hücre’, mahkûm ve gardiyan, suç ve ceza kavramlarının birbirine karıştığı gerçek bir panoptikon.
“Revueltas’ın başyapıtı ‘Hücre’ olmadan çağdaş Latin Amerika edebiyatını anlamak imkânsız.” Valeria Luiselli

Amerikalı genç şair Adam Gordon, İspanya İç Savaşı üzerine çalışmak için bir şiir bursuyla Madrid’e gelmiştir. Ancak Adam buradaki zamanının büyük bölümünü aylaklık etmekle ve sahte biri olduğu şeklindeki endişesini kimisi yaratıcı kimisi alışıldık çeşitli yollara başvurarak bastırmakla geçirir.
Sahtelikle sahicilik arasındaki sınırın bulanıklaştığı teknoloji ve medikasyon çağında şiir ve sanatın bir geçerliliği, hatta imkânı kalmış mıdır? Günümüzün en önemli yazarlarından Ben Lerner’ın ilk romanı ‘Atocha’dan Ayrılış’ın kafası karışık kahramanı bu tür sorularla boğuşur ve iki kadın arasında savrulurken her şeyi değiştiren bir olay yaşanacak, Adam Avrupa’da bir Amerikalı olarak kendini Tarih’le yüz yüze bulacaktır.
“Baştan sona büyüleyici. Lerner’ın kendinden nefret eden, yalancı, aşırı ilaca maruz kalmış, hem zeki hem budala kahramanı unutulmaz bir karakter ve sesinde kendine özgü bir komedi var.” Paul Auster
“Sosyopattan ziyade içine düştüğü dünyanın gidişinden hayal kırıklığına uğramış bir insan tipi Adam Gordon; tıpkı Rus edebiyatının zayıf, hayatın akışında sürüklenen, ahlaksız, öfkeli büyük karakterleri gibi. Puşkin’in Eugene Onegin’i, Lermontov’un Pechorin’i, Turgenyev’in ‘gereksiz’ adamı, Dostoyevski’nin ‘yeraltı’ adamı, Goncarov’un Oblamov’u gibi. Şiirselliğe kaçmadan şiiri, sanat ve siyaset ya da sanat ve gerçeklik ilişkisini hikâyesine yediren Ben Lerner, ‘Atocha’dan Ayrılış’ta düşüncelerle olaylar arasındaki dengeyi kurmuş ve ilgi çekici, yer yer hüzünlü, yer yer mizahi bir hikâye anlatmış.” A.Ömer Türkeş

Elif Şafak’ın geçen yıl İngilizcede yayımlandığında hayli ilgi gören son romanı nihayet Türkçede.
Tek bir su damlasıyla birbirine bağlanan kayıp bir şiirin, iki büyük nehrin ve üç olağanüstü hayatın hikâyesi.
Mezopotamya’nın antik şehri Ninova’da, Asur Kralı’nın kurduğu muhteşem kütüphanenin kalıntılarında, uzun zamandır unutulmuş bir şiirin, Gılgamış Destanı’nın parçaları saklıdır.
Viktorya dönemi Londra’sında, lağımlarla dolu Thames Nehri’nin kıyısında sıra dışı bir çocuk doğar. Arthur’un yoksulluktan kurtulmasının tek şansı parlak hafızasıdır. Yeteneği ona bir matbaada çırak olarak çalışma şansı verdiğinde, Arthur’un dünyası gecekondu mahallelerinin çok ötesine açılır. Onu denizlerin ötesine savuransa, bir kitap olacaktır: Ninova ve Kalıntıları.
2014 yılında Türkiye’de, Dicle Nehri kıyısında yaşayan Ezidi kızı Narin, Irak’taki kutsal Laleş’ten getirilen suyla vaftiz edilmeyi bekler. Tören yarıda kesilince, büyükannesi, rahatsızlığından dolayı yakında sağır kalacak olan Narin’i bir an önce Laleş Vadisi’ne götürmek ister ve bu uğurda, savaştan harap olmuş topraklara yolculuğa çıkarlar.
2018’de Londra’da, kalbi kırık bir hidrolog olan Züleyha, evliliğinin enkazından kaçmak için Thames Nehri üzerindeki bir yüzen eve taşınır. Yetim kalan ve zengin amcası tarafından büyütülen Züleyha varlığının ağırlığını taşıyamaz, ta ki memleketiyle beklenmedik bir bağ her şeyi değiştirene kadar.
Elif Şafak’ın, yüzyılları ve kıtaları birleştiren roman The Guardian’a göre “Zengin ve sürükleyici bir masal”.

Polisiye gerilimin efendisi Jean-Christophe Grangé’ın “Eşcinsellerin büyük bir kutlama ve özgürleşme dönemini yaşadım ki bu oldukça inanılmazdı. Ve hatta estetik açıdan muhteşem!” dediği 80’leri tüm çılgınlığı ve karanlığıyla anlattığı ‘Güneşsiz’ serisinin iki cildi art arda Türkçede.
1980’ler, Paris: Diskolar, dans pistleri dolu. Diğer yandan ne olduğu anlaşılmayan -başlangıçta ‘gay kanseri’ denilen, sonradan AIDS adını alan- bir hastalık kol geziyor. Ölümü bekleyen genç bir adam vahşice öldürülüyor. AIDS’i tedavi etmeye çalışan tecrübeli Doktor Ségur, yakışıklı dedektif Swift ve parlak lise öğrencisi Heidi, genç adamın katilini bulmak için Paris’in gece kulüplerinin altını üstüne getiriyorlar. Katil hem çok yakında hem de ulaşılmaz…
Serinin ikinci kitabında, çözülmüş bir vakanın gölgesinde, hâlâ bir kor yanmaya devam ediyor. Tanca’nın dar sokaklarından Afrika ormanlarının karanlığına uzanan av sürüyor: Swift, Ségur ve Heidi dört yıl sonra ilk cinayetin kökenine dönmek zorundalar.
“Damardan Grangé. Ama daha da iyisi. Konusunu aşan bir başarı.” Le Parisien
“Yüksek tempolu bir roman, son sayfaya kadar gerçekçiliğini ve gerilimini koruyor.” Le Figaro

Kuşaklar boyu uzanan bir hikâye… Hayatın paylaşıldığı evler, bahçeler, sokaklar… Geçmişin izleri, aşklar, ayrılıklar ve sessizlikler… Hiç kapanmayan eski defterler…
Sedef Betil, üç öykü kitabının ardından yayımladığı ilk romanında, ressam kahramanı Emine’den yola çıkarak bir ailenin 1920’den 2020’ye uzanan hikâyesini anlatıyor. Bir yandan memlekette olup bitenleri de göz ardı etmeden.
Hayatın türlü türlü hallerine dair bir roman, ne kadar alışık olursak olalım hep yeniymiş gibi şaşırtan hallerine.

Sıkı siyasi polisiyelerine hayran kaldığımız Heybeliada doğumlu Petros Markaris, Komiser Haritos serisinin 14’üncü kitabıyla karşımızda.
Atina’da pandemi hüküm sürüyor. Dükkanlar, lokantalar kapalı, insanlar işlerini kaybetmişler, koşullar ağır. Bu koşullar altında bazı ihtiyarların hayatlarına kendi elleriyle son vermeleri kimseyi şaşırtmıyor. Fakat doksan yaşında bir pir-i faninin veda mektubunu ‘Yaşasın İntiharı Tercih Edenler Hareketi’ sloganıyla bitirmesi komiserimiz Kostas Haritos için alarm zillerinin çalmasına yetiyor.
Bu intiharın ve onu takip edenlerin arka planında mutlak çaresizlikten fazlası mı var? Haritos bu soruşturmada şehrini ve onun sakinlerinin direniş ruhunu bambaşka koşullar altında bir daha tanıyor.

‘Kadınların öykülerini okurlarına ulaştırma’ iddiasındaki Medusa Yayınları’ndan etkileyici bir kitap daha.
Anna Pazos, doğup büyüdüğü Barselona’dan Selanik’in dağınık özgürlüğüne, Kudüs’ün keskin gerçekliğine, Atlantik’in sonsuzluğuna ve New York’un çalkantılı sokaklarına doğru yola çıkar. Çıktığı yolculukta özgürlük ve aidiyet, kökler ve kimlik arasındaki çatışmayı iliklerine kadar hisseder; her kaçış yeni bir arayışa, her mola geçmişe açılan bir pencereye dönüşür.
‘Rüzgarı Beklerken’, anı, deneme ve gazeteciliği ustaca harmanlayarak, gençliğin son kıyılarında gezinen bir kuşağın hem coşkusunu hem de kırılganlığını cesur ve içten bir sesle anlatıyor.
“Hayattan korkmayan cesur bir kadının gözünden toplumsal olanla kişisel olanı ustalıkla harmanlayan etkileyici bir anlatı.” Marta Orriols

Thor Hanson bu kitabında bizi yaşamın gailesi içinde biraz yavaşlayıp yanı başımızdaki canlıları görmeye, keşfetmeye ve koşullarını mümkün mertebe iyileştirmeye, böylece müşterek hayatımızı zenginleştirmeye davet ediyor.
Hanson doğayla yeniden bağ kurmanın ve biyoçeşitliliğin korunmasına yardımcı olmanın etkili yöntemleri olarak ‘vatandaş bilimi’ ve ‘arka bahçe biyolojisi’ kavramlarını tanıtıyor ve bunları hemen her yerde uygulamaya koymanın mümkün, dahası bu pratiklerle tanışmanın aslında bir keşif değil hatırlama eylemi olduğunu söylüyor.

‘Annemin Otobiyografisi’yla tanıyıp sevdiğimiz Jamaica Kincaid, bu kez gurbete çıkmış genç bir kızı, Lucy’yi ve onun zapt edilemez zihnini resmediyor. Eserlerinde genellikle Karayip kökenleri ve post-kolonyal deneyimleri ele alan Antiguan-American yazar Kincaid’in unutulmaz karakterlerinden Lucy, hem topluma hem ailesine hem de kendisine doğrultulmuş adeta keskin bir kılıç.
“Geçmişim annemdi; sesini duyabiliyordum ve benimle İngilizce ya da ara ara yaptığı gibi yerel aksanlı Fransızca, hatta bir organ olarak dilin yardımına ihtiyaç duyan herhangi bir dilde konuşmuyordu; her kadının anlayabileceği bir dilde konuşuyordu benimle. Ve ben inkâr edilemeyecek bir şekilde öyleydim, kadındım. Ah, bu tek kelimeyle gülünçtü; o kadar uzun zaman annem gibi olmak istemediğimi söyleyip durmuştum ki asıl konuyu ıskalamıştım: Ben annem gibi değildim; ben annemdim.”

Volker Kutscher, polisiye meraklılarının favori dizilerinden ‘Babylon Berlin’e kaynaklık eden Gereon Rath serisinin dokuzuncu kitabıyla karşımızda.
Kahramanımız özel dedektif Gereon Rath, gizlice kaçtığı Amerika’da eski bir hasmıyla karşılaşıyor ve gangsterlerle mücadele ediyor. Ama kaçarken kullandığı zeplin düştüğü için resmen ‘ölü’ olarak biliniyor. Eşi Charlotte Rath ise çürüdükçe ve korkunçlaştıkça utanç verici biçimde ‘normalleşen’ Nazi rejiminin labirentlerinde hayatta kalmaya çalışıyor. Aslında Charlotte’un da yurtdışına kaçması gerekiyor fakat evlatlığının bir psikiyatri kliniğine kapatılmış, en yakın arkadaşının da kayıp olması, onu Berlin’de tutuyor.
Volker Kutscher’in siyasi polisiye dizisinin dokuzuncu romanı, İkinci Dünya Savaşı arifesinde bütün Batı’yı saran karanlığın içinde geçiyor.

Devrim Koçak’ın Everest İlk Roman Ödülü’yle (Nergis Hanım Hakkında Bazı Şeyler) ses getiren çıkışının ardından kaleme aldığı ‘Yağmurdan Sonra Bahardan Önce’, bizi yakın geçmişin gölgesine taşıyor. Ankara Garı patlamasının sonrasında, yıkılmayı bekleyen bir apartmanda sıradan hayatların nasıl kesişip dönüştüğünü anlatıyor. Bu roman, bireysel tercihlerin toplumsal travmalarla çarpıştığı noktada ‘devam etmek’ ile ‘değişmek’ arasında bir yerlerde.
Yıl 2016, Ankara Garı’ndaki bombalı saldırının ertesi, önümüz bahar. Yer, kentsel dönüşüme girmek üzere yıkılacak olan Yurt Apartmanı. Buranın en eski sakinlerinden Muhasebeci Suphi’nin tekdüze yaşamı bir anda, gizemli bir kadın olan İnci’nin, apartmana gizlice sığınan mülteci bir ailenin, yıllardır görmediği babasının ve yeraltı dünyasından Kılıç’ın girmesiyle değişir. Herkesin hikâyesi hızla birbirine bağlanırken, önüne hayati seçimler çıkan her sıradan insan gibi Suphi de şu sorularla karşı karşıya kalır: Günlük yaşama devam etmek mi, bir kahramana dönüşmek mi?

Japon asıllı Amerikalı yazar Katie Kitamura, Ulusal Kurgu ve Pen/Faulkner ödüllerine aday gösterilen ve 2023’te Fransa’da Amerikalı yazarlara verilen Prix Littéraire Lucien Barrière’i kazanan ‘Yakınlaşmalar’ romanıyla çağdaş psikolojik kurgunun ustalarından birine dönüştü.
New York’tan Lahey’e taşınan uluslararası politika alanında uzmanlaşmış bir simültane çevirmen, savaş suçlarıyla yargılanan eski bir devlet başkanının davasında görev alırken, özel hayatında tüm kişisel ilişkilerini yeniden kurmaya çalışmaktadır. Avrupa’nın zengin bir şehrinin muktedirlerle dolu ortamında ve sanat müzeleri, sahaflar, restoranlarda geçen nezih sosyal yaşamında, alttan alta hissedilen potansiyel şiddetin ve sınır aşımlarının gölgesinde ayakta durmaya çabalamaktadır. Sadece söylenenleri aktarmakla yükümlü gibi görünse de işini doğru yapabilmek için herkesin zihninin içinde dolaşmak zorundadır ve etik sınırlarını sorgulamaya başlar.
“İnanılmaz bir yazar. Dünyada büyük bir dehşet varken günlük hayatı nasıl yaşayabileceğimize, kurgu ve gerçeğin nasıl bir arada var olduğuna dair çok güzel bir keşif.” Natalie Portman

Booker jürisinin “Kederle boğuşan bir ailenin hikâyesini berrak bir anlatımla, derin çağrışımlar yaparak aktaran bir ilk roman” sözleriyle övdüğü 2023 Booker Ödülü finalisti Chetna Maroo’nun ilk romanı ‘Western Lane’, yaşadığı yıkıcı kaybı sporla sağaltmaya çalışan genç bir kızın kendini gerçekleştirme hikayesi.
İngiltere’de yaşayan Hint kökenli bir ailenin en küçük kızı Gopi, kendini bildi bileli elinde raket, ablalarıyla birlikte antrenmanlara katılır. Annelerinin ölümünden sonra ise babaları, onları sessiz ve sıkı bir çalışma rutinine sokar; böylece duvar tenisi bu üç kız kardeşin bütün dünyası hâline gelir. Yeteneğiyle gitgide ablalarından ayrılan Gopi bir yandan duygularını keşfederken bir yandan da etrafındaki insanları gözlemleyerek anlamayı öğrenir.