İstanbul Resitalleri, 12. sezonunda Türkiye’nin, dolayısıyla da İstanbul’un, hem en başarılı -hem de artık en kıdemli- piyano (ağırlıklı) resital serisi olmaya devam ediyor. Her sezon 9-10 civarında müzisyeni konuk eden seride her sene mutlaka piyanonun ağır toplarından birkaç tanesi yer alıyor. Geçmişte Stephen Hough, Jean-Eflam Bavouzet, Simone Dinnerstein, Yuliana Adveeda, Alexei Volodin, Angela Hewitt, Nikolai Demidenko gibi A-list piyanistlere yer veren İstanbul Resitalleri’nin 2018-2019 sezonu da Alexandre Tharaud, Stephen Kovacevich ve bu yazının konusu olan Andrew Tyson gibi üst düzey piyanistlerle dolu.
IR’nin şubat ayı konuğu olan Andrew Tyson genç bir Amerikalı piyanist. Henüz konser piyanistliği hiyerarşisinde en üst basamağa varmamış olsa da 2015 yılında son derece prestijli Geza Anda piyano yarışmasını kazandığından bu yana klasik müzik sevenlerin yakından takip ettiği bir isim.
Tyson, Sakıp Sabancı Müzesi’nin “the Seed” salonundaki resitali için kendine oldukça maceraperest bir program seçmişti. 17. yüzyılın başlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar uzanan program Couperin’in çeşitli klavsen suite’lerinden bir seçmece ile başladı. Bu bölümün ilk eseri bestecinin 1717’de yazdığı Les Barricades Mystérieuses (Gizemli Bariyerler)’di. Akor dizisi ile Haendel’in ona yakın zamanlarda bestelediği The Harmonious Blacksmith’i andıran parçanın öne çıkan özelliği Couperin’in burada kullandığı ve “style luthe” adını verdiği stil. Genel anlamda müzikteki arpejlerin düzensiz çalınması anlamına gelen bu metot, müzisyenlerin Barok dönemin yapı taşlarından olan rijid performansları biraz da olsa daha doğal ve kendicil hale gelmesini sağlıyor. Andrew Tyson’ın (gecenin tümünde de devam edecek) spontane tarzı böylelikle henüz konserin başından kendini gösterdi. Parçanın arpejlerini hem ses dinamiği hem zamanlaması hem de sürekli değiştirdiği yaş-kuru dengesiyle sürekli oynayarak çalan piyanist, Couperin’in kendisinden beklediğini fazlası ile veriyor.
Bu bölümün son eseri kâğıt üzerinde kolay görünmesine rağmen, aslında iki klavyeli enstrümanlar (ya da iki enstrüman) için yazılığından, piyanoda çalarken hem iki elin sürekli birbirinin üzerinden geçmesini, hem de bunu yaparken iki melodiyi de ortaya çıkarabilme, tekrarlanan notaları belirgin olarak çalabilme gibi yetileri gerektiriyor. Tyson’un buradaki hafif pedallı performansı -tempoyu alışılagelenden biraz daha ağır tutsa da teknik açıdan son derece iyiydi. Piyanist, kendisine Geza Anda ödülünü kazandıran tekniğini bu parçada uluorta sergileme şansı buluyor.
Couperin’in ardından gelen Olivier Messiaen’in piyanistlerden beklentisi ise bir hayli farklı. Tyson, bestecinin “Çocuk İsa’nın Üzerinde Yirmi Göz” süitinden 3 parça seçmişti. Burada piyanodan oldukça zengin, derin ve geniş spektrumlu sesler çıkartan piyanist, özellikle Noel bölümünde ustalıkla zamanladığı orta ve sağ pedal teknikleri ile eserin mistik havasını yansıtmayı başardı.
Resitalin ikinci yarısı, birinciye göre oldukça farklıydı. Respighi’nin kısa, aşırı duygusal noktörnünün ardından sıra Chopin’in 3. Piyano Sonatı'na geldi. Eserin ciddi ve kasvetli açılış akorları ve telkâri süslerini tam da gerektiği gibi veren Tyson, bu bölümün geri kalanında Couperin’den kalma “luthe” stilini burada da devam ettirmek ister gibiydi. Sorun şu ki, Chopin zaten bu son derece dramatik bölüme yeteri kadar çalkantılı ruh hali katmış. Bir de kâğıt üzerindeki kreşendoları, aksanları, vurguları daha da ortaya çıkartan spontane metot bunların üzerine gelince, müzik mağdur olmaya başlıyor.