A password will be e-mailed to you.

Şimdiden 2025’in en çok konuşulan filmlerinden biri olan Babygirl, sansasyonlar yaratan hikayesi ile izleyicileri ikiye böldü. Yönetmen ve senarist koltuğunda oyunculuk kökenli Halina Reijn’in oturduğu filmin başrollerinde Nicole Kidman, Antonio Banderas ve yükselen yeni yıldız Harris Dickinson bulunuyor. Filmin tanıtımı, yüksek temposu, cinsel gerilim yüklü sahneleri ve erotizm vaadiyle yüksek sesli bir ilgiyi üzerine çekti. Ancak izleyicilerin azımsanamayacak bir kısmı filmde aradığını bulamadığını söylüyor. Peki Babygirl’ün tanıtımının büyüsüne kapılan izleyiciler ne beklemişti ve film izleyiciler neyi vermedi?

Babygirl, Venedik Film Festivali’nde yaptığı prömiyer ile tartışmaların odağında yerleşmeyi başardı. 90’lı yılların bilindik erotik- gerilim filmlerinden biri olma iddiasıyla yola çıkan film, Kidman’ın canlandırdığı Romy’nin kendini yeniden keşfetme sürecine dönüşen bir aldatma hikayesini konu alıyor. Daha ilk sahnelerden kocasıyla yaptığı seks ile orgazm olamadığını anladığımız Romy, kusursuz derecede mükemmel bir yaşama sahiptir. 19 senelik evliliği, kurucusu ve CEO’su olduğu teknoloji şirketi, iki çocuğu ve her zaman şık görünen kostümleri ile her şeyin tam da olması gerektiği şekilde gittiği bir hayatı vardır. Öyle ki kırışıksız saten gömleğini giyer ve aşırı yoğun çalıştığı işine gitmeden önce çocuklarının çantalarına sevgi dolu motivasyon notları koymayı ihmal etmez. Bu kusursuz akış, Romy’nin kaldırımda yürürken karşılaştığı bir panik anı ile kesilir. Kocaman siyah bir köpek, çevresindeki insan yığınını tedirgin eder ve bu panik dakikalarında köpek Romy’ye doğru ilerlerken genç bir adamın köpeği dizginlediğini görürüz. Toplum için büyük bir tehlike yaratan bu köpeğin bir tehlike olmadığının anlaşılması ise onun saniyeler içerisinde itaatetmesini sağlayan bu genç adam sayesinde olur.

Çok geçmen bu genç adamın Romy’nin şirketinde işe başlayacak stajyerlerden biri olduğunu öğreniriz. Bu tuhaf karşılaşma, stajyerin şirketin üst düzey CEO’u olan Romy’ye “Bütün bunların gerçekten de sürdürülebilir olduğuna inanıyor musunuz?” diye sorma cürretinde bulunmasıyla daha da karmaşık bir hal alır. 49 yaşındaki Romy’nin, orgazm bile olmadığı bu evlilik içerisinde bu kusursuz(-muşçasına) yaşadığı hayatında “-mış gibi” yapmayı sürdürebileceğine inanmadığını yüzündeki dehşetli tereddüt ifadesiyle görürüz. Böylece (ilerleyen sahnelerde de neredeyse zihnini okuduğunu gördüğümüz) Samuel, Romy’nin ilgisini çekmiş olur.

Neden sordun? İster misin?

Bir sonraki karşılaşmaları yine şirket içinde olur. Romy, Samuel’den kahve getirmesini ister ardından ona köpeği nasıl sakinleştirdiğini sorar. Samuel’in cevabı basittir, “Ona kurabiye verdim,” Romy sorgulamayı sürdürür “Her zaman yanında kurabiye mi taşırsın?”

“Neden sordun, ister misin?” Ve evet, işte filmde fitili ateşleyen en kritik sahnelerden birine geldiğimizde, izleyicilerin “Evet, lütfen” dışındaki cevapları reddedeceği noktada Samuel ekler “Öğle yemeğinden sonra kahve içmemelisin!” Romy’nin dikkatini genç stajyerin haddini bilmez, cüretkar ve umursamaz tavırları kadar iki yönüyle ele alabileceğimiz bu cümle çeker. İlk olarak üst düzey bir yönetici olan Romy, belki de son 25 yıldır ona bir şeyin yapılmasını söylediğini duymamıştır ki bu kimsenin ona bir şey yapmasını söyleyemeyeceği hiyerarşik konum, bir anda alaşağı edilmiş olur.

Lina Mannheimer’ın yönettiği 2014 yapımı Sadomazoşit ilişkileri inceleyen bir belgesel olan “La cérémonie”, Fransanın en ünlü dominatrixinin şatosunda düzenlediği seremoniler ile eğitimleri inceler. Filmin bana göre en önemli açıklaması -ki aslında herkesin aklındaki o soruya cevap veriyordu- dominatrixin bir müşterisini anlattığı sahneydi. Hatırladığım kadarıyla çok önemli bir iş insanı olan bu müşteri (belki de aynı Romy gibi) hayatındaki tüm rolleri kusursuz oynamış, her zaman doğru kararlar vermiş ve çok başarılı olmuş, ancak haftanın yalnızca birkaç saatinde, ona tam olarak neyin nasıl yapılacağının söylenmesine ihtiyaç duyuyordu. Ünlü tasarımcıların gün içinde verdikleri onlarca önemli tasarım ve estetik kararlarına rağmen kendilerinin günlük hayatta yalnızca siyah giymesi gibi belki de, karar vermenin, tercih yapmanın yoruculuğundan ve bu eylemin sorumluluğunu almanın ağırlığından kaçıyordu. Bütün sorumluluklarının ve sürekli doğru olma-hayatını düzeninde tutma gerginliğinin ortasında belki de biraz nefes alabildiği bir boşluk olarak tanımlayacağı bu saatler için sahibesine günlerce yalvarması gerekiyordu.

-Bir yalvarma mesajı da çekim yapılırken sahibenin telefonuna geliyor, sanki ödül maması isteyen bir köpekgibi sürekli yalvardığını ve bu bekleyiş uzadıkça kabul edildiği an alacağı hazzın artacağını söyleyen sahibe mesajı okuduğunda, mesajın sizin itaatkar köpeğiniz olarak imzalandığını söylerken yaşadığım şaşkınlığı hala hatırlıyorum.-

İkinci olarak altı çizilen noktanın yine bu sahnede, bu küçük cümlede saklı olduğunu düşünüyorum. Samuel, Romy’ye bir şeyi yalnızca yapmamasını söylemiyor. Aynı zamanda, ona zarar vermemesi için, değer verdiği için ve onu sakınmak istediği için bu kadar kahve içmemesi gerektiğini söylüyor. Böylece bir kız çocuğuna elini sobaya yaklaştırmamasını söylemesi gibi, kırdığı hiyerarşinin yanında aradaki yaş farkı dikatomisini de tersine çeviriyor. Her şeyin olması gerektiği haline alışkın olan Romy ise her zamanki buz gibi soğukluğuna rağmen bu dengeleri bütünüyle değiştiren cümlenin etkisi altına giriyor. Bir önceki filmi

“Bodies Bodies Bodies” ile de yaş farklılıklarını sorunsallaştıran Reijn’in, Romy’nin Samuel’den tam olarak neden etkilendiğini göstermediğini, burada büyük bir boşluk bıraktığını söyleyen eleştirilerin tam aksine, şu tek bir cümlenin olabilecek tüm sebepleri açıkladığını düşünüyorum. Elbette, “Beach Rats” ile başladığı kariyerine yükselerek devam eden Harris Dickinson’ın karizmasını da yabana atmamak gerek.

Karizmadan bahsetmişken

Aldatılan eş rolüne nüktedan biçimde Banderas’ı yerleştiren filmin amaçlarından biri de eğlencenin hep yüzeyde tutulması. Dickinson’ın dans sahnesinde ve “good girl” dediği anda kalp atışlarının hızlandığını söyleyen izleyicilerin (ki sayıları hiç de az değil) hiçbiri Banderas’ın karizmasına değinmiyor. Bu hamleyi Reijn’in insanlık tarihi boyunca süregelen algıyı kırmak ve bir nevi intikam almak için eklediğini düşünüyorum. Çünkü yaşlılık her zaman kadınların dizginlemesi gereken, kadının bedenine ait bir sorundu. Kadınlar yaşlanır saçları dökülür ve beyazlar, erkeklerin şakaklarına aklar düşer. Kadınlar yaşlanır, vücutları sarkar, yüzleri kırışır ve bedenlerini sürekli kontrol altında tutmak için botoks yaptırmak zorunda kalır. Erkekler ise olgunluk izleri ile karizma kazanır. Kadınlar sürekli çirkinliğe meyleden vücutlarını zapt etmeye çalışmak zorundadır. Reijn bütün bu bakış açısına sanki “İşte genç bir erkeği kadraja aldığımda en karizmatik bildiğiniz de yaşlanmış bedeni, kırışmış yüzü ve beyazlamış saçlarıyla size heyecan verici olmaktan ne kadar da uzak, gördünüz mü?” der gibi.

Bu dönemin gözde konularından biri haline gelmiş kadının yaşlılığını dizginleme zorunluluğu ve eril bakışlı medyanın kadın bedenine baskısı, senelerdir geçirdiği estetik işlemler sonucu tüm mimiklerini kaybettiği eleştirilerinin hedefi olan ancak Hollywood’un kurallarına uyduğu için oyundan asla uzak kalmayan Kidman tarafından canlandırılan Romy ile botoks yaptırdığı bir operasyon görüntüsünde eşleşiyor. Bu eşleşme beni bir araştırmanın akıllara durgunluluk veren sonuçlarını paylaşmaya itti: Buna göre, “orgazm olamayan kadınların %47’si bu durumdan dış görünüşlerindeki güven eksikliği problemini sorumlu tutarken, orgazm sorunu olan erkeklerin %70’i engelin seks yaparken nasıl göründüklerini kafaya takmaları olduğunu itiraf ediyordu.”1 (sf: 62) Elbette bu verileri kadınların yüzde kaçı orgazm olamazken erkeklerin yüzde kaçı olamıyor gibi bir temelden sorgulamaya başlarsak pek çok farklı analiz elde etmek mümkün ancak 19 yıldır orgazm olamayan bir karakterin botoks yaptırma sahnesinin bu veriler ışığında filme başka bir boyut kazandırdığını inkar edemeyiz.

Bir küçük hiyerarşi meselesi

Güç dengelerinin değişen dinamiklerinden bahseden film için Kidman, “İnsanların ne istediğini anlaması için yapılmış bir film…” diyor, “kime ne istediğini ya da nasıl hissetmesi gerektiğini söylemek için değil, bu nedenle herkesin bu filmden anladığı başka bir şey var.” İzleyiciyle arasında hiyerarşik bir ilişki kurmayan, izleyiciye aslında ne yaparsa mutlu olacağını, doğruyu nasıl bulacağını söylemeyen ve karakterlerini tercihleri yüzünden cezalandırmayan bir film Babygirl. “Kendinin tüm farklı katmanlarını keşfetmek ve sevmek mümkün mü?” sorusuyla yola çıktığını söyleyen Reijn, sadakatsiz bir kadın filmin sonunda MUTLAKA mahvolur klişesini yıkmak istiyor. Ve sonunda istediği her şeyi elde etmiş bir kadın yaratıyor.

Elbette bu Romy’nin hikayesiydi ancak Samuel’de kendisini bu macera ile keşfetti.

Reijn bir röportajında, “Ben onların güç dinamikleri ve hiyerarşilerinin yarattığı gerginlikle eğlenmek istedim,” diyor. Tüm kariyeri boyunca sahip olduğu sıfatların hiçbiriyle ilişki kuramayacağı Jacob rolünde Banderas’ın bir tiyatro yönetmeni oluşu da bana göre filme mizahi bir dokunuş katıyor. Bu, öyle bir mizah ki tüm oyuncuların ve kocaman bir tiyatro ekibinin kendisine itaat etmesi ile tüm gününü geçiren karşıdan bakıldığında kusursuz bir resmin mükemmel parçası olan kocası, Romy’nin tek ihtiyacının biraz itaat etmek olduğunu anlayamıyor. İşi oyuncuları yönetmek ve daha iyi rol yapmaları için çalışmak olan Jacob, kelimenin tam anlamıyla profesyonel yaşamındaki tüm başarısı buna bağlı olan bir yönetmenken, 19 sene boyunca karısının orgazm taklidi yaptığını anlayamamış. Ve bir sahnede Romy ondan çarşafla yüzünü örtüp onunla seks yapmasını utana sıkıla isterken bunun gerçekten istediği bir şey olduğunu anlamayıp-önemsemeyip böyle yaptığında kendisini kötü bir adam gibi hissettiğini söyleyerek onu reddediyor. Bu noktada yine sayılara bakalım isterim: “Kadınların %60’ı ve erkeklerin %52’si orgazmı elden kaçırdıklarında, bunun partnerlerinin çok haşin davranmasından kaynaklandığını ifade etmişlerdir; aksine, kadınların %50’siyle erkeklerin %63’ü eşleri yeterince haşin davranmadığı için bu sonucun ortaya çıktığı kanısındadır.”1 (sf: 62)

Özellikle o biricik sahneyi düşündüğümde hakikaten görünen tüm o kusursuz evlilik imajına rağmen Jacob’ın Romy’yi ve onun arzularıyla ihtiyaçlarını hiç önemsemeyen bir karakter olduğunu düşünüyorum. Yani kim, 19 senede belli ki ilk defa yatakta kendisinden bir şey isteyen “Acaba şöyle bir şey mi yapsak? Ihmm hmm beni çarşafla örtsen filan hmmm,” diye utana sıkıla bir şeyler talep etmeye çalışan karısına “Yok canım ben öyle kendimi kötü biri gibi hissederim,” der ki?

Belki de bu yüzden kurabiye ve süt ile gelen Samuel’in cazibesi bu kadar büyüleyici. O hem istediği haşin seksi hem de onun (çok kahve içmemesini söyleyerek sağlığını önemsemesi gibi) duygusal şefkat ihtiyacını karşılıyor.

Yeniden doğuş

Bir komünde büyüdüğünü ve bir guru tarafından isminin konduğunu anlatan Romy’yi, bütün bu kaosun ortasında travma odaklı EMDR terapi alırken görüyoruz. Yine filmin kapalı anlatımına ve bir şey söylemeden bir şey anlatmak arzusuna uyacak biçimde Romy’nin geçmişten gelen travmalarıyla yüzleşmek ve geçmişiyle barışmak için çaba harcadığını görüyoruz. Travma, zaten varlığının küçük bir iması ile hiçbir detay anlatımına ihtiyaç duymayacak kadar güçlü bir mesele. Hele ki bu meseleyi 49 yıl boyunca kendi arzularına ket vurmuş bir karakter olan Romy’nin taşıdığı bir bavul olarak ele aldığımızda, kendi farkındalığını kazanması ve kabullenmesi, yine otel odasında Samuel’in komutlarına itaat etmesiyle gösteriliyor. Romy istemeye istemeye Samuel’in söylediklerini yapıp soyunduğunda, Boticelli’nin meşhur “Venüsün Doğuşu”nu canlandırıyor. Bu şiir gibi sahnenin sembolize ettiği yeniden doğuş ile arzularını fark ve kabul eden Romy, adeta yeniden doğmuş bir karakter haline gelip Samuel’i Japonya’ya gönderip kocasıyla yeni bir hayata başlıyor.

Filme yöneltilen eleştirilerin en büyüğü filmin feminist bir perspektif taşımadığı iddiası. İlk olarak filmdeki dominasyon ilişkisinin bu algıyı oluşturduğunu düşünerek hemen hatırlatmak istiyorum ki film onlarca yüzlerce ve binlerce defa aynı bir iş görüşmesi sözleşmesi hazırlığı gibi masada oturan ikilinin bir anlaşma yapmaya çalıştığı sahneler gösteriyor. Dolasıyla iki tarafında mütabakata vardığı bu sahnelerin ardından gördüklerimiz için böyle bir yoruma ulaşamayacağımızı söylemeliyim.

İlk sahnede 19 sene boyunca orgazm taklidi yapıp yaşamını arzularını bastırmaya çalışarak geçirmiş bir kadın olarak tanıdığımız Romy’nin, Samuel ile ilk birlikteliğinde orgazm olduğunu anlamadan altına işediğini zanneden Romy’nin, filmin sonunda kocasına tam olarak ne istediğini ve nasıl istediğini söylemesi, gücü eline alan bir kadın anlatısı değilse nedir? Hatta filmin sonunda kendisini tehdit ederek evine davet eden patronunun gözünün içine baka baka “Aşağılanmak istersem, bunun için birine para veririm. Şimdi, çık git buradan!” diyebilmesi…

Bu sahneler yeterli değilse, Samuel’in otel odasında üzerinde yalnızca bornozuyla George Michael’ın “Father Figure” şarkısı eşliğinde Romy’nin onu izlediğini, izlerken haz duyduğunu bilerek dans ettiği, tüm izleyicilerin seyretmeye ve hala anlatmaya doyamadığı o sahneyi hatırlayalım. Hollywood’un en bilinen bakışının, erkeğin kadını seyreden ve bundan haz duyan bakışının başarılı bir biçimde tersine çevrilmesiyle de harikulade biçimde feminist bir bakış gördüğümüzü ekleyeyim.

Filmin cinsel gerilimi yüksek tanıtımları ardından izleyiciye filmin içeriğiyle örtüşmeyen bir beklenti sunulduğu ve bunun ticari bir kaygı olduğu açık. Filmin BDSM ilişkisi olarak anılması izleyiciye belki de kırbaçlı ve ateşli seks sahneleri izleyeceği izlenimi verdi. Ancak kanlı, morluklu ve çığlık çığlığa sahnelerdense yaşları ve konumları değillenmiş bir çiftin kendilerini ve arzularını keşfettiği tatlı-sert bir öykü izledik diyebilirim.

Köpeğinizi hiç kaybetmediğiniz maceralarınız, günleriniz ve geceleriniz daim olsun!

1 Orgazmın Mahrem Tarihi, Jonathan Margolis, Agora Kitaplığı

Daha fazla yazı yok
2025-02-28 10:11:51